Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

7 Nisan 2014 Pazartesi

Hayal, His ve Fikir Dünyasının Zenginliği: Kelime Hazinesi

Hayal, His ve Fikir Dünyasının Zenginliği: Kelime Hazinesi

Beyan, insana bahşedilen en mühim lütuflardan biridir. Öyle ki aile içi münasebetlerden devletlerarası münasebetlere kadar hayatımızın her sahasında kelimelere başvurur, dert ve isteklerimizi onlarla anlatırız. Zaman zaman konuşmalarımızda “şey, ıııııı, eeeee ” gibi nidalara başvurur veya meramımızı el, kol, yüz hareketleriyle, jest ve mimiklerle anlatma yoluna gideriz. Kimi zaman da fikir ve hislerimizi ifade edecek en uygun kelimeyi bulabilmek için duraklaya duraklaya konuşuruz. Bütün bunlara rağmen, anlatmak istediklerimizi tam mânâsıyla ifade edemediğimiz gibi, başkalarının söylediklerini de zaman zaman anlamakta güçlük çekeriz. Günlük hayatta her an karşılaşabildiğimiz yukarıdaki durumlar, kelime hazinemizin sınırlı oluşundan kaynaklanmaktadır. O hâlde söylediklerimizin, okuduklarımızın eksiksiz bir şekilde anlaşılması, kelime hazinemizin zenginliğine bağlıdır.
Kişinin kelime hazinesinin geniş olmasında yetiştiği ve yaşadığı ortamın mühim bir rolü vardır. Anneanne, babaanne, büyükbaba gibi aile büyükleri ile bir arada yaşanılan evlerde onlardan masallar, hikâyeler dinleyerek yetişmiş kişilerin kelime hazinelerinin, çekirdek ailede yetişen çocukların kelime hazinelerinden geniş olacağı aşikârdır. Meselâ büyüklerinden masallar, hikâyeler dinlemeyen birinin kelime hazinesi, ‘devler, cüceler, periler, Anka kuşu, Kaf Dağı’ gibi kelimeler ile ‘Az gittik, uz gittik; dere tepe düz gittik. Ustamın adı Hıdır, elimden gelen budur.’ gibi deyim ve tekerlemelerden mahrumdur.
Kelime hazinesinin sınırlı olması, günlük hayatta çok mühim sıkıntılara yol açabilir. İlk, orta ve yükseköğretim seviyesinde çok sayıda talebeye ‘günaşırı’ kelimesinin mânâsını sorduğumda çok farklı cevaplar aldım. Her zaman kullanılma ihtimali bulunan ‘günaşırı’ kelimesini talebeler, ‘sık sık, her zaman, arada bir, gün içinde çok defa vb.’ mânâlarda kullandıklarını söylediler. Doktorun, kalb hastası olan bir kişiye verdiği ilâcı, ‘Günaşırı alman gerekiyor.’ dediğini düşünelim. ‘Günaşırı’ kelimesini, ‘her gün, gün içinde çok defa’ mânâlarında anlayan birinin, ilâcı ‘iki günde bir, bir gün arayla’ değil de, kendi bildiği sıklıkla aldığında başına gelebilecekleri düşünebiliyor musunuz?
Bir fıkrada kendisine, ‘Çok mültefitsin.’ diyen birine, kötü davranan kişiden bahsedilir. Bu kötü davranışın sebebi sorulduğunda, adam, kendisine mânâsını bilmediği bir kelime söylendiğini, bu kelimenin hoşa gitmeyen bir mânâsının olabileceği ihtimaline karşı kötü davrandığını söyler. Bu misâl de gösteriyor ki, insanların birbirleriyle anlaşmakta sıkıntı çekmelerinin başlıca sebebi, aynı lisanı konuşmamalarıdır. Kişilerin kelime hazinelerinin farklı olması veya aynı kelimeyi değişik mânâlarda kullanmaları, her mânâ için yeni kelime arama zahmetine katlanmamaları veya arayıp bulamamaları gibi sebeplerle söylenenler, yazılanlar, okunanlar, işitilenler zaman zaman yanlış anlaşılabiliyor. O hâlde konuşmalarda, yazılarda muhatabın seviyesine uygun kelimelerin kullanılması gerekir. Ne öğrenilmek isteniyorsa, maksat neyse ona uygun soru sorulmalı, yanlış anlaşılabilecek, farklı cevaplar verilmesine yol açacak kelimeler kullanılmamalıdır. Muhatabın bilmediği meslek dallarıyla alâkalı terimler, kelimeler kullanılmamalı, kullanılmak mecburiyetinde kalınırsa da o kelime eş veya yakın mânâlarıyla birlikte kullanılmalı ki muhatap, yanlış anlamasın, yanlış cevap vermesin ve yeni kelimeyi de hafızasına kaydetsin. Bir hekimin, bir hukukçunun sıradan bir vatandaşla tıp veya hukuk terimleriyle diyalog kurmaya çalıştığında meramını anlatamayacağı aşikârdır.

“Kamus, namustur.”
Bursa’da düzenlenen bir kitap fuarında bir yazarla genç bir okurun konuşmasına şahit olmuştum. Genç okur: “Efendim, kitabınızın adı çok hoşumuza gitti. İçindekilerin de bizler için faydalı olabileceğini düşünüyorum, ne yazık ki yazdıklarınızı bir türlü anlayamadık; çünkü kitabınızda mânâsını bilmediğimiz bir hayli kelime var. Kitabınızı günlük konuşma diliyle yazsaydınız da daha fazla okura ulaşsaydınız, herkes kitabınızı anlasaydı daha iyi olmaz mıydı?” dedi. Yazar, birçok okurun aklına gelebilecek bu soruyu şöyle cevapladı: “Evlâdım, benim anlatmak istediğim fikir ve mefhumları karşılayan kelimeler, senin ‘konuşma dili’ dediğin dilde yok. Ben, sana ‘Karşında bir ejderha var.’ diyorum ve bu kitabı da, bir kılıç niyetiyle o ejderhayla mücadele etmen ve onun tehlikelerinden korunman için sana veriyorum. Ancak bu soruyla sen bana şunu söylüyorsun: ‘Efendim, benim kaslarım bu kılıcı taşımaya yetmiyor, benden bu kılıcı alın ve bana taşıyabileceğim, daha rahat kullanabileceğim bir kama verin.’ Evlâdım, bir kama hükmünde olan konuşma diliyle ejderhanın karşısına çıkarsan mağlup olur, yutulursun. Kaslarını kılıcı kullanacak hâle getirmen gerekir. Bu da ancak çok okumanla ve okuma esnasında bilmediğin bir kelimeyle karşılaştığında onun mânâsını hemen lûgatlerden öğrenmenle mümkün olur.”
Mühim birer hazine olan lûgatler, her zaman kolayca ulaşabileceğimiz bir mesafede bulundurulmalı, mânâsını tam bilmediğimiz kelimelerle karşılaştığımızda hemen onlara başvurmalıyız. Geçenlerde bir yazar, yapmak isteyip de yapamadığı bir işten söz ederken, bunu; “İçimde bir uhde olarak kalmıştı.” cümlesiyle ifade etmişti. Eğer sözlük kullanma alışkanlığı olsaydı ‘uhde’ yerine ‘ukde’yi kullanması gerektiğini fark edecekti. Çünkü ‘uhde’, ‘birinin yapmakla yükümlü olduğu iş, vazife, mesuliyet’ mânâsında; ‘ukde’ ise ‘düğüm, yumru, içe dert olan şey’ mânâsındadır. Cemil Meriç kamusun ehemmiyetini: “Kamus, bir milletin hafızası yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla, kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” sözleriyle anlatmaktadır.
Günümüz insanı, kelime hazinesi yetersiz olduğu için, maalesef düşünce ufkunu açabilecek yüzlerce kitaptan faydalanamıyor. Reşat Nuri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit, Mehmet Akif, Necip Fazıl gibi Cumhuriyet dönemi şair ve yazarları şöyle dursun, bugün ne yazık ki, on-on beş yıl önce yazılmış olan eserlerin dahi anlaşılmasında güçlük çekilmektedir. Çünkü kelimeleri sözlüklere hapsetmişiz. Peyami Safa, bir yazısında durumun vahametini; “Yeryüzünde bir tek memleket gösterilemez ki, orada gençler kazara millî kütüphanelerine girerlerse bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler.”1 sözleriyle ifade ediyor. O hâlde kelime hazinesinin genişlemesi için ilk yapılması gereken, kelimeleri bu mahpushaneden kurtarmak olmalıdır.

İnsanoğlu kaç kelimeyle konuşur?
Bir makalede insanoğlunun 18–21 aylıkken 100; 21–24 aylıkken 150; 2 yaşındayken 300; üç yaşındayken 800–1.000; dört yaşındayken 1.500; beş yaşındayken 1.800; altı yaşındayken 2.000–2.200 kelimelik bir kelime servetinin olduğuna dikkatler çekiliyordu.2 Başka bir çalışmada ise, fakülte son sınıf öğrencilerinden 102 adet yazılı doküman toplamak ve bunlardaki kelimelerin frekanslarını tespit etmek suretiyle aktif kelime listesi oluşturulmuş ve çalışmaya katılanların, 3.916 farklı kelimeyi 60.095 defa kullandığı, alfabetik bir listede frekanslarıyla gösterilerek tespit edilmiştir.3 Prof. Dr. Necat Birinci bir konferansında Yaşar Kemal’in 2.700, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 4.700 kelimeyle eserlerini yazdıklarını, MEB’in hedefinin ilköğretim öğrencilerine 6.000 kelimeyi öğretmek olduğunu, 100 Temel Eser’i tespit ederken bu düşünceyle hareket ettiklerini belirtmiştir.
İlköğretim kitaplarında kullanılan kelime sayıları dikkate alındığında Türk çocuklarının his ve fikirlerini anlatmakta daha fazla zorlanacağı söylenebilir.

Sadeleştirme mi, fakirleştirme mi?
Halkımız tarafından benimsenmiş, birçok eserde kendine yer bulmuş Arapça ve Farsça menşeli kelimeleri atıp bu kelimelerin karşıladığı varlık veya mefhumları tek kelimeyle karşılamaya çalışmak, dilimizin hayrına değil, zararına neticeler doğurmuştur. Bu durum, kütüphaneler dolusu birer hazine hükmünde olan eserlerin anlaşılmasına mâni olmuştur. Bir İngiliz, bir Fransız kendi dilinde yüz, iki yüz sene önce yazılmış eserleri anlayabildiği hâlde, bizim geçliğimiz yakın zamanlarda yazılmış eserleri bile anlayamaz duruma düşmüştür. Cemil Meriç dil hassasiyeti konusunda Türkiye ile Fransa’yı karşılaştırır ve dilden kelime atmanın yanlışlığını şu sözlerle anlatır: “Her mukaddesi yakan Fransız İhtilâli tek mukaddese saygı göstermiştir: Kamusa. Eski sözlüğe kızıl bir külâh geçirdiğini söyleyen Hugo, tek kelime uydurmamış; sembolizmin üç silâhşoru da öyle. Ama kullandıkları her kelime yeni. Heyhat! Batı’da cinnet bile terbiyeli. Bu ülkede ise dil, Penelop’un örgüsü, yirmi dört saatte bir sökülüp örülüyor.”5
Dilimizde asırlardır kullanılan; deyim, atasözü, şarkı ve türkülere giren; aralarında az çok mânâ farkı bulunan birçok kelime atılarak bu kelimelerin ihtiva ettiği mânâlar tek kelimeyle karşılanmaya çalışılmış, böylece kelimeler arasındaki nüanslar ortadan kaldırılmıştır. Bu durum, mânâ kargaşasına ve yeni neslin anlaşmada zorluklar yaşamasına sebep olmuştur. Meselâ ‘onur’ kelimesi, ‘şeref, haysiyet, gurur kibir, izzeti nefis’ kelimelerinin; ‘kuşkusuz’ kelimesi, ‘elbette, muhakkak, mutlaka’ kelimelerinin; ‘denetlemek’ kelimesi, ‘teftiş etmek, nezaret etmek, kontrol etmek’ kelimelerinin; ‘pardon’ kelimesi, ‘affedersiniz, kusura bakmayın, özür dilerim, müsaade eder misiniz’ kelime gruplarının; ‘vermek’ kelimesi, ‘takdim etmek, arz etmek, ihsan etmek, ihsanda bulunmak, lütfetmek, bahşetmek, bağışlamak’ kelimelerinin; ‘savunmak’ kelimesi, ‘müdafaa etmek, iddia etmek, ileri sürmek’ kelimelerinin; ‘izlemek’ kelimesi, ‘takip etmek, peşinden gitmek, peşine düşmek, seyretmek, temaşa etmek’ kelimelerinin; ‘düşünce’ kelimesi, ‘tefekkür, teemmül, tefelsüf, murakabe, kanaat, mülâhaza’ kelimelerinin; ‘saldırı’ kelimesi, ‘taarruz, tecavüz, tasallut, savlet’ kelimelerinin vazifesini tek başına yüklenmek mecburiyetinde kalmıştır.
Netice olarak talebelerimizin, çocuklarımızın ve kendi kelime hazinemizin zengin olması; his, hayal, fikir dünyamızı genişletecek ve ifadelerimizi renklendirecektir. O hâlde kelime hazinemizin zenginleşmesi için çalışmalıyız. Peki, bunun için neler yapılabilir? Bu konuda anne-babaya, eğitimcilere, öğretmenlere, basın-yayın kuruluşlarına büyük vazifeler düşmektedir. Anne-babalar, çocuklarının yanında kelimeleri itinayla seçerek konuşmalı, deyim ve atasözlerini mümkün olduğunca mânâlarıyla birlikte kullanmalıdır. Öğretmenler, talebelerinin en azından kendi dersleri ile alâkalı zengin bir kelime hazinesine sahip olmaları için gayret göstermelidirler. Talebeler nitelikli eserlerle tanıştırılmalı, onların iyi bir okuyucu olmaları sağlanmalı ve lûgatler bir başucu kaynağı olarak, her zaman el altında bulundurulmalıdır.
Basın-yayın organlarında çalışanlar da zengin ve renkli bir kelime hazinesine sahip olmalı, ayrıca yetkili kurumlar tarafından tavsiye edilen yeni kelimeleri kullanmalı ki halk, bunlardan haberdar olsun ve bu kelimeleri kullansın. Bunların yanı sıra mesleğinde uzman, güzel konuşan kimselerin konferanslarına iştirak edilmeli; çocukların anneanne, babaanne, büyükbaba gibi yetişkinlerin yanında büyümeleri veya onlarla sık sık bir araya gelmeleri sağlanmalıdır. Çocukların farklı mesleklerden kişilerle bir araya gelmeleri, tatillerde yayla, köy gibi farklı çevrelerde bulunmaları sağlanarak hayat tecrübeleri ve kelime hazineleri artırılmalıdır.

Dipnotlar
1. Peyami Safa, “Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca” Ötüken yay., s. 58–59, İst., 1970.
2. Faiz Cebiroğlu, “Çocuk Dili” Sanat, Edebiyat ve Eğitimde Yoğunluk.
3. Musa Çiftçi, “Bir Grup Yükseköğretim Öğrencisi Üzerinde Kelime Serveti” Basılmamış Master Tezi, Gazi Üni., Ankara, 1991.
4. Mehmet Altan’ın 4 Eylül 1997 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayımladığı yazı; Mehmet Niyazi’nin, Zaman Gazetesi’nde yayımladığı ‘Hayat ve Dil’ isimli yazı.
5.. Cemil Meriç, “Bu Ülke”, Ötüken yay., sayfa 86–87, İst. 1974.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Popular Posts