Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

13 Aralık 2013 Cuma

Eğitimde Yabancı Dil

Eğitimde Yabancı Dil


Birçok sahada ortaya çıkan yenilikleri izleyebilme ya da diğer toplumlara aktarabilme, böylece yaşadığı çağı kavrayabilme bugünün insanı için önemli bir ihtiyaçtır. Bu bilgi alışverişini sağlamada en önemli haberleşme aracı ise dildir.

Dilin birinci vazifesinin insanlar arasındaki haberleşmeyi sağlamak olduğu görüşünün benimsendiği günümüzde, yabancı dil öğretimi de dilin haberleşme içinde kullanımına ağırlık veren bir yaklaşımın prensipleri doğrultusunda sürdürülmelidir. Bu yolda temel düşünce, ferdin çeşitli durumlarda karşılaşabileceği haberleşme ihtiyaçlarını yabancı dil aracılığıyla nasıl giderebileceğini öğrenmesi, yabancı dilde sözlü ve yazılı haberleşme kurabilme kabiliyetlerini elde edebilmesidir. Dilin bir davranış tarzı olduğu görüşünden yola çıkılan bu yaklaşımda, yabancı dil aracılığıyla kişi aynı zamanda toplum içinde aksiyona geçme kabiliyetini de elde etmiş olacaktır.

Öğrenci, dili, sosyal münasebetlerde de, doğru kullanabilmeyi öğrenmelidir. Bu açıdan bakıldığında dil öğretiminde dilbilgisi çalışmaları artık ancak iletişime katkıda bulundukları ölçüde önemlidir.

KULLANIM AĞIRLIKLI YABANCI DİL ÖĞRENİMİ
Yabancı dil, ferdin günlük hayatında başarıya ulaşmasına yardımcı olan önemli bir araçtır. Çünkü yabancı dil bilmenin kişiye gerek hususî hayatında karşısına çıkacak imkânlardan faydalanmada gerekse işe girmede, mesleğinde ilerlemede payı büyüktür. Bu noktadan yabancı dil Öğrenmeye faydalı bir açıdan yaklaşılmakta, yabancı dil öğretiminin kullanım alanı ve fonksiyonu vurgulanmaktadır. Bu istikamette sürdürülen derslerde temel olan dilin hayat içinde kullanımıdır. Başka bir deyişle, önemli olan dil öğrenen kişinin öğrendiği dili hayatına aktarabilmesi, böylece bu dil aracılığıyla günlük hayatında yeni hareket imkânları kazanabilmesidir.

Öğrencinin ihtiyaçlarını belirleyen şey; onun içinde yaşadığı ortam ve bu ortamda yabancı dil aracılığı ile yapabileceği işlerdir. "İlk önce hangi sahalarda ne tür bir yabancı dile gerek duyulduğu belirlendikten sonra, bu dillerin kullanımında hangi kabiliyetlere ne seviyede öncelik verileceği kararlaştırılmalıdır.

YABANCI DİLİN EĞİTİCİ FONKSİYONUNUN ÖN PLÂNA ÇIKARILMASI
Yabancı dil öğrenmenin bir gayesi de bilgi verme, maharet kazandırma yanında kişiye ferdî ve içtimaî şahsiyetini geliştirme imkânı da sağlamak olmalıdır. Yabancı bir dil öğrenmek aynı zamanda yabancı bir dünyayı, yabancı bir kültürü de anlamak, tanımak demektir. Yabancı dilde öğrendiği her yeni kelime, anladığı her yeni cümle, çözebildiği her yeni metin öğrencinin şuurunda yabancı kültürle ilgili yeni düşünceler üretmesine, sorular sormasına yol açar. Öğrenci yabancı olanı merak eder, onu anlama, çözme faaliyetine girer. Böylece öğrencide yabancı olanı öğrenme isteği başlar.

Yabancı dili öğrenme, yabancı kültürü anlama olarak tarif edildiğinde, iki kültürün karşılaştığı ortamın, yani yabancı dil öğretiminin gerçekleştiği ortamın şartlarının da belirlenmesi gerekir. Bir başka deyişle, yabancı dil öğrenme, öğretimin gerçekleştiği ortamın şartları hesaba katılmadan ele alınamaz. Öğrenci yabancı gerçekle karşılaştığında onu kendi ön bilgileri, kendi tecrübeleri ile kavramaya, yorumlamaya çalışır, yabancı olanlarla kendine yakın olanlar arasında münasebet kurup karşılaştırmalar yapar, her iki kültürün benzer veya farklı yanlarını görür. "Bu durum niçin oralarda daha değişik?" gibi sorularla öğrenci yabancı kültürle bir çeşit diyaloga girer. Öğrencinin yeni olana çözümleyici ve tenkidci bîr bakışla yaklaşmasına, yeni olanla hesaplaşmasına imkân tanınmalıdır. Yabancı olanı anlamak, çözümlemek ise, öğrenciye bilgi ve düşünce zenginliği kazandırarak onun dünyaya bakış ufkunu genişletecektir.

Öte yandan yabancı kültüre eğilme, öğrencinin kendi kültürüne de daha başka bir açıdan bakmasına sebep olur. Çünkü derslerde kültür karşılaştırmalarını ihtiva eden çalışmalar yapılırken, her iki kültürün farklı ve benzer yanları sergilenip incelenirken, öğrenci yalnızca yabancı kültürle değil, aynı zamanda kendi kültürü ile de ilgili bazı sorularla, açıklayamadığı durumlarla karşılaşır, iki kültürü karşılaştırarak bu mes'elenin çözümünü bulma uğraşına girer. İşte yabancı dil öğretiminde bu noktada yapılacak uygun düzenlemeler, öğrencinin yabancı olandan yola çıkarak kendi kültürüne, kendi dünyasına da yeni sahip olduğu bir şuurla çok yönlü bakabilmesine, kendi kültürünün müsbet ve menfî yönlerini, kendine has yanlarını yeniden değerlendirmesine imkân sağlar.

Her iki kültürün yan yana getirildiği, yeni olanın bilineni zenginleştirdiği eğitim süreci içinde öğrenci, farklı kültürleri kendi başkalıkları içinde kavramayı, kabul etmeyi öğrenecektir. Kültürel başkalıklar öğrencinin hem yabancı kültür, hem de kendi kültürü ile alâkalı çok yönlü düşünceler üretmesine imkân sağlayacak, onu değişik görüşleri tenkid etmeye alıştıracaktır. Öte yandan, yabancı olanı kendi başkalığı içinde değerlendirmek, öğrenciyi yabancı olana karşı hoşgörülü olmaya götürecek, ona dünyaya, olaylara, insanlara, alışkanlıklarının dışına çıkarak, daha geniş bir açıdan, daha esnek ve ön şartsız bakmayı öğretecektir.

Yabancı dil dersinde, öğrenciden beklenen artık dilbilgisi kurallarını, belirli dil kalıplarını ya da yabancı kelimeleri ezberlemesi değildir. Mekanik tekrarlamalar yerine şuurlu öğrenme ön plana geçmelidir. Öğrenciden beklenen, dersi olduğu gibi kabul etmesi değil, konuyla ilgili düşünceler üretmesi, sorular sorması, tenkidler yapması, böylece dersin şekillenmesine katkıda bulunmasıdır. Öğrenci, öğrenmek isteği ve ilgisi, beklentileri tecrübeleri içinde bulunduğu şartlar ile öğretimin merkez noktasını oluşturmalıdır.

Öğrenci merkezli bu ders düzenlenmesi içinde öğretmen ise daha çok yol göstericidir, dersi yönlendiren kişidir. Öğretmenin vazifesi, yalnızca öğrenciye dil bilgisini, yabancı kültürle ilgili bilgileri vermek değildir. Bunların ötesinde öğretmen öğrenim süreci içinde öğrencide saklı olan kabiliyetleri ortaya çıkarabilmeli, öğrencinin bir ferd olarak kendisini göstermesine yardımcı olabilmeli, öğrenciye önemli olanın ezberlemek değil de düşünmek, tartışmak, tenkid etmek, değişik görüşlere saygı beslemek olduğunu öğretebilmelidir.



Gönül Dili Hal Şivesi

Beyan bir anahtarsa, o anahtarla açılan ışıktan dünyanın adı gönüldür. Her sözün kıymeti, onun gönül ile irtibatı ölçüsündedir. Bence dil ve dudakla ifade edilen şeyler sadece gönül beyanının bir gölgesinden ibarettir. Ne var ki, Hak kelâmının bir izdüşümü sayılan gönül dilini de ancak ona açık duranlar ve ondan yükselen nefesleri duyanlar anlarlar. Mantık, muhâkeme, üslûp, meânî kurallarına riayet söz cevherinin önemli unsurlarıdır.. evet, beyanın birer rengi, deseni, şivesi kabul edilen hakikat, mecaz, teşbih, istiâre, kinaye… gibi esaslar söze derinlik katan mühim hususlardandır. Her biri ayrı bir süsleme ve sözü sevdirme sanatı sayılan "muhassinât-ı lâfzıye"den cinas, seci', iktibas… gibi hususların ve "muhassinât-ı mâneviye"den tevriye, tıbak, mukabele, hüsn-ü ta'lîl… türünden unsurların ifadeleri renklendirip bediî bir derinliğe ulaştırdığı da muhakkak. Ne var ki, temelde beyanı beyan yapan, onun gönül diliyle irtibatı ve iç ihsasların sesi-soluğu olmasıdır.

Lâfızlar mânâların kalıpları olmaları itibarıyla, bir yere kadar meânî, beyan, bedî –şimdilerde bu tabirlere biraz yabancı olabiliriz– kural, kaide ve disiplinlerinin de önemli oldukları söylenebilir; ancak, beyanda aranan gerçek zenginlik ve enginliğin kalb ve ruhun derinliklerinden fışkırıp ortaya çıkmasıyla "mebsuten mütenasip" olduğu da bir gerçektir. İmandan kaynaklanan bir heyecanla mızrap yemiş bamteli gibi inleyen gönüllerdir ki, dinleyenler üzerinde mütemâdî tesir icra eder ve bir aşk u alâkaya vesile olurlar.

Aksine, vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve hâl şivesiyle renklendirilememiş bütün söz ve beyanlar ne kadar yaldızlı olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler. İnsanın iç dünyası her zaman mamur, mâbedler gibi pırıl pırıl, arş-ı rahmete açık ve hep O'nunla münasebet heyecanı içinde bulunmalıdır ki, onun dillendirdiği mânâ ve mazmunların çevredeki akisleri de derin ve mütemâdî olsun; gönül gözleri kapalı, ruhu bedenî ve cismanî ihtirasların baskısı altında bulunan birinin başkasına edip eyleyeceği fazla bir şey de yoktur. Hayatlarının her faslında O'nu görüyor gibi davranan, O'nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkan, Kur'ân ifadesiyle, nerede bulunursa bulunsun, O'nun hâzır ve nâzır olduğunu soluklayan ve görüldüğünde Allah'ı hatırlatan dırahşan çehrelerdir ki, her zaman inandıkları kadar inandırıcı olmuş; hakikatleri ve "Hakikatü'l-Hakaik"ı hissettikleri kadar çevrelerine de duyurabilmiş ve hep sinelerde yankılanan bir ses ve soluk olagelmişlerdir.

Kendi özünden habersiz, mahiyetindeki derinliklere karşı bîgâne, Hak'la münasebetlerinde gerilerin gerisinde birisi, oturup kalkıp bülbüller gibi şakısa, dil döküp çevresine destanvârî şeyler sunsa da kat'iyen hiçbir gönle giremez, hiçbir kimse üzerinde müessir olamaz; çok güzel konuşabilir, konuşmalarıyla teveccüh ve iltifat da toplayabilir, ama muhatapları üzerinde kalıcı bir tesir uyaramaz ve kat'iyen onları Hakk'a yönlendiremez; Allah, kendisine yönlendirmenin şifreli anahtarını gönül diline ve hâl şivesine armağan etmiştir. Bugüne kadar ruh ve gönülden yükselmeyen ve insan ledünniyatına ulaşamayan kuru bilgiler, söz ebelikleri, heva ve hevesleri şahlandıran dil ve akıl oyunlarıyla bir şeyler yaptıklarını sananlar kendilerini avutmuş, başkalarını da aldatmışlardır ama kat'iyen sinelerde sürekli yankılanan bir ses ve soluk olma bahtiyarlığına erememişlerdir. Ses-soluk, dil-dudak, kalem ve parmak iç ihsasların emrinde olmalıdır ki, söz gerçek değerine ulaşabilsin.

Gönül erleri her zaman söze gerçek değerini kazandırma peşindedirler. Onlar ağlarını gerer, sürekli iç ihsaslarını ve gönüllerinden fışkıran mazmunları avlamaya çalışır, vicdan mekanizmasından vize almayan mülâhazalara kapalı durur, kalblerinden nebeân etmeyen sesler-sözler bülbül nağmeleri gibi dahi olsa onları içlerinin farklı bir derinliğinde unutulmaya terk eder ve o kabîl mülâhazalar karşısında sürekli sessizlik murakabesi yaşarlar. Gönüllerinden fışkırdığına emin bulundukları ve hak mülâhazasına bağlı dillendirdikleri mefhumlar aklın zahirî nazarında zehir bile olsa, onları, gönül dilinden yükselmeyen, hâl şivesiyle renklenmeyen kevserlere tercih ederler; tercih ederler, zira onlar nefsanî ve cismanî huzur peşinde değillerdir; mülâhaza dünyalarına bağlı yürüdükleri yolda bin türlü mahrumiyet ve mağduriyet söz konusu olsa da, onlar hep gönül ibrelerinin gösterdiği istikamete müteveccihtirler ve gerektiğinde bütün bütün kendilerini unutmaya, hattâ "ömür billâh" yâd edilmemeye hazırdırlar. Ne nâm u nişan ne şöhret ü şân ne de servet ü sâmân peşindedirler. Edip eylediklerine karşı sürekli vefasızlık görseler veya hep mahrumiyetlere maruz bırakılsalar da ne alınır, ne gönül koyar ne de kimseyi vefasızlıkla suçlarlar. Böyle davranmayı inançlarının gereği, yürüdükleri yolun da hususiyeti sayar; karşılaştıkları olumsuzluklara bir "eyvallah" çeker ve yol almaya bakarlar bu peygamberler şehrahında.

Tarih boyu bütün Kur'ân talebeleri hep böyle düşünmüş ve bu güzergâhta yürümüşlerdir. Dün ve bugün o nurânî şehrahın yolcuları, o yolun Sonsuz Rehberinin takipçileri olmaya and içmiş, hep sevgi soluklamış, başkalarına karşı aşk u alâka mırıldanmış, herkesi kardeşlik hisleriyle kucaklamış, Bediüzzaman ifadesiyle, kâinata "mehd-i uhuvvet" nazarıyla bakmış, konuşurken gönül dilleriyle konuşmuş, konuştuklarını hâl şivesiyle renklendirmiş ve fânileri Bâkî'den ayıran noktaya ulaşmış, his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çizmişlerdir.

Bunlardır ki, çevrelerindeki en küçük işaretlerde bütün varlığın ruh ve mânâsını duyar; duyduklarını çehrelerindeki imalarla, gözlerindeki mânâlarla şekillendirir; var olmadaki derin sırları ledünnî bir sezişle sezer ve kalbin tepelerine sağanak sağanak boşalan mânâları birer "mâide-i semâviye" gibi karşılaştıkları herkese tattırmaya çalışırlar.. dolaşırlar vadi vadi, inançlarında filizlenen güzellikleri sunacak sineler ararlar.. ve buldukları her müstaid ruhla âdeta bir bayram yaşarlar. Duygularında gayet masum, en büyük başarılar karşısında bile iddiasız, her türlü beklentiye karşı kapalı ama pürneş'e ve püriştiyaktırlar.

Gece-gündüz hep bir sır peşindedirler.. sırlarını paylaşma onların en büyük emelidir. Gönüllerinde duyduklarıyla gönüllerde heyecan uyarmaya çalışırlar.. âşina sinelere duygudan-düşünceden, sesten-sözden matbaa mürekkebi görmemiş güftesiz besteler sunarlar. Soluk soluğadırlar yaptıkları işin heyecanıyla; ne yeis ne de keder, ne tereddüt ne de inkisar, yudumlarlar amel ve aksiyonlarının zevkini ve lezzetini edip eyledikleri işin içinde ve aramazlar başka bir ücret aradıkları gibi ruh bilmez ve gönül bilmezlerin. Sunarlar gönüllerinde mayaladıkları ruhu, mânâyı ve o zevkine doyulmaz mârifet ve muhabbeti. Ön yargılı değilse, kimse kurtulamaz bu büyülü seslerin birer inşirah çağlayanı gibi gönül yamaçlarında çağlamasının tesirinden; kimse kurtulamaz sinelere çarpıp insan benliğinde yankılanan bu ledünnîliğin cazibesinden…

Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan bu tesirli gönül beyanlarına karşı hiç kimse alâkasız kalamaz. Biz hemen tesirini görmesek de, gönülden fışkıran, hâlle farklı bir şiveye ulaşan bu beyan âbideleri bugün olmasa da yarın mutlaka ona açık kalbler üzerinde tesirlerini gösterecek, vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alacak.. ve bir gün şuuraltı müktesebât hâline gelmiş bu vâridât, çok küçük bir tedâîyle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalacaktır.

Evet, bugün ne gönül diliyle söylenen sözler ne de hâl şivesiyle seslendirilen beyanlar kat'iyen zayi olmamaktadır. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhâkeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere ifrağ ediyor, sonra da onları bir "vakt-i merhûn"a emanet ediyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, hâlin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri, ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edeceklerdir..!

Yabancı Dil Öğrenme Yaşı

Yabancı Dil Öğrenme Yaşı


Çocukluğumuza dönelim ve dili nasıl öğrendiğimizi düşünelim. Anne-babamız dilimizi öğretmemiz, kelime hazinemizi oluşturmamız, kelimeleri doğru kullanmamız, doğru telâffuz etmemiz ve konuşmamız için hususi bir gayret göstermedi. Dil okuluna, kursuna göndermedi, ilkokula gidinceye kadar bir öğretmen desteği de sağlamadı. Buna rağmen, en bilgisiz, en âciz çağımızda dil öğrenmek gibi zor bir marifeti farkına varmadan kazandık. Zor, çünkü milyonlarca yetişkin insan çok istediği ve ciddi gayret gösterdiği hâlde bir yabancı dili öğrenemiyor. Çocukların dil öğrenmesi ise, tamamen mu'cizevî bir hâdisedir. Dünyanın her yerinde bütün çocuklar, yaklaşık dört-beş yaşına kadar çevresinde konuşulan dili herhangi bir eğitim almadan öğrenir. Bu öğrenme hızlı, kolay ve zahmetsizdir. Çocuk daha anne karnındayken, onun sesini ve dilinin vurgularını fark eder, doğduktan sonra da aynı dili, aynı çevrede yaşarken kolaylıkla öğrenir. Buna 'anadil edinme' denir. Dünyadaki altı bini aşkın dil bu şekilde öğrenilir ve nesilden nesle aktarılır. Dil edinmede en önemli basamak 'anlama'nın gelişmesidir. Umumiyetle, bebeklerin anlaması konuşmasından altı ay ileridedir.

On beş aylık bir bebek, anadilini daha çok işaret maksadıyla kullanır. 18 aylık olunca kelime hazinesi yaklaşık 20–30'a çıkar ve iki-üç kelimelik mânâlı cümleler kurabilir. Altı ayda kelime hazinesi 10 kat artarak, 24 aylık olduğunda yaklaşık 200–300 kelimeye ulaşır. Kullanabildiği bu kelimeler her gün karşılaştığı nesnelerin adlarıdır. Artık kısa ve tam olmayan cümleler kurabilir. Üç yaşındaki çocuğun kelime hazinesi 900–1.000, dört yaşındakinin ise 1.500–2.000 kelime civarındadır. Beş-altı yaşına gelince konuştuğu kelime iki-üç bine, anladığı kelime 20–24 bine ulaşır. Çocuk ilköğretimin birinci kademesinin sonunda, konuşulan dilde yaklaşık 50 bin kelimeyi anlayabilir. Sayılardaki bu büyük artış çocuğun dili ne kadar hızlı öğrendiğini açıkça göstermektedir. Meselâ, çocuk üç-dört yaş arasında iken her gün ortalama iki-üç yeni kelime öğrenmektedir.

Çocuğun dil edinmesi şuurlu bir süreç değildir. Dil, çocuğun önce tercihini ortaya koyup karar vermesi ve sonra da bu yönde gayret göstermesiyle kazanılmaz. Bu, çocukların elinde olmadan gelişen bir süreçtir. Çünkü onların zihni, beyni ve ruhu dil öğrenmeye istidatlı yaratılmaktadır. Çocuklarda dil edinme üzerine çalışan uzmanlara göre; insanlar doğuştan, dil öğrenebilmek için hususi bir mekanizmaya sahiptir. Bu mekanizma, çocuğun yakınında konuşulan dili edinmesini, kurallarını anlayıp öğrenmesini, sonra da bu kurallar ile konuşmasını sağlar. Bu mekanizma sayesinde bütün çocuklar aynı safhalardan geçerek, biyolojik olarak belli bir olgunluğa geldiklerinde, tıpkı yürümeyi öğrendikleri gibi konuşmayı öğrenirler.

Halk arasında, 'İşitemeyen aynı zamanda konuşamaz.' denmesine rağmen, çocukların dil öğrenmesi sadece işitmeye bağlı kılınmamıştır. Tamamen sağır çocuklar işaret diline maruz bırakılırsa, aynen duyabilen çocuklarda olduğu gibi dil öğrenebilirler. Hattâ zihin kapasitesi çok düşük çocuklar, toplum içine sokulurlarsa, dilin karmaşık yapısını öğrenebilirler. Bunlar bize, beyanın vasıtası olan dilin insanlara Rahman'ın bir hediyesi olduğunu açıkça göstermektedir. "İnsanı yarattı. Ona güzel beyanı öğretti." (Rahman 3–4) mealindeki âyetler buna işaret etmektedir.

Bundan daha şaşırtıcı olan şey, çocukların bütün dilleri eşit zamanda ve eşit derecede öğrenme kapasitesiyle yaratılmalarıdır. Dünyada 6.000'i aşkın dil vardır. Kişi bebekliğini ve çocukluğunu hangi dilin konuşulduğu çevrede geçirirse 'anadil' olarak onu öğrenir. Çocuğun ilk öğreneceği veya kullanacağı dilin, yani anadilin, ırkla veya milletle bir alâkası yoktur. Meselâ Türk anne-babadan doğan bir çocuk, bebekliğinden itibaren Japonca konuşulan bir çevrede büyürse, onun anadili Japonca olur. Ve onun Japoncası bir Japon çocuğunkinden geri kalmaz. Eğer aynı çocuk Türkçe konuşulan bir ortamda büyürse, anadil olarak Türkçeyi öğrenir ve yaşıtlarıyla aynı derecede ona hâkim olur. Buradan anlaşılacağı üzere, çocuklar dünyadaki bütün dilleri öğrenmeye istidatlıdır. Erken yaşta anadilini öğrendiği gibi, bu dönemde birkaç dili aynı anda öğrenebilir.

Kritik dönem
Dil edinme ve öğrenmede en merkezî ve önemli rol beyne verilmiştir. Beynin sol yarımküresinde dil edinmeyle ilgili bir bölge vardır, bu bölge doğuştan itibaren çok aktiftir. Bu aktiflik, derecesi giderek azalarak ergenliğin başlangıcı olan 10–14 yaşlarına kadar devam eder. Sağ ve sol beyin yarımkürelerinin gelişmesinin ergenlik döneminde sona ermesiyle, dil edinme artık zorlaşır. Yani dil edinme ergenlik dönemine kadar olur.

Dil gelişiminde kritik bir dönem vardır. Bu pek çok araştırmayla ispatlanmıştır. Meselâ bir araştırmada, dışarıdan gelip İngilizceyi ABD'de ikinci dil olarak öğrenenler; dili öğrendiği yaşa göre, yedi yaş öncesi, 7–15 arası ve 17 yaş sonrası şeklinde gruplandırılarak gramer bilgileri karşılaştırılmıştır. Buna göre, İngilizceyi yedi veya daha küçük yaşta öğrenenler ile anadili İngilizce olanlar arasında fark çıkmamıştır. İngilizceyi 7–15 yaş arasında öğrenenler anadili İngilizce olanlardan belirgin şekilde ayrılmış, diğer yandan bu gruptakilerin gramer başarısı dil öğrenme yaşına paralel olarak azalmıştır. 17 yaşından sonra öğrenenlerde ise, başarının daha düşük olduğu, fakat yaşa bağlı performans farkının giderek azaldığı bulunmuştur.1 Başka bir araştırmada ise, yaş gruplandırması 3–7, 8–10, 11–15 ve 17–39 şeklinde yapılmış ve karşılaştırma neticesine göre, İngilizce öğrenme yaşı ilerledikçe, alınan puan azalmıştır (Grafik–1).2 Buradan, yabancı dil öğrenmede ideal yaşın yedi ve altı olduğu, bunu ergenliğe kadar olan sürenin takip ettiği, ergenlik dönemine girdikten sonra ise, dil öğrenmenin zorlaştığı neticesine varılmıştır. Dil öğrenme hususunda kritik dönem fikrini ortaya atan Lenneberg'e göre, dil sadece bebeklikten ergenlik çağına kadar olan dönemde kazanılır.3 Yapılan araştırmalar, yabancı dilin küçük yaşta anadille birlikte kazandırılmasının en uygun yol olduğunu göstermektedir. Yedi yaştan sonra bir dili aksansız öğrenmek çok zor olmaktadır.

İki dillilik
Çocuğa doğuştan verilen dil edinme kabiliyeti tek dil için değildir. İki dilli ortamda büyüyen bir çocuk için, ya birinci dilde (anadilinde/aile dilinde) veya ikinci dilde (toplum dilinde) dil edinme diye bir durum yoktur. Bilakis, hem birinci dilde, hem de ikinci dilde dil edinme vardır. Bugün dünyada çocukluğundan itibaren iki veya daha fazla dil bilen çok sayıda insan vardır. Göçmen aile çocukları bunun en yaygın örneğidir. Bu çocuklar yeni ülkelerinin dilini çoğu zaman eğitime gerek kalmadan, hızla ve zahmetsizce edinirler. Bir başka örnek, iki farklı dil konuşulan ailelerin çocuklarıdır. Üçüncü örnek, yabancı bakıcı yanında büyüyen çocuklardır. Bu çocuklar her iki dili de eğitim almadan ve hızla öğrenirler.

Çocukların küçükken iki dili birden öğrenmeleri, iki dilin de çocukla eşit derecede konuşulmasıyla mümkün olmaktadır. Doğdukları andan veya bir-iki yaşından itibaren iki farklı dil konuşulan bir ortamda büyüyen çocuklar, yaratılışta lütfedilen dil edinme mekanizması sayesinde, iki hattâ daha fazla dili aynı anda edinebilirler. Böyle bir durum, anne-babadan en az birinin ikinci bir dil bilmesi ve birinin çocukla sürekli bir dili, diğerinin ise öbür dili konuşması hâlinde gerçekleşebilir. Eğer anne-baba anadilinden başka dil bilmiyorsa, çocukla bebeklikten itibaren yabancı dil bilen bir bakıcı ilgilenebilir. Bu durumda çocuk ondan yabancı dili, anne-babasından da ikinci dili edinir. Eğer anne-baba göçmen durumunda ise ve çocuk okul öncesi eğitime devam ediyorsa, bu durumda da çocuk iki dili birden eşit derecede edinebilir. Bunun için anne-babanın evde anadilini kullanması gerekir. Çocuk onlardan anadilini, okuldan da ikinci dili edinir.

İki dilin kullanımı ile ikinci dilde öğrenme başarısı arasında müspet yönde bir bağlantı vardır. Anadilin evde düzenli bir şekilde kullanılmasıyla, ikinci dildeki başarı da artmaktadır. Estonya ve Letonyalı çocukların İsveç dilindeki başarısı buna dayandırılmaktadır. Benzer bir durum Avustralya'da yaşayan Alman göçmen çocuklarında tespit edilmiştir. Bunlardan anlaşılacağı gibi, anadile tam hâkimiyet ikinci dilin de gelişmesini kolaylaştırmaktadır. Bu bakımdan yurtdışında yaşayan ve çocuklarının, bulundukları ülkenin dilini daha iyi öğrenmelerini isteyen Türk aileleri, aile içinde kendi anadillerini kullanarak önce çocuğun anadilinin gelişmesini sağlamalıdırlar. Anadile hâkimiyet, hem kendi kültür değerlerini koruyup geliştirme, hem de içinde yaşadığı toplumun dilini eksiksiz kullanma açısından büyük önem taşımaktadır.

Anaokulunda ikinci dil
Çocuğun üç-altı yaş arasında ikinci dil öğrenmesi ile iki dil konuşulan bir ortamda büyüyerek iki dil edinmesi aynı şey değildir. Çocuk sistemli bir öğrenme ve öğretme olmadan, duyarak ve duyduklarını taklit ederek dil edinir. Dil öğrenmek ise, iradîdir, çevreden (anne-baba, öğretmen, arkadaş) destek ister ve aktif gayret gerektirir. Çocuğa böyle bir imkân sağlanırsa, ikinci dilin temeli atılmış olur. Bu imkân anaokulunda verilebilir. Buradaki yabancı dil öğretiminin esas gâyesi, yeni bir dili anadili gibi öğretmekten çok, çocuklarda kulak dolgunluğu oluşturmak, kelime darcığını zenginleştirmek ve sonraki yıllar için temel hazırlamaktır.

Erken yaşta yabancı dil öğrenen çocuk, psikolojik açıdan yaşıtlarına göre daha olgun, ilerdeki eğitim hayatında da akranlarına göre daha başarılı olmaktadır. Ayrıca yabancı dil öğrenme, çocukların zihnî gelişmesine ve toplum içinde daha sosyal olmasına büyük katkı sağlamaktadır. Çocuklar günlük hayatta ikinci dili aktif olarak kullanmadıkları için öğrendiklerini unutsalar bile, yabancı dile karşı merakı uyanmakta, farklı bir dil ve kültür olduğunun farkına varmaktadırlar. İki dillilikte olduğu gibi, erken yaşta ikinci dil öğretirken, anadilin de mutlaka çok iyi öğretilmesi gerektiği asla unutulmamalıdır.

Çocukların biyolojik donanımı (beyin gelişme durumu, gırtlak yapısı) yanında psikolojik ve ruh hâlleri de ikinci dil öğrenmeye uygundur. Üç-altı yaşları arasında oldukça meraklı olduklarından bu dönemde çocukları yabancı dille tanıştırmak gerekmektedir. On yıl sonra girişilecek böyle bir teşebbüs, çocuğun başkalarının otoritesine karşı çıktığı ergenlik dönemine denk geleceğinden, tam istenen neticeyi vermeyebilir. Küçük çocuklar, ilk çocukluk devresinin bitimine kadar yabancı bir dilin ses yapısı ve söz özelliklerine karşı hassas iken, daha ileri yaşlardakiler daha çok dilbilgisi, kavram ve mânâ üstünde dururlar. Ergenlikten sonra başka milletlere ve topluluklara ait seslerin çıkarılması çok zorlaşır. Bu yüzden yabancı dilleri belli bir yaştan sonra doğru telâffuzuyla birlikte öğrenmek çok zordur. Yetişkinlerde öğrenememe korkusu, küçük ve gülünç düşme endişesi vardır; bu, dil öğrenmeye ciddi zarar verir. Çocuklar ise, komik olmaktan zevk alır, hata yapma gibi endişeleri yoktur, meraklı ve öğrenmeye iştahlıdırlar. Ayrıca çocuklar yetişkinlere göre, ikinci bir dili öğrenirken konuşmada daha az çekingendirler. Yetişkinle çocuk arasındaki bu farklar onları dil öğrenmede çok daha avantajlı kılmaktadır. Çocuğun bu dönemlerde öğrendiği dil neredeyse anadili kadar iyi olabilmektedir.

Okulöncesi dönemde çocuklara yabancı dil doğrudan değil, oyun, şarkı, tekerlemelerle dolaylı yoldan öğretilebilir. Böylece çocuk yabancı dille tabiî bir ortamda karşı karşıya gelir, duyarak, görerek ve bizzat yaşayarak öğrenir. Öğretmen, hareket, jest, mimik; uygun ipucu verme, resim ve şekillerle gösterme, şarkı söyleme, şiir okuma, karşılıklı konuşma gibi metotları kullanabilir. Yabancı dildeki sesleri duymaya alışan çocuklar bunları zamanla benimser.

Öğretilen kelime ve cümlelerin çocukların günlük hayatından seçilmesi ilgiyi artırır. Çocuk hangi oyuncak ve nesnelerle oynuyorsa, onların İngilizce isimlerini de kolayca öğrenebilir. Oyun çocuk için en iyi öğrenme yoludur. Oyunla yabancı dil bir araya getirilince öğrenme daha da kolaylaşır ve bir keyif hâline gelir. Dil öğretiminde şarkı ve hareket de başarıyı yükseltir. Ritm ve melodiyle öğrenme eğlenceli hâle gelir ve bilginin hafızada kalması kolaylaşır. Çocuk, şarkıları önce anlamını bilmeden ezberler, kelimeleri öğrendikçe mânâyı da çözer. Bunun yanında, yabancı dil öğretimi için kullanılan boyama veya hikâye kitaplarından ve kasetlerden faydalanılabilir. Çocuklara dil öğretirken sık tekrarların yapılması öğrenilenlerin pekiştirilmesini ve derse katılamayanların da öğrenme fırsatı bulmasını sağlar.

Türkiye'de bir devlet anaokulunda yapılan araştırmada, dört-altı yaş grubu çocukların ikinci bir dili öğrenmek için istekli oldukları ve öğrendikleri kelimeleri gün içerisinde kullanmaya çalıştıkları görülmüştür. Ayrıca dört yaş grubundakiler, beş ve altı yaş grubundakilere göre daha az başarı göstermekle birlikte, kısa bir eğitim döneminde bile birçok kelimenin İngilizce karşılığını öğrenmede başarılı olmuştur.4 Bazı özel anaokullarında velilerin de isteği doğrultusunda çocukların yabancı dil öğrenmesine hususi bir ehemmiyet verilmekte ve gayret gösterilmektedir. Çocuklar da öğrendiklerini ailelerine göstermekten büyük zevk duymaktadırlar.

Netice olarak, ulaşım ve haberleşmenin büyük hız kazandığı gönümüzde eğitim, ticaret, endüstri, sanat, üretim gibi insana ait bütün faaliyetler dünya çapında ortaklıklarla, karşılıklı gidip gelme ve görüşmelerle, ülkeler arası işbirlikleriyle yürütülmektedir. Diğer yandan, dünyaya barış ve huzurun gelmesi için, farklı kültür ve milletler arasında sıkı diyaloglara, böylece maddî-mânevî değerlerin paylaşılmasına, karşılıklı anlayış ve itimadın oluşmasına ihtiyaç vardır. Bu yönde ciddi adımlar atılmış ve büyük kucaklaşmalar başlamıştır. Doğulu-Batılı, siyah-beyaz, farklı ırk ve milletten insanlar artık dost ve kardeş olmaktadırlar. Böyle bir dünyada rol oynayacak fertler mutlaka bir, hattâ daha fazla yabancı dil bilmek mecburiyetindedir. Allah bütün çocuklara bu istidadı lütfetmiştir. Anneler-babalara ve devlete düşen vazife, bu büyük fırsatı değerlendirip çocukların ikinci dil istidatlarını geliştirmektir.

Dipnotlar
1. Johnson, J. S., & Newport, E. L. (1989). Critical period effects in second language learning: The influence of maturational state on the acquisition of English as a second language. Cognitive Psychology 21, 60–99.
2. Francis, N. 1999. Maturational Constraints in Language One and Language Two: A Second Look at the Research on Critical Periods, Bilingual Research Journal, 23:4 Fall 1999
3. Lenneberg, E. 1967. Biological foundation of language, New York, Willey
4. Sığırtmaç, A., Özbek, S., 2009. Okulöncesi Dönemde İngilizce Eğitimi, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt. 10, Sayı. 1, ss.107–122

Popular Posts