Olgun ve Zengin Dil
Abdullah AYMAZ
Olgun bir lisanın kelimeleri, kulakta bir tatlılık, kalpte güzel duygular ve dilde ise hoş bir akış meydana getirirler. Sِzde, ses, süs ve his bu işin esasıdır. Bu da birdenbire olmaz. Fıtrî akışı içinde tarih boyu bu gelişme sürer gider. Bizim güzel Türkçemiz de asırların sinesinde yoğrula yoğrula bugünkü kemâl derecesine ulaşmış ve her gün tabiî bir süzülme ve uyum yolu ile daha üstün bir kemâle doğru ilerlemiştir. İlim ve fikir adamlarımız "İslâm Kültür" hazinesinden Arap, Fars hatta Yunan dillerinin şaheserlerinden seçip aldıkları kelimeleri, millî zevk ve şuurun berrak aydınlığı altında işleyerek bunları düşünce ve duygu dehâmızla uzlaştırıp bugünkü zenginliğe ulaştırmışlardır. Bu hususta sadece onların himmeti yoktur. Evet bütün bir milletin o kelimeler üzerinde emeği vardır. اünkü her bir kelime üzerinde asırların biriktirdiği mânâ ve incelikler, yeni kazandırılan kavram ve güzellikler vardır. اünkü kelimelerimize zaman içinde bir velimiz gِnül ikliminin esintileriyle bir şeyler doldururken, bir paşamız da, onlara ince bir askerî dehânın izlerini nakşetmiştir. Bir padişahımız da, bir cihan hükümranı olarak koca bir imparatorluğun azametini o kelimelere yüklemiştir. İşte edebî güzelliklerden olan telmih ve tedâîler; hep bu tarih içinde renklene cilâlana gelip olgunlaşan güzel kelimelerden doğuyor. اünkü insan, kelimelerle düşünür. Thornas Sheridenin dediği gibi "Fikirle kelime arasındaöyle yakın bir alâka vardır ki, birindeki eksiklik veya hata, diğerinde kendisini derhal belli eder." اok iyi biliyoruz ki, "Kelime bilgisi arttıkça insanın düşünme kabiliyeti kuvvetlenir ve zeka gücü de artar."
Tefsir yazarı merhum Elmalılı Hamdi Yazır, "İranda çıkan yünden, Avrupada bükülen ipten, Türk tezgâhında dokunan halıyı, Türk malı tanıdım. Bir binanın mimarisi Türk olmak için bütün kerestesi yerli olması lâzım değildir, diye işittim. Afrika madenlerinden çıkmış bir altının üzerinde bir Türk sikkesi gِrdüğüm zaman ona Afrikalıların değil, bizim altınımız dedim. Ruhî-ı Bağdadinin: "Sanma ey hâce ki, senden zer u sim isterler/ Yevme la yenfeude kalb-i selîm isterler." sِzünü duyduğum vakit bunu Türkçeden başka bir lisanın edebiyatına kaydedemediğim gibi, Türkçenin en güzel sِzlerinden biri bilmekte tereddüt etmedim." diyor.
"Atalarımız en eski çağlardan beri kendi dil ve kültürlerinde bulunmayan şeyleri başkalarından almaktan çekinmemişlerdir. Valeri, "Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan oluşur." der. Kültür eserleri, kullanılan kelimelere bağlı olduğu için, zarurî olarak, ana dile yabancı kelimeler girer. Bunlar, birike birlikte bir okyanus teşkil ederler. Dünyada saf hiçbir ilim ve kültür dili yoktur." diyen Mehmet Kaplan gibi, Nihat Sami Banarlı da "Evet bir kısım diller vardır ki, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş milletlerin dilleridir. Bu diller, normal olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zenginleşmiş büyük dillerdir. Başka bir deyişle imparatorluk dilleridir. Bu dillerin sahipleri, hâkim oldukları topraklardan vergi alır, mahsûl toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışınölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canlarının istediği kadar alabilirler. اeşitli ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri alırken de kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine gِre milleştirerek, kendi kelimelerini yaparlar. Biz bunlara,öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi fethedilmiş kelimeler diyoruz."
Sovyet Rusyanın kurulduğu yıllarda, o zamanın en büyük İlimler Akademisi olmasına çalışılan "Şûra Cumhuriyetleri İlimler Akademisi"ne bir vazife verilmişti. Buna gِre akademi, Rusyayıöz Rusça haline getirmek için ne yapmak gerektiğini araştıracak, neticeyi bir rapor halinde Rus hükümetine verecekti. Bu rapor çok ciddi şekilde hazırlandı. Raporda hulâsa olarak şu neticeye varılıyordu: "Rusçayı öz Rusça yapmak mümkündür. Ancak bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmiş beşini terk etmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir." Bu rapor Rusça için derhal hasır altı edildi. Fakat aynı rapor, Moskovanın dış siyasetine yaman bir ışık tutmuş oldu: Mademki, bir dili öz dil yapmaya çalışmak, o dile bu derece yaşayan kelime kaybettiriyor; geçmişle, kِkle, inançlarla alâkayı kesiyor, şu halde bu sistem diğer müsait ülkelerde tatbik edilebilirdi... Bu tatbikata ışık tutan, bir hâtıra: Peyami Safa kendisine "Sosyal, spontane, koordinasyon, icmal, tecessüs, hulâsa ve hâdise" kelimeleri yabancı olduğu halde niçin kullandığını soran okuyucusuna bir hâtıra ile cevap veriyor: "Rahmetli Hüseyinzâde Ali, bir gün Rusyada bir tiyatro locasında, Rus lisâniyatçılarından biriyle Türkçeden bahsediyormuş. Rus âlimi Türkçenin yabancı kelimelerden mürekkep olduğu için kendi kendine yeten, müstakil bir dil olmadığını sِylemiş. Hüseyinzâde Rusa sormuş:
- Söyler misiniz? Rusyada tiyatroya ne derler?
- Tiyatro.
- Oynayanlara ne derler?
- Aktör
- Sahne tertibatına?
- Mizansen.
- Piyesi fısıldayana?
- Suflör
- Sahnenin resimlerine ve eşyasına?
- Dekor
- Bunlar Rusça mı?
- Hayır!"
İşte bu gerçeklere dikkat ederek dilimizi fakirleştirecek cereyan ve tavırlara karşı çok hassas davranmamız ve bu atalar miras ve yadigârı güzel dilimizi korumamız gerekmektedir.
8 Ocak 2014 Çarşamba
Şairin Dili
Şairin Dili
M. Said TÜRKOĞLU
Şiirin dili şiirin kendisidir. Malzemesi kelimeler olan şair bir dil kurar, adı şiir olur. Bu kadar yalın, bu kadar açık. Lakin izaha muhtaç.
Kelime kuyumcusu şair, aynı zamanda sırlar arayıcısıdır; semboller ustasıdır. İnce kalbinin dokunduğu kelimeler, dilin bütün imkânlarını ayaklandırarak şiir dediğimiz sırlı dile yükselir. Bu açıdan şair dilin kalbine en yakın insandır. Onun yolu ince bir idrak, yüksek bir görüş, derin ve şümullü bir bakış zaviyesinden geçer. Bu zaviyeden bakınca gerçek şair kural icat eder, kendi kelime ağacını yeşertir, donatır. Kendine özgü bir dil kurar. Dilin içinde bir dil geliştirir ve aynı zamanda kelimelere takılıp kalmaz. Yıpranan, eskiyen, yorulan kelimelerin yerine yenilerini bulur.
Rilke, "Şair, seçtiği sözcükleri kalıplara döker, onları kulağımıza değil, içimizin derinliklerine bırakır." der. Şair, sanatının incelikleri üzerinde kafa yoran, kelimelerle çıktığı yolculukta hep daha ince söyleyişler peşinde olan, zamanının solmaz renklerini, bozulmaz tatlarını sözle ebedîleştirmek için fırsat kollayan kişi olunca onun mısralarının hedefi içimizdeki en müstesna seçici duygular oluyor. İçimizin derinliklerine hitap eden şair, hâliyle hep estetik, kıvamlı bir dilin peşinde oluyor.
Şiir diline kıymet kazandıran, onun müphem, gizemli imge ve sembol değeri taşıyan tarafıdır. Çünkü sembollere sığınmak/başvurmak olmasaydı her ifadelendirme bir üst hakikati ima ederek o sırrı hissettirecek niteliği kazanamazdı ve çünkü hakikatin dili doğrudanlığı kaldırmaz Şiire "üst dil, sembolik dil" denmesinin sebebi daha çok bu olsa gerek.
Dildeki kelimeleri şiir içinde bu kadar kıymetlendiren nedir? Taşın ve madenin kıymet dereceleri gibi kelimeler de kullanıldıkları metnin içinde değer kazanırlar ve metne değer katarlar.
Bu bağlamda söz insan demektir, insan kendini sözde bulur, sözün en rafine değeri de şiirde belirir; böylece insan kendini en üst seviyede şiirde bulur.
Herkes şairin sırlı bir dile sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Şair bu "bambaşka" tarafıyla kelimelere aşk ve üslup lezzeti verir. Onun gücünü söyleyiş güzelliğinden, dolaylı ve katmanlı anlatımından alan sanatkâr tarafı, okuyucuda bazı kimyevi maddelerin gerekli oranlarda birleştirilmesiyle ortaya çıkan etkiye-güce benzer bir etki bırakır.
Kelimelerin Sırrı
"Şiir, günlük dilin taşımadığı, taşıyamayacağı kadar çok anlamla yüklü ve müzikle karışık olan bir söylem tutkusudur." der Valery. Valery'nin bu sözüne bakarsak aşağıdaki sorulara nasıl cevaplar verebiliriz?
Gündelik dilde kullanılan kelimelerin şiir diline taşınınca bambaşka anlam ve değerler yüklenmesindeki sır nedir? Yeni doğmuş güneş gibi, yeni bir soluk ve hayat getiren her yeni şiir bu güzelliğini neye borçludur? Kelime kalabalığından kurtardıkça şiirin değeri parlıyorsa kelimeler şiir için ayak bağı değil midir?
Birinci cevap: kelimeler gönlün dünyasında şiir diline dönüşürler. Bu minvalde, maharet gönüldedir. Ciddi bir eğitimden geçtikten sonra ilim, irfan kazanıp değerlenen insan gibi kelimeler de şairin gönül tezgâhında işlenerek kıymetlenirler.
İkincisi, şiir yeni doğmuş güneş gibi taze bir soluk ve hayat sunan güzelliğini şairine bağışlanan ilham ve yetenek madenine borçludur. Bir güneş ki Rahman sofrasından parlar ve parlaklığı şairin içindeki istek ve gayret damarı kurumadıkça onu hep aydınlatır.
Üçüncüsü, kelimeler şairin hem malzemesi hem ayak bağıdır. Kelimesiz şiir yazılmaz ama şairin zihnine üşüşen sayısız kelimenin içinden şiire en yakışanını bulmak da şairliğin niteliğini belirler. Aynı temayı işleyen şiirler arasındaki nitelik farkı bundandır. İyi şair, kelimelerin içinden en iyilerini, sese ve anlama en uyanlarını seçer şiirine yerleştirir. Bazen bir dağ büyüklüğündeki tozu toprağı eler, birkaç parıltılı madene ulaşır. Bazen değerlilerin içinden en değerlileri seçer, şiir katına çıkarır.
Bu bakımdan, şiirin gücü bir bakıma dilin silkelenip ayıklanmasıyla belirir. Yaprağın çokluğu meyvenin azlığına işarettir. Şiir ağacı yaprak kalabalığını azalta azalta meyve keyfiyetine erişi oluş sürecine tabidir.
Şair bilir ki şiirde kelime yükü arttıkça şiirin kendine has iç sesi zayıflar. Kaçınılmaz olur ki şair, kelimeleri ses ve anlam değeri bakımından şiir makamına yükseltmek için estetik dönüştürme sürecine girer. Şiirin, lafız olarak hafifledikçe değerinin artmasındaki sır buradadır.
Estetik seçicilik, çokluğun içinden sıkı bir ayıklamayla sözün cevher katına çıkarılmasını semere verir.
Şiirin Bileşenleri
Şair, alışılmamış biçimlerin, seslerin renklerin, mânâların peşinde olan kişidir. Bu hakikati Sezai Karakoç: "Şair, her fecre yeni bir horoz, her çiçeğe yeni bir usare getiren tılsımcıdır." sözüyle belirtir.
Şiir kelimelerle kurulur şüphesiz ama bu kelimeler şair dilinin, gönlünün, kafasının atölyesinde canlı, coşkun, hisli varlıklara dönüşür.
Bu bakımdan, kelimelerin büyülü gücü şiir dili ile ortaya çıkar. Öyleyse şiir, onu oluşturan kelimeler toplamından fazla şeydir; duygudur, düşüncedir, sestir. Kelimeler sadece birer aracıdır; lakin şairin içindeki şiir madenini kısmen yansıtabilen araçlar.
Duygu ile düşünceden bahsetmişken bu iki kavramın şiirle münasebeti üzerine bir iki cümle söylemek gerekir. Şiirde duygu ve düşünce, bir maden damarları şeklinde görünür olmasa da şiirin varlığı/yapısı içinde şiire hayatî katkılar sağlar.
Duygu ile düşüncenin şiirle münasebeti bu iki kavramın şiir varlığı içindeki tekil etkileri ve güçleriyle kıyaslanamaz. Fikrin ve duygunun besiniyle gıdalanan şiir, bu iki değerden birisiyle dengesini bulur, diğeriyle de kanatlanır. Gövdesinden gizli bir fikrin ağırbaşlılığı tüten şiir, duygunun zümrütten kanatlarıyla semalarımızda kanatlanır. Ama her şeyden önemlisi, şiirin bütün unsurları şekil, dil, ahenk, mânâ, duygu, düşünce... Bütün bu unsurlar şiirin yapısı içinde sesini hiç yükseltmez. Her biri kendi varlıklarını şiirin güzelliğine ve tabiliğine feda ederek geride durmayı tercih ederler.
M. Said TÜRKOĞLU
Şiirin dili şiirin kendisidir. Malzemesi kelimeler olan şair bir dil kurar, adı şiir olur. Bu kadar yalın, bu kadar açık. Lakin izaha muhtaç.
Kelime kuyumcusu şair, aynı zamanda sırlar arayıcısıdır; semboller ustasıdır. İnce kalbinin dokunduğu kelimeler, dilin bütün imkânlarını ayaklandırarak şiir dediğimiz sırlı dile yükselir. Bu açıdan şair dilin kalbine en yakın insandır. Onun yolu ince bir idrak, yüksek bir görüş, derin ve şümullü bir bakış zaviyesinden geçer. Bu zaviyeden bakınca gerçek şair kural icat eder, kendi kelime ağacını yeşertir, donatır. Kendine özgü bir dil kurar. Dilin içinde bir dil geliştirir ve aynı zamanda kelimelere takılıp kalmaz. Yıpranan, eskiyen, yorulan kelimelerin yerine yenilerini bulur.
Rilke, "Şair, seçtiği sözcükleri kalıplara döker, onları kulağımıza değil, içimizin derinliklerine bırakır." der. Şair, sanatının incelikleri üzerinde kafa yoran, kelimelerle çıktığı yolculukta hep daha ince söyleyişler peşinde olan, zamanının solmaz renklerini, bozulmaz tatlarını sözle ebedîleştirmek için fırsat kollayan kişi olunca onun mısralarının hedefi içimizdeki en müstesna seçici duygular oluyor. İçimizin derinliklerine hitap eden şair, hâliyle hep estetik, kıvamlı bir dilin peşinde oluyor.
Şiir diline kıymet kazandıran, onun müphem, gizemli imge ve sembol değeri taşıyan tarafıdır. Çünkü sembollere sığınmak/başvurmak olmasaydı her ifadelendirme bir üst hakikati ima ederek o sırrı hissettirecek niteliği kazanamazdı ve çünkü hakikatin dili doğrudanlığı kaldırmaz Şiire "üst dil, sembolik dil" denmesinin sebebi daha çok bu olsa gerek.
Dildeki kelimeleri şiir içinde bu kadar kıymetlendiren nedir? Taşın ve madenin kıymet dereceleri gibi kelimeler de kullanıldıkları metnin içinde değer kazanırlar ve metne değer katarlar.
Bu bağlamda söz insan demektir, insan kendini sözde bulur, sözün en rafine değeri de şiirde belirir; böylece insan kendini en üst seviyede şiirde bulur.
Herkes şairin sırlı bir dile sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Şair bu "bambaşka" tarafıyla kelimelere aşk ve üslup lezzeti verir. Onun gücünü söyleyiş güzelliğinden, dolaylı ve katmanlı anlatımından alan sanatkâr tarafı, okuyucuda bazı kimyevi maddelerin gerekli oranlarda birleştirilmesiyle ortaya çıkan etkiye-güce benzer bir etki bırakır.
Kelimelerin Sırrı
"Şiir, günlük dilin taşımadığı, taşıyamayacağı kadar çok anlamla yüklü ve müzikle karışık olan bir söylem tutkusudur." der Valery. Valery'nin bu sözüne bakarsak aşağıdaki sorulara nasıl cevaplar verebiliriz?
Gündelik dilde kullanılan kelimelerin şiir diline taşınınca bambaşka anlam ve değerler yüklenmesindeki sır nedir? Yeni doğmuş güneş gibi, yeni bir soluk ve hayat getiren her yeni şiir bu güzelliğini neye borçludur? Kelime kalabalığından kurtardıkça şiirin değeri parlıyorsa kelimeler şiir için ayak bağı değil midir?
Birinci cevap: kelimeler gönlün dünyasında şiir diline dönüşürler. Bu minvalde, maharet gönüldedir. Ciddi bir eğitimden geçtikten sonra ilim, irfan kazanıp değerlenen insan gibi kelimeler de şairin gönül tezgâhında işlenerek kıymetlenirler.
İkincisi, şiir yeni doğmuş güneş gibi taze bir soluk ve hayat sunan güzelliğini şairine bağışlanan ilham ve yetenek madenine borçludur. Bir güneş ki Rahman sofrasından parlar ve parlaklığı şairin içindeki istek ve gayret damarı kurumadıkça onu hep aydınlatır.
Üçüncüsü, kelimeler şairin hem malzemesi hem ayak bağıdır. Kelimesiz şiir yazılmaz ama şairin zihnine üşüşen sayısız kelimenin içinden şiire en yakışanını bulmak da şairliğin niteliğini belirler. Aynı temayı işleyen şiirler arasındaki nitelik farkı bundandır. İyi şair, kelimelerin içinden en iyilerini, sese ve anlama en uyanlarını seçer şiirine yerleştirir. Bazen bir dağ büyüklüğündeki tozu toprağı eler, birkaç parıltılı madene ulaşır. Bazen değerlilerin içinden en değerlileri seçer, şiir katına çıkarır.
Bu bakımdan, şiirin gücü bir bakıma dilin silkelenip ayıklanmasıyla belirir. Yaprağın çokluğu meyvenin azlığına işarettir. Şiir ağacı yaprak kalabalığını azalta azalta meyve keyfiyetine erişi oluş sürecine tabidir.
Şair bilir ki şiirde kelime yükü arttıkça şiirin kendine has iç sesi zayıflar. Kaçınılmaz olur ki şair, kelimeleri ses ve anlam değeri bakımından şiir makamına yükseltmek için estetik dönüştürme sürecine girer. Şiirin, lafız olarak hafifledikçe değerinin artmasındaki sır buradadır.
Estetik seçicilik, çokluğun içinden sıkı bir ayıklamayla sözün cevher katına çıkarılmasını semere verir.
Şiirin Bileşenleri
Şair, alışılmamış biçimlerin, seslerin renklerin, mânâların peşinde olan kişidir. Bu hakikati Sezai Karakoç: "Şair, her fecre yeni bir horoz, her çiçeğe yeni bir usare getiren tılsımcıdır." sözüyle belirtir.
Şiir kelimelerle kurulur şüphesiz ama bu kelimeler şair dilinin, gönlünün, kafasının atölyesinde canlı, coşkun, hisli varlıklara dönüşür.
Bu bakımdan, kelimelerin büyülü gücü şiir dili ile ortaya çıkar. Öyleyse şiir, onu oluşturan kelimeler toplamından fazla şeydir; duygudur, düşüncedir, sestir. Kelimeler sadece birer aracıdır; lakin şairin içindeki şiir madenini kısmen yansıtabilen araçlar.
Duygu ile düşünceden bahsetmişken bu iki kavramın şiirle münasebeti üzerine bir iki cümle söylemek gerekir. Şiirde duygu ve düşünce, bir maden damarları şeklinde görünür olmasa da şiirin varlığı/yapısı içinde şiire hayatî katkılar sağlar.
Duygu ile düşüncenin şiirle münasebeti bu iki kavramın şiir varlığı içindeki tekil etkileri ve güçleriyle kıyaslanamaz. Fikrin ve duygunun besiniyle gıdalanan şiir, bu iki değerden birisiyle dengesini bulur, diğeriyle de kanatlanır. Gövdesinden gizli bir fikrin ağırbaşlılığı tüten şiir, duygunun zümrütten kanatlarıyla semalarımızda kanatlanır. Ama her şeyden önemlisi, şiirin bütün unsurları şekil, dil, ahenk, mânâ, duygu, düşünce... Bütün bu unsurlar şiirin yapısı içinde sesini hiç yükseltmez. Her biri kendi varlıklarını şiirin güzelliğine ve tabiliğine feda ederek geride durmayı tercih ederler.
20 Aralık 2013 Cuma
Dostoyevski Suç ve Ceza
A-BİÇİM YÖNÜNDEN
1.Kitabın Adı: SUÇ VE CEZA-Cilt 12.Kitabın Yazarı: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
3.Yayın Evi: Öteki Yayınevi
4.Basıldığı Yer ve Tarih: Ankara-Ağustos 1998
B-İÇERİK YÖNÜNDEN
1.Konu
St. Petersburg’un sefil ve çirkin dünyasında yaşayan Raskolnikov’un, yaşam mücadelesi ve kendi iç hesaplaşmaları.
2.Özet
Dört aydır evin kirasını verememişti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına rağmen yaşlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiği saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaşmamıştı. Yaşlı kadın, kız kardeşi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına rağmen, kız kardeşi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeşini çoğu zaman döver, onun her işini takip etmesi gerektiğini düşünürdü.
Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına rağmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eşini çok seviyordu ve üç çocuğunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahişelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eşi haykırışla onları yumruklamaya başladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermişti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaştı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya başladı mektubu. Annesinden gelmişti mektup. Annesi kız kardeşi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluğu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eşyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini sağlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediğini yazıyordu.
Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaştıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7’ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. Aşağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaşlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemişti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemişlerdi.
Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.
“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceğini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her şeyi anlattı. Korktuğunu, endişelendiğini hiç hissettirmedi.
Ertesi gün eve geldiğinde annesi ve kız kardeşi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. Çocuğun halini gören anne şaşkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceği görüşmeye çağırırken korkmuştu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiğinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeşi çok aşağılamış, onların fakir bir aile olduğunu değerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuştu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oğlunun bu tavırla doğrusu ağlamaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemişti.
3.Kahramanların Tanıtılması
Raskolnikov: Romanın başkahramanı. St. Petersburg’a memleketinden üniversite okumak için gelse de ekonomik durumlarının olumsuzluğu ve çevresi onu okumak bir yana kendini her açıdan daha kötüye götüren bir durum içinde bulundurur. Çok güçlü bir karakter ortaya koyamaz ve iç çelişkileri çok fazladır. Yaptığından dolayı pişmanlık duyar ve kendini kirli hisseder. Diğer insanların hep onu izlediğini zannederek kendini tam bir kaosun içine atar.
Hastalığı yaşadığı bunalımla daha da artar ve insanlara karşı ters olmaya başlar hatta onu ziyarete gelen anne ve kız kardeşine bile. İnsanları tersler ve hep karşıdakinin işlediği suçu ima ederek bir şeyler söylediğini zannetse de bu kendi kuruntusundan başka bir şey değildir.
Razumikin: Raskolnikovun en yakın arkadaşıdır. Ona yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdır. Ona doktor bulur, kalacak yer ayarlar ve sırlarını paylaşır.(En büyüğünü bilmese de) Her zaman onu destekler. Karakter olarak olumlu özellikleri çoktur ve insanlara ön yargılı yaklaşmaz ve Raskolnikov’un da öyle olmasını sağlar. Tanımadığı insanlara da hoşgörüyle yaklaşabilen bir kişiliği vardır.
Zozimov: Raskolnikov’un doktoru ve yakın arakadaşıdır. Çoğu zaman Raskolnikov tarafından terslense de ona bakmak ve onunla ilgilenmek ister.
Avdotya Romanovna: Raskolnikov’un kız kardeşidir. Romanın sonuna doğru onu ziyarete annesiyle gelir ve hastalığından dolayı üzüntü içindedir. Ayrıca Raskolnikov’un sevmediği Pyotr Petroviç ile nişanlıdır fakat Raskolnikov evlenmelerini istememektedir çünkü kız kardeşini zegin bir koca için kendini feda ettiğini düşünmektedir.
Pulheriya Aleksandrovna(Dunya): Raskolnikov’un annesidir. O da kızıyla birlikte romanın sonlarına doğru ziyarete gelir. Daha önce hep mektuplaşmışlardır ve Raslkolnikov’un hasta olduğunu öğrendikten sonra hemen gelmişlerdir.
Marmeladov: Raskolnikov’un meyhanede tanıştığı, üç çocuk babası alkolik bir insandır. Romanın başında ortaya çıkmış ve Raskolnikovla dertleşmişlerdir. Fakat karısı kocasının bu durumundan oldukça hoşnutsuzdur. Ayrıca adamın evi terk etmiş, pavyonlarda çalışan bir de kızı vardır üç çocuğu haricinde. Fakat Marmeladov sonlara doğru ölür ve Raskolnikov yufka yüreğiyle Razumihin’in verdiği yirmi beş rublenin tamamını adamın ailesine verir.
Katerina İvanovna: Marmeladov’un karısıdır. Kocası öldükten sonra üç çocuğu ile ortada kalmıştır.
Pyotr Petroviç(Luzhin): Raskolnikov’un sevmediği fakat kızkardeşinin evlenmek üzere olduğu zengin adamdır. Her ne kadar Raskolnikov onu sevmesede Porfiriy’nin de onu sevmediği kesindir.
Nastasya: Raskolnikov’un bakıcısıdır. Her sabah kahvaltısını getiren ve ona acıyan bir kızdır. Oldukça iyi niyetlidir ve her zaman onun yanındadır.
4.Romanın Yorumlanması
Eser tartışmasız bir başyapıttır. İnsan ruhunun derinliğine inmeyi o kadar iyi başarmıştır ki yazar kimilerinin dediği gibi insanı Sigmund Freud’dan önce çözdüğü teorisi pek de uzak değildir aslında. Özellikle mekan-zaman-karakter çatışmalarını o kadar iyi tasvir etmiştir ki özdeşleşemememizi imkansızlaştırmaktadır. Çevrenin ve toplumun insan üzerinde gerçekleştirdiği değişimleri açık ve net bir şekilde ifade etmesi ve haksızlıklara karşı ayakta durulması gerekliliğini, okuyan herkesin kanında hissedebiliriz. Günümüzde de böyle olayların yaşandığını bildiğimiz için kullandığı üslup ve yarattığı karakterlerin ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak zor değildir.
5.Ana Fikir
İnsan her türlü zorluğa dayanırken; eşitsizliklere başkaldıran, haksızlıkla uzlaşmayan ahlaklı bir varlık olmalıdır.
6.Dil ve Üslup
Dostoyevski böyle ağır ve önemli bir konuyu anlatırken, metaforlardan uzak, yalın, gerçekçi bir anlatım kullanmıştır. Karakterler o kadar iyi belirlenmiştir ki hikaye akışında yaptıkları hiç bir şeyi yadırgayamayız. Bütün karakter tasvirlerini ilk ortaya çıktıkları bölüm bittikten sonra yapmıştır. Böylece önce olayı sonra tasviri okuyarak kafamızda canlandırdığımız o karakterle yazarın belirlediği karakter arasındaki benzerlik ve farklılıkları bulabiliriz.
Diyaloglara fazla yüklenmeden daha çok mekan ve zaman tasvirleriyle hikayesini anlatan yazar böylece karakterleri konuşturmadan daha evrensel mesajlara ulaşabilmeyi başarmıştır. Bunu destekleyen bir diğer üslup denemesi ise, şehrin kendisi haricinde hiç bir mekanın isminin verilmemesidir böylece anlattığı olayın herhangi bir yerde de olabileceğini belirterek tüm dünya okurlarına rahatça seslenebilmeyi başarmıştır.
7.Eser Hakkında Görüşler
Eseri beğenmemek elde değil. Yukarıda çoğu yerde belirttiğim gibi günümüze uyarlanabiliyor olması ve gerçekçi anlatımı, bunları da yüzümüze vurması eserin ne kadar güçlü olduğunun bir kanıtı. Dünyaya bakış açımda bir değişim gerçekleştirdiği ise tartışmasız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popular Posts
-
Ah min el- aşkı ve hâlatihi Ahraka kalbî bi hararatihi Ma-nazara aynî ilâ gayrikum ...
-
bir ve olmak bu için o ben demek çok yapmak ne gibi daha almak var kendi gelmek ile vermek ama sonra kadar yer ...
-
My name is Catherine, but I'm called 'Kate' by my friends. I live near Leeds, in the north-east of England. I'm a dental n...
-
به دنیا دل نبنده هر که مرده از بابا طاهر-Baba Tahir’den 16 11 2013 ز دل مهر رخ تو رفتنی نی غم عشقت به هر...
-
Nuh Der, Peygamber Demez İnatçı ve katı düşüncelere sahip olmak, düşüncelerinde ısrar etmek, insan ve toplum için bir fayda getirmez. A...
-
More to Read 1 - 2 ve Cevap anahtarları odtu metu reading book https://yadi.sk/d/PzFvxUttdFGjN C...
-
Marianna Pascal Say it Better in English Useful Phrases for work and everyday life https://yadi.sk/i/hLPYM5_v3PNwyf ...
-
the economist (pdf + mp3) time newsweek reader's digest newyorker https://yadi.sk/d/U7Ec9ojMseGkF
-
dılcık: sulu, şımarık kişi yalacan: sırnaşık dığan: sahan, tava peşkir: havlu buva: baba künge: kül gı: kız napıpdurun?=napıyorsun? ...