Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

13 Aralık 2013 Cuma

Dil Kasabası

Yaşadığımız yüzyıl içerisinde 1930'lardan başlayarak dil öğretiminde en çok tartışılan konulardan birisi "yabancı bir dili sınıfta nasıl öğretiriz?" idi. Bir çok teori ve uygulama dil öğrenimi tarihinde sırası ile tatbik edildi. "Communicative approach" (iletişime dayalı öğreti) en çok tutulan ve ve-rimli olan metotlardan birisi oldu. Bu metoda göre meselâ bir İngilizce öğretmeni, derste anadili hiçbir zaman kullanmayacak, bütün sınıf içi ve sınıf dışı faaliyetleri İngilizce olarak açıklayacaktır. Öğretmen çok zor durumda kalırsa öğrencinin anadiline başvuracaktır. Yine bu metoda göre öğretilecek olan İngilizce yaşayan, gerçek ve fonksiyonel İngilizce olacaktır. Yani hangi durumlarda hangi İngilizce yapıları kullanılıyorsa, şu anda geçerli olan hangi yapılarsa, bunlar öğretilecektir.
Böyle bir programı gerçekleştirmek için okul içinde ve okul dışında İngilizce konuşulan bir ortam hazırlamak en ideal durum olacaktır. O hâlde dil öğrenmenin gayesi, okulda veya herhangi bir dil kursunda sınıf geçmek değil de, yabancı dili gerçekten anlayabilme, konuşabilme ve yazabilme olacak ise (ki gerçek dil öğrenimi budur), bunun en kolay yolu dilin konuşulduğu ülkeye gidip hem ESL dersleri alma, hem de kendini o yabancı dilin kullanıldığı ortama bırakma ve dili orada yaşadığı şekli ile öğrenme olacaktır. Ünlü dil bilimci Stephen Krashen, okulda öğretilen kurallara uygun dil öğretimini "dil öğrenme" (learning) ikincisini ise "dili özümseme, alma" (language acquisition) olarak tanımlar ve ekler: "dil öğrenme şuurludur; fakat dili alma, özümseme şuur altıdır".

Amerika'da Los Angeles'taki üniversitelerden birisinde yapılan bir araştırmada, beş yaşında Çinli bir çocuk, bir kelime dahi İngilizce bilmediği hâlde anaokuluna kaydedilir. Öğrencinin ismi Paul'dür. Paul iki yaşında iken Los Angeles'a gelmiş, anaokuluna kayıt yapılana kadar da evden dışarı hiç çıkartılmamış, hiç Amerikalı arkadaşı olmamış, annesi, babası ve bakıcısıyla hep ana dilinde konuşmuş ve evde hiçbir şekilde İngilizce televizyon kanalları izlenmemiştir. Anaokulundaki sınıf arkadaşlarının hepsi Amerikalı öğrencilerdir. Anaokulunun süresi 4,5 aydır.

Paul okulda devamlı İngilizce ile karşılaşmaktadır. İlk öğrendiği cümlelerden birisi "get out of here"dir. Bir gün Amerikalı sınıf arkadaşı onun yanına oturmasını istemez ve bu cümleyi söyler. Diğer bir gün Paul bisiklete binerken kendisini rahatsız eden Amerikalı sınıf arkadaşına aynı cümleyi mırıldanır "get out of here". Gerçekte Paul kullandığı cümlenin kelimelerini tek tek bilmez fakat bildiği, böyle bir durumda kulla-nabileceği cümlenin bu olduğudur.

Diğer bir gün resim dersinde resim çizerken diğer arkadaşının "I am finished" demesiyle öğretmeninden "you can go now" cevabını alıp sınıftan dışarıya çıkması, Paul'e örnek olur. Paul de resmini bitirdikten sonra aynı şekilde cümleyi söyler ve dışarı çıkar. Ve bir kaç kez, aynı cümle ile değişik durumlarda karşılaşan Paul, artık "I am finished" cümlesinin "bitirdim" mânâsına geldiğini öğrenmiştir. Bu şekilde Paul 19 hafta içinde İngilizce'yi, aynı süre dahilinde normal İngilizce eğitimini sınıfta alan bir öğrenciden çok daha ileri bir seviyede öğrenmiştir. Sebep gayet açıktır: Paul tamamı ile İngilizce konuşulan bir ortamda bulunmuş, dil üzerine normal bir eğitim almadığı hâlde Amerikalı arkadaşları, çevresi onun için en büyük kaynak olmuştur.

19 hafta içerisinde İngilizce'yi konuşur hâle gelmiştir ama henüz hiçbir gramer kuralı bilmemektedir. Kendimizi ele alıp düşünecek olursak her biri-miz doğduğumuzdan itibaren çevremizden duyduğumuz cümleleri taklit ederek, tekrar ederek dili öğreniriz. Ve çok gerekli olan kurallar dışında da Türkçe gramerini fazla bilmeyiz. (Belki gramer bize ortaokul 2 veya 3 itibari ile ders olarak konur ve ciddî olarak öğrenmemiz istenir. Ve biz o devreye kadar Türkçe'yi konuşmakta hiçbir zorluk çekmeyiz.)

O hâlde, yabancı bir dili öğrenmek için ilk olarak o dilin konuşulduğu bir ortamın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Dil öğrenmek isteyen bir öğrenci 'hedef dil' ortamında dili çok çabuk, doğru bir şekilde ve şuur altına yerleştirerek öğrenebilir. Bu şekilde öğrenilen dil ödünç alınan bir elbise gibi değil, ömür boyu kullanılmak üzere satın alınan bir elbise gibi kendimize ait olur. Bu durumda dil öğrenmek için yurt dışına gitme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Fakat her dil öğrenmek isteyen öğrenci, hem maddî sebepler, hem de bazen suç oranlarının yüksek olması sebebiyle yurt dışına gitmek istemez. O zaman diğer bir çözüm akla geliyor: İngilizce dil ortamını burada, Türkiye'de oluşturmak.

1970 yılında bir grup Rusça öğretmeni Rusya'nın dağlık, kamp alanı olarak kullanılan bir yerini kiralayarak burayı bir dil köyüne çevirdiler. Köy içindeki levhalar, gümrük kontrolü her şey Rusça oldu. Haberleşme, televizyon, radyo her türlü iletişim aracı Rusça üzerine tasarlandı. Daha sonra öğrenciler buraya davet edildi ve eğitim başladı.

Öğrenci sınıf içinde gördüğü eğitimden sonra okul dışında yine Rusça ile karşılaştı ve sonuç oldukça başarılı oldu. Öğrenciler böyle bir kampta Rusça'yı kısa bir sürede, yaşayan gerçek dil yapıları ile özümseyerek öğrendiler.

Aynı proje kendi ülkemizde yapılabilir. Şehirden uzak bir yerde, öğretilecek dilin klâsik bir ortamı inşa edilebilir. Kasabanın her türlü tabelaları, işaretleri bu dilde olacak, her türlü sosyal, kültürel birimleri, postahane, sinema, klinikler, lokanta, kütüphane, gazete bayileri bu dili konuşan aileler tarafından işletilecektir. Televizyon, gazeteler, dergiler de hep bu dilde yayın yapacaklardır. Kısaca öğrenci Türkçe ile irtibatını kesecek sadece hedeflenen dili konuşacaktır.

Dil öğreniminde "kültür" önemli bir faktördür. Öğreneceğiniz dilin kültürünü bilmezseniz dil içerisindeki yapıları, onunla ilgili esprileri, nükteleri yakalamanız çok zordur. Bir ülkenin kültürünü öğrenmek ve anlamak o dili anlamayı kolaylaştırıcı faktörlerden birisidir. Yine böyle bir kasaba ortamına bir lise hazırlık sınıfı kurulabilir, bir dil kursu veya yaz okulu açılabilir. Lise hazırlık sınıfına gelen öğrenci yatılı olarak burada kalır ve ancak sömestr tatilinde eve gitmesine izin verilir. Yine böyle bir okulda müdür ve çalışanlar ana dili hedef dil olanlardan veya bu dilin konuşulduğu bir yerde doğmuş, Türkçe'yi az bilen eğitimli Türklerden olabilir.

Kısacası, böyle bir kasabada, yaşayan dil konuşulacaktır. Böyle bir ortamda öğrenci, okul içersinde duyduğu konuşulan hedef dili, okul dışında her şeyi ile o dile ait olan bir ortamda pekiştirerek çok kısa bir süre içerisinde geliştirebilir. Sözün kısası bu projenin temel prensipleri, yabancı dil öğrenirken ana dilden mümkün olduğunca az faydalanma ve gerçek dil materyallerini kullanma olacaktır. Tabiî ki böylesine dev bir proje, çok büyük bir maliyet ve ekip çalışması gerektirmektedir.
Erdal ARALAN
Kaynaklar
- Patricia A. Richard-Amato, Making It Happen, Addison-Wesley, Publishing Company, California, 1988.
- Joseph Huang and Evelyn Hatch, Publishing Articles on Acquisition of English, University of California, Los Angeles.

Masum Dil Türkçe

Dünyanın hiçbir yerinde, atalarının yazdığı kütüphaneler dolusu kitabı, bir turist gibi raflarında seyreden, o nâdide şaheserlere yabancı bir dille yazılmış gibi uzaktan bakan, bizden başka bir millet gösterilemez. Bir "Bâbil Sürgünü"nden sonra vatınına dönen insanlar bile olsaydık bu durum meydana gelmezdi. Veya belli bir tarihten itibaren yeni doğanlar başka dili konuşanlar yanında yetiştirilip 60-70 sene sonra geriye gönderilseydi bile böyle bir şeyle karşılanmış olamazdı. Bizim düşmanlarımızın gaddarlıklarına bakınız ki, anne-babalara kendi evladını öldürtüp parçalatan zâlimler gibi bizim dilimizi bizim elimizle dilim dilim ettirdiler... Tarih; ferd ve cemiyetlerin maddi ve manevi bakımlardan türlü tazyik ve zulümlere uğradığına, hatta kafa ve vicdanlann tahakküm altına alındığına dair bir çok vak'alara şâhit olmuştur. Lâkin milletlerin, hem de kendi evlâtları vasıtasıyla, dillerinin böyle bir tasalluta maruz kaldığını ve bu kadar gülünç bir vaziyete sokulduğunu gösteren bir hâdise kaydetmez. Hatta Rusların bilhassa Türklere revâ gördükleri ve diğer Asya milletleri için programlarına alarak yapmak istedikleri şey bile dilimizin başına gelenlere nazaran çok hafif kalır. Çünkü onlar dillerini Ruslara karşı ciddi ve şuurlu olarak müdafaa ettiler.

Hatta 1963'te Frankfurt'ta toplanan milletlerarası Petrol Kongresine Rus delegeleriyle birçok Türk mühendisi de gelmişti de bunlardan birine bir Türkiyeli talebe, anlıyor musunuz diyerek, öztürkçeyi savunup yazan bir gazetemizi sunduğunda Azerbaycanlı mühendis gazeteyi evirmiş çevirmiş ve nihayet "Pek anlıyamıyorum ama bir şey anladım: Bizim sekiz sene savaşarak yendiğimiz şeyleri ve yerdiğimiz devrik cümleleri şimdi size satmaya çalışıyorlar, bu manat (yani para) geçmez, siz dilin bünyesinin devrilmesinin nereye kadar gideceğini bilemezsiniz, biz ise biliyoruz." demişti.

Prof. Osman Turan, dil fâciamızı şöyle dile getiriyor:
Tarih boyunca kendi tekâmül kanunlarına ve münasebette bulunduğu kültür ve medeniyetlerden aldığı tesirlere göre gelişen ve böylece dâhili ve hârici unsurları bünyesine mal ederek bir cemiyetin müşterek bir ifade vâsıtası hâline gelen bir dil, "milli" sıfatını kazanır. Fakat milletçe müşterek bir dil denilince edebiyat mensubları, ilim ve fikir adamlan tarafından kullanılan dilin, halk ve köylülerin anlayacağı bir dil olmasını tasavvur etmek sadece abestir. Bu, kültürü ve münevveri imhâ etmek demektir. Dil hareketinde ilk felâket "milli dil" tarifinin bu mânâda anlaşılmasıyla başlar. Halbuki bu tema üzerinde başlayan dil hareketi, bu tarifi de reddederek menşei Türkçe olmayan bütün kelimeleri de atmak suretiyle, ibtidâi kavimlerde bile tasavvur edilemeyen, hayâli bir tasfiye yoluna saptı. Böylece yalnız edebiyat mensublarının değil, bütün milletin müşterek malı olan kelimeleri de atmağa ve yerlerine herkesin yabancı olduğu unsurları sokmağa çalıştı. Daha kötüsü, menşei Arapça ve Farsça olmakla beraber asırlarca düşünüş ve duyuşlarımızı bir komprime gibi üzerlerinde taşıyan, şekil, mânâ ve telâffuz bakımından asıllariyle bir alâkası kalmayıp tamamen bizim malımız olan kelimeleri ve onunla birlikte bir kültürü fedâ ederken, bunların yerine koymak istediklerimizin yüzde doksanı dilimizin kanunlarına, teşkil kaidelerine aykırı ve bu sebepler de milletçe bizim sayılamayan kelimeler olması idi...

Bu fâcia karşısında, dâvanın bu şekliyle bâtıl olduğunu söylersiniz. Size aslında ilmi ve mutedil tarafı olan meseleyi o çerçeve içerisinde müdafaa ederler. Yeni kelimelerin yüzde doksan dilimizin kaidelerine aykırı olduğunu isbat edersiniz, o zaman, meydana getirilen tehlikenin âki-betlerini hesaba katmadan, ifratın, normali temin için, zaruretine işaret edenler; uydurmacıların tasfiye prensiplerini bir an için kabul edersiniz ve neden bu kadar Frenkçe kelime ve unsurları Türkçe ilân ettiklerini sorarsınız; size bunların aslında Türkçe olduğunu iddiaya kadar cesaret e-derler. Biraz tarih ve filoloji bilgi ve mantığınıza dayanarak bunların gülünçlüğünü, onların da itiraz edemeyeceği bir şekilde, meydana koyarsınız; burada da sıkışınca size Avrupa medeniyetine girebilmek için dilimizin onlara yakın bir bünye olması lâzım geldiği muğalatasını yaparlar. Bunun da sakat bir düşünce olduğunu isbat edersiniz; nihayet son olarak hiç sıkılmadan, asıl gayemiz sizde bu milli şuuru uyandırmaktır, diyerek fikren müflis olduklarını ve bütün yorucu konuşmaların bu tesbit-ten başka bir işe yaramadığını müşâhede edersiniz. İşte bu fâcia üzerine senelerce cereyan eden münakaşalarımızın hulâsası budur.

Bu satırları yazan (Osman Turan) da, liseden üniversite tahsilinin ortalarına kadar bu milli dil romantizmi içerisinde, okuduğu metinlerde, menşelerinin Türkçe olup olmadığına göre kelimeleri bir tasnife ve istatistiğe tâbi tutan ruhi bir buhran geçirmiştir. Fakat dil ve kültür meselelerinin şümulüne nüfuz ettikten sonra Türk dilinin maruz kaldığı tahribat anlaşılmış ve bu sefer hakiki ıstırap bu hareketi tebcil için yapılan "Dil bayramları"nın gerçekten bir "Dil mâtemi" olması gerektiğini meydana koyan "Istılahlar meselesi" adlı makalelerimizde ifade edilmişti. Bu sebeple dil hareketinde samimi olan münevverlerin psikolojisini anlamak kolaydır.

Henüz Türkçe lügat ve gramer kitabı bile vücuda getirilmeden girişilen ve ilme aldırış etmeyen bu teşebbüs eğer devlet kuvvetine dayanmasa idi halkın akl-ı selimi ve istihzâsı karşısında derhal ölüme mahkum olurdu. Aslında çoktan Türk mizahı hususi sohbetlerde veya bazen fırsat bularak karikatürlerde hükmünü vermişti. Her yabancı kelimenin, güldürücü bir şekilde, Türkçe olduğuna dair eğlenceli izahlar veya herkesin yeni bir kelime uydurma merakı bodur gündelik mizahımızın başlıca, mevzularından idi ve uydurma kelimeleri bir araya getirerek başkalarını eğlendirenler de eksik değildi.

Bir avukatın hâkime: "Bay yargıç, size aralıkta verdiğimi ocağa attınız" ifadesine karşı hâkimin, sâfiyetle, avukatı ciddiyete davet ettiği meşhurdur.

Bazı zarif istihzalar mizah mecmualarına kadar aksediyordu. Meselâ bir karikatürde, mektepte tahtaya kaldırılıp bir meseleyi kolayca halleden çocuğa hocası: "Bu meseleyi sen değil, muhakkak ki, baban halletti" deyince, çocuk: "Yağma yok, bay öğretmen, babam bu dili bilmez ki" diyerek zekâ ve çalışkanlığını isbat eder. Diğer birinde hoca, çocuğa (+) in ne işareti olduğunu sorar; Çocuk "Üç yıl önce cemi, iki yıl önce toplay, geçen sene toplama derlerdi, bu sene ne dediklerini öğrenmeye geldim" cevabını verir.

Bu garip durumumuzu şu hikâye çok güzel tasvir eder zannediyorum:
Bir zaman bir grup gözü açık cambaz ve hünerbaz toplanıp zamanın hükümdarının huzuruna çıktılar ve şöyle dediler:
— Efendimiz, gelişen son imkânlara göre yepyeni kumaşlar keşfedildi... Bu güzel ülkenin sizin gibi şâhâne hükümdarına ancak böyle fevkalâde kumaşlardan yapılmış elbiseler yaraşır... Yalnız bir husus var.. Nasıl söylesek!... Yani bunların değişik bir yönü var efendimiz... Şunu demek istiyoruz, bunlar herkese görünmez!.. Zekâ seviyesi yüksek, ilim, irfan ve kültürü üstün kimselerden başka, hiç kimse bu şâhâne kumaşların varlığından haberdar olamaz, güzelliğini farkedemez...

Bu göz bağcılara kanan hükümdar, tezgâhların kurulması ve dokuma işlerinin başlaması için, hazineden pek çok paralar tahsis eder. Görünmeyen iplerle (!) bizimkiler işe girişirler. Ara sıra kontrole gelen hükümdar hiçbir şey görmez ama, câhil ve geri zekâlı durumuna düşmemek için sesini çıkarmaz. Derken dokuma işi biter, bu sefer dikime geçilir. Hükümdar 'elbiselerin provalarına gelirken ne diyecekler diye vezirleri de yanında getirir. Onlar da birşey görmezler ama ne yapsınlar, damga yememek, çaptan düşmemek için:
— Ne kadar da şâhâne!.. Hükümdarımızın şanına lâyık!.. derler.

Nihayet herşey bitmiştir. Hükümdar bir de halkın görüp takdir etmesi için bir geçit resmi düzenler. Şâhâne tâcını, incilerle süslü kaftanını, dedelerinden kalma hâtıraları, herbiri bir fethin ve kahramanlığın yâdigarı bütün, kıymetli elbise ve nişanlan çıkarıp, bu hayâli elbiseleri itinâ ile giymeye çalışır ve iç çamaşırlarıyla halkın huzuruna çıkar. Vezirlerin, bilginlerin yapmacık takdir ve alkışlarına rağmen, halkın karşısına çıkınca hükümdara karşı halkta önce bir hayret başlar sonra da aralarında çığlık gibi şu sözler dolaşıp yayılır:
— Eyvah hükümdarımız çıldırmış!.. İşte aynen bu hikâye gibi, maalesef asâletin kelimelerde bile düşmanı olanlar, bütün hünerlerini kullanarak ifade tekniğinin zirvesine ulaşan edib ve şâirlerimizin, edebi saltanatımızın şeref sayfalarına, fethettiğimiz ülkelerle beraber fethettiğimiz kelimelerden nakşettikleri inci ve mercanları, teker teker sökerek edebiyatımızı fakir, perişan ve derbeder hâle getirmişlerdir. Böyle olunca da kendi gücünden başka bir müdafii olmayan dilimizi tahribe koyulmuşlardır.

Birdenbire uydurulan kelimeler sür'atle mektep kitaplarını devlet dilini istila etti. Yeni kelimelerden kimse birşey anlamadı. Türk dilinin kaidelerine aykırı olarak yapılan ve pek çoğu da Fransızca veya malum olanlarını bozarak alınan bu kelimelerin mânâsını keşfederek bir imkân da yoktu. Halbuki dilin kanunlarına göre yapılmış olsalardı bile asırların biriktirdiği ince ve şumüllü mânâları taşıyan kelimeleri bu yenileriyle karşılama imkânsızdır. Dil Kurumu bu ihtiyacı karşılamak için henüz ciddisini yapmadan bu uydurmalar için Türkçe Sözlük adı ile uydurma bir lügat kitabı neşretti. Fakat ne gariptir ki, uyduranların bile mânâsını derhal unuttukları bu kelimelere ait lügat kitabı neşredilir edilmez, bunların pek çoğu mevkilerini yeni uydurmalara terketti. Bu suretle, çocuklar bilhassa manevi ilimleri ya hiç veya kulaktan kapma ve müphem olarak biraz anladılar. Mektepte, dört duvar arasında bile işe yaramayan bu dil, bir nevi çocuk dili, hatta mektep argosu mâhiyetini de alamadı. Böylece dil buhranının en tehlikeli neticesini Türk istikbalinin ümidi olan gençliğin sağlam bir kültür ve formasyona mani olması teşkil etti. Unutmamak lâzımdır ki, sağlam bir kültür ve sağlam bir kafa ancak bir lisana ve bilhassa ana dile hâkimiyetle mümkündür. Bu neticeyi daha bâriz olarak üniversite tahsilini bitiren yeni neslin, fikirlerini iyi bir Türkçe bile ifade edemediğine dair misallerde görüyoruz. Bugün ciddi muharrir ve edebiyatçılarımızın hâlâ eski nesle mensup olmalarının sebebi budur. Hatta üniversite hocaları arasında sağlam bir Türkçe yazamayan insanların da az olmadığı vâkıasını itiraf edersek buhranın derinliği daha kolay ifade edilmiş olur.


Dil meselesi herkesin fikir yürütebileceği bir mesele değildir. Bütün bu kargaşalıkların, henüz Türkçenin imkânlarını ihtiva eden bir lugata sahip olamayışımızdan kaynaklandığına inanıyoruz. Bu mevzu hakkındaki araştırmalarımıza da ileride temas edeceğimizi zannederiz.


Derleyen Safvet Senih

Dil Ve Kültür

Kelimelerin olmadığı bir dünyada yaşasaydık, insanlar, beyinlerinden, ruhlarından, kalplerinden süzülüp gelen duygu ve düşünceleri birbirlerine nasıl aktarırlardı kimbilir? Kelimesiz, sözsüz, yazısız, kısacası dilsiz bir dünya... Hayali bile sıkıntı veren renksiz bir dünya. Hayata renk katan dil, her toplumun ruh aynasıdır. Bir toplumun kültür seviyesini ve dünya görüşünü tespit etmek isteyenler o toplumun kullandığı dili incelemeleri yeterlidir.

Mesela, bir Kızılderili kabilesi olan Siouxlar’ın dilinde hiçbir “küfür” kelimesi yoktur. Kızılderililere vahşi diyen beyaz adamın yüzünü kızartacak bir tablo! Dil ile kültürün ve toplumun ilişkisine diğer bir örnek de arşivlerimizdeki belgelerdir. Arşivlere bir göz atsak, belgeler bize şunları fısıldar: “Kâğıdımızdan mürekkebimize, yazı türümüzden kullanılan kaleme kadar uzanan unsurlardaki estetiğe bakın. Her şahsın makamına göre kullanılan lakaplar, hitaplar, dua cümleleri, o devrin insanının, sizin cedlerinizin ruh inceliklerini yansıtmıyor mu? Şu muhteşem fermanların arkasındaki muhteşem devleti nasıl görmemezlikten gelebilirsiniz?”

Gerçekten bu belgelerin sadece şekilleriyle değil, içlerinde geçen kalıplaşmış ifadelerle de devirlerinin kültür birikimi ve hayat görüşlerine nasıl işaret ettikleri incelenmeye değer. Mesela, bir belgede bir bayan ismi geçtiği zaman hemen ardından, çoğu zaman, “zid iffetüha” (Allah iffetini artırsın), bir âlimin ismi geçtiği zaman “zid ilmüha” (Allah ilmini artırsın) şeklinde bir dua cümlesi gelirdi. Sadrazam, defterdar, müftü, kazasker, beylerbeyi, sancakbeyi ve kadı gibi makam sahibi şahsiyetlerin senası birkaç satır sürüyordu.

Dil-kültür ilişkisine dair başka bir misal de atasözleri ve deyimlerdir. Günümüzde, mevcut dillerdeki kalıplaşmış ifadelerin, bilhassa atasözlerinin, milli ruhu yansıttığı görülmektedir. Hatta bu atasözlerinden bazılarının farklı milletlerde -kelimeler farklı olsa bile- aynı manayı taşıdıkları tespit edilmiştir. Zira bazı cihanşümul (evrensel) hakikatler, bütün insanlar tarafından tartışmasız kabul edilir. Bir köyde iki muhtar, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki devlet başkanının olamayacağı, olursa işlerin karışacağı, yani hâkimiyetin en önemli esasının müdahaleyi reddetmek olduğu, cihanşümul bir hakikattır. Bu hakikata İngilizler şöyle işaret eder: “Aşçılar çoğaldı mı çorba tatsız olur”, İtalyanlar; “Çok horozun öttüğü
yerde güneş doğmaz”, İranlılar; “İki kaptan gemiyi batırır”, Ruslar; “Yedi ebenin olduğu yerde bebek kör doğar”. Bizdeki atasözleri de şöyle: “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur”, “İki arslan bir posta sığmaz”.

Atasözleri ve deyimlerin kültürümüze nasıl ayna oldukları şu misallerden açıkça görülebilir:
— Allah, dağına göre kar verir.
— Allah, doğrunun yardımcısıdır.
— Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.
— Allah sabırlı kulunu sever.
— Allah’tan umut kesilmez.
— Almadan vermek Allah’a mahsustur (yaraşır).
— Allaha ısmarladık.
— Allah bağışlasın.
— Allah bilir.
— Allah etmesin.
— Allah utandırmasın.


“Çalım Kültürü” nün doğurduğu gariplikler de hatırlanmaya değer. Arabalara yapıştırılan çıkartmalar nedense daha çok İngilizce ve İngilizlerin “white lie” (zararsız yalan) (!) dedikleri cinsten. Mesela “My other car is a Ferrari” (Benim diğer arabam bir Ferrari’dir). Ya arabaların arka camlarında taşınan sahte Amerikan plakalarına ne demeli! Bu plakaları takanlar, Amerika’yı görüp geldiğini mi ima ediyorlar acaba? Bir de kolu, bacağı kırılanların alçılarına yazdırdıkları imza sirküleri var. “Ne çok arkadaşı varmış”mı denmek isteniyor yoksa? Kısacası “hava atmak”, kültürümüzü ve dilimizi maalesef oldukça etkiliyor.

Şimdi dil-kültür-toplum ilişkisinde, hassas bir husus üzerinde duracağız. Kitle
iletişim araçlarıyla insanların zihinlerini kontrol etmek mümkün müdür?

Aynı hadiseye, farklı isimler vermeleri ne garip?! Mesela, bir insan dinini değiştirir; yeni dinine mensup insanlar için o bir “mühtedi” (hidayete eren)’dir; eski dindaşları için, “mürted” (dinden dönen). “Şehit olmak isteyen mücahitler” bazıları için “İntihar saldırısında bulunan bir grup fanatiktir”. Özellikle basın-yayın organlarında bu tür “dil oyunlarına” veya daha resmi bir ifadeyle “diplomatik üsluba” çok rastlanır. Mesela, “Teröristler ölü olarak ele geçirildi”, “Göstericiler hayatını kaybetti” haberlerinde, özneden çok hadise vurgulanmış, halkın yanlış anlamalarının (veya gereksiz su-i zanlarının) (!) önüne geçilmiştir. Bu şekilde, aktif fiil cümlesi yerine, pasif cümleler ve isim cümleleri kullanmak, basının “tarafsız” kalmak için uyguladığı bir metottur. Batılı strateji uzmanlarının tavsiye ettikleri “güzel adlandırmalar” (!) da, insanlarda infiale sebep olabilecek bazı hadiselerin yumuşatılmasında kullanılır. Gaye, mevcut statükoya zarar gelmesini önlemektir. “Soykırımı” veya “katliam” yerine “etnik temizleme”; “kumar” yerine “talih oyunu”; “bebek katliamı” veya “sinsi soykırım” yerine “aile planlaması” terimlerini kullanmak gibi...

Ya “şeker bayramı” tabirine ne demeli? Kulluk dairesinde bulunan aciz ve fakir insanın, Allah’ın azamet, kudret, şef kat ve merhamet gibi yüzlerce isim ve sıfatını idrak edip “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahuekber” senalarıyla görünen ve görünmeyen âlemlere ilan ettiğimiz “Ramazan Bayramı” nda, “şeker” ve “tatlılar” dışındaki başka bir şeyle uğraşmayan ve insanları uğraştırmak istemeyenler de kimler? Bunları düşünmek gerek.

Nezaket isteyen başka tabirler de var. “Kara kışta” , karla ve tabiatla “mücadele” edildiği söyleniyor. Hâlbuki ne kış “karadır”, ne de insan onunla “mücadele” eder. “Hava muhalefeti” de ayni şekilde yanlış kullanılan deyimlerden birisidir. Tabiatta kötü ve çirkinmiş gibi gözüken şeylerin altında güzellikler yatar. Güzel düşünemeyen insanlar güzel göremezler. Rabb e kendilerine ve yaratılanlara yabancılaştıkları için “hayat”ı bir “cidal” olarak görürler.

İnsanı daha büyük bir vartaya düşüren bir tabir de şöyle “İşimiz Allah a kaldı” Acaba hangi iş Allah‘ın iradesi dışında gerçekleşir ki? Bundan başka “Üzümü nu ye bağını sorma” gibi ifadeleri duydukça, ister istemez insanın aklına bunların bizden olmayanlardan sudur ettiği geliyor. Batılılar bu konuda oldukça işgüzar. Ortaya attıkları tabirlerin ardında kendi hayat görüşleri okunuyor. Aldanmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor.

Allah a dayandıkları için cihanı sarsan, fazilet ve medeniyet üstadı Osmanlılar emperyalizm sömürgecilik gibi kavramları tedai ettirecek şekilde bir “imparatorluk” mudur yoksa “cihad-ı fi sebilillah” mefkûresiyle yaşayan o şanlı ecdadımız “Devlet ı Aliye-i Osmaniye” midir’

İşte kullanırken düşünülmesi gereken mefhumlardan sadece birkaçı. O halde ne yapmalıyız? Kendimize ait mefhumlarla düşünmenin yollan nelerdir? Aslında çare basit. Kaynağı Kur’an ve hadisler olan eserleri sürekli okuyup yaşayan insanlarda öyle bir dünya görüşü oluşur ki sahip oldukları ferasetle eşya ve hadiseleri tahlil, bünyelerine yabancı olan unsurları teşhis, bilgileri hikmete, “kültür”ü de “irfan”a tebdil ederler. Öyle bir “lisan” kullanmaya başlarlar ki, sanki yaşadıkları şeyler kelimeleşir, zihinleri ve hayatları aydınlık ve dupduru olur.


Yusuf Alan




KAYNAKLAR

1) Aksan, Prof. Dr. Doğan (1987) “Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim.” Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi.
2) Pel. M (1965) The Story ol Language New York The
American Library.
3) Eminoğlu M. (1989) Osmanlı Vesikalarını Okumaya Giriş.
Konya: Ülkü Basım Evi.
4) Hatim ve Mason (1990) Discourse and the Translator, London/New York: Longman.

Popular Posts