Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

farsi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farsi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2017 Cuma

Persian of Iran Today

Persian of Iran Today



10 Nisan 2017 Pazartesi

Persian Here and Now

Persian Here and Now




MAINVOCABULARY

cake كي ك
sometimes كاهى
glass ص
warm قرم
lemonade لمو ناد
lemon لبمو
لي وان س1 و
regular سولى
guest مهمان
fruit ميوم
d r i n k < j ^
always خميشه
same خمين
nothingمج




24 Ocak 2017 Salı

Farsi from English

Farsi from English


This is a simple IRT exercise, to give you confidence to learn naturally. When
you don't believe you can learn ... you won't learn! ... When you are tense,
anxious and stressed ... you won't learn! When you have no confidence ... you
won't learn. But with relaxation, your mind and body become clear, confident and
ready to learn. So do the IRT exercise now ... and again before every CRE
session. It takes only three minutes, and with practice, it becomes a powerful
tool for you. The only "equipment" you need is an "open mind" and a marble (or
similar small object) in your "right" (major) hand.





21 Kasım 2014 Cuma

Ey Sârebân(Ey Kervancı)

http://www.youtube.com/watch?v=pZ5K1kMmjq8 

 

 

در بستن پیمان ما ، تنها گواه ما شد خدا
تا این جهان ، بر پا بود ،این عشق ما بماند به جا
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟

 

تمامی دینم به دنیای فانی، شراره عشقی که شد زندگانی
به یاد یاری خوشا قطره اشکی ، به سوز عشقی خوشا زندگانی
همیشه خدایا محبت دلها به دلها بماند ،بسان دل ما
که لیلی و مجنون فسانه شود حکایت ما جاودانه شود

 

تو اکنون ز عشقم گریزانی غمم را ز چشمم نمی خوانی
از این غم چه حالم نمی دانی
پس از تو نمونم برای خدا تو مرگ دلم را ببین و برو
چو طوفان سختی ز شاخه ی غم گل هستی ام را بچین و برو
که هستم من آن تک درختی که در پای طوفان نشسته
همه شاخه های وجودش ز خشم طبیعت شکسته

 

ای ساربان ای کاروان لیلای من کجا می بری ؟
با بردن ، لیلای من ، جان و دل مرا می بری. ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری ؟
ای ساربان کجا می روی ؟ لیلای من چرا می بری

 

Ey Sârebân(Ey Kervancı)
Ey kervancı, ey kervan!
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Leyla, canım ve yüreğim olduğu halde?
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun,
Birbirimize yalnızken verdiğimiz sözlere tanrı şahitken?
Ve aşkımızın karar kılmadığı hiçbir yer yokken?

Ey kervancı,
Leyla’mı nereye götürüyorsun,
Ey kervancı,
Leyla’mı niçin götürüyorsun?

İnancımın tamamı geçici dünyaya dair,
Aşkın kıvılcımları yaşamın kendisi olmuş!
Oysa yarin hatırası aşkın bir damlasından bile güzeldir.
Aşık olmanın ateşi yaşamdan daha özgedir!

Tanrım kalplerdeki sevgiyi daima o kalplerde bırak,
Benim kalbimde bıraktığın gibi
Ve
Leyla ile mecnun efsane oldular,
Oysa bizim hikayemiz sonsuzluğa erişti!

Sen şimdi aşkımın tek göstergesisin,
Hüznümün, güzümden okunmayan hali.
Bu hüznün elinden hangi hallerdeyim bilmiyorsun,
Senden sonra var olmadım ben tanrı biliyor,
Kalbimin yapraklarını gör ve git!
Tufan gibi inşa et hüznün dallarını,
Gül idik, gülleri derip git.
Ki ben gül ağacıydım,
Tufanın ayakları dibinde oturan…
Vücudunun bütün dallarını,
Tabiatın hışmıyla kır!

ey sârebân, ey kârevân, leylâ-yi men kocâ mî berî
bâ borden-i, leylâ-yi men, cân u dil-i merâ mî berî
ey sârebân kocâ mî revî leylâ-ye mân çerâ mî berî

der besten-i peymân-e mâ tenhâ govâh-e mâ şod hodâ
tâ în cehân ber pâ boved in aşk mâ bemâned be câ

ey sârebân kocâ mî revî leylâ-ye mân çerâ mî berî
ey sârebân kocâ mî revî leylâ-ye mân koca mî berî

temâmî-ye dînem be donyâ-ye fânî
şerâr-i aşkî ki şod zendegânî
be yâd-i yârî hoşâ katre eşkî
be sûz-e eşkî hoşâ zindegânî
hemîşe hodâ yâ mehebbet-i dilha
be dilhâ bemâned besân-e dil-i mâ
ki leylî u mecnûn fesâne şeved
hikâyet-i mâ câvidâne şeved

to eknûn ze aşkem girîzânî
gamem râ ze çeşmem nemî hânî
der in gam çe hâlem nemî dânî
pes ez tô nebûdem berâye hodâ
to merg-e dilem râ bebîn u berû
çû tûfan sehtî ze şâhe-i gam
gol-e hestîem râ be-çîn o berû
ki hestem men ân direhtî
ki der pây-e tûfân nişesti
heme şâhehâ vucûdeş
ze heşm-e tebiet şikeste

28 Şubat 2014 Cuma

Güvercin İngilizcesi

Güvercin İngilizcesi

Tarihimiz içindeki uzun bir "oluş ve yontuluş" devresinden sonra kemâle eren Türkçe'yi yalnız ana dilimiz olduğu için değil, sade ve erişkin bir dil olduğu için de severiz. Türkçeyle meşgûl olan garblı âlimler de Türkçe'nin bünye ve kelime gücünü överler.

Hemen bütün garb dilleri HintAvrupa dil âilesinden oldukları için, bir fikri ifâde ederken bol bol münferid kelime sıralamak, aralarına da yardımcı fiiller serpiştirmek zorundadırlar. Türkçe, Ural-AItay dil ailesinden olduğu için küçücük bir kelimenin ortasına, sonuna birer ikişer ekler katmakla pek çok şeyler söyler ve pek çok şeyler dinleyebiliriz.

Ya o "deyimler"imizin bolluğu ve güzelliği! Sanki her biri tek başına birer minyatür renk hokkası, birer minyon "Nippon hok-ku" su (birinci mısraı beş, ikinci mısraı yedi, üçüncü mısraı yine beş hecelik Japon şiiri) dur. Ya atasözlerimiz! Sanırsınız her biri dünyanın en âlim, en fâzıl filozofunun dudaklarından dökülmüş; sonra da bazı hocaların eleğinden geçerek Türk mizahına bürünmüştür.

Fakat bu güzel dil kışırlaştırılmak, fakirleştirilmek, daha fenası çirkinleştirilmekle karşı karşıyadır. Sanki "Güvercin İngilizcesi"ne çevrilmiştir. Yani, İngilizce'nin bütünü Anglo-Saksonca olarak kalmış, esas millî karakterini kaybetmemiş, buna karşılık yüzbinlerçe yeni kelimenin ilâvesiyle her türlü his ve fikir inceliklerini ifâdeye muktedir dünyanın en zengin ve renkli bir dili hâline gelmiştir. Fakat böyle bir dili bütün imparatorluk ahâlisinin konuşmasına imkân olmadığından, bu dev İngilizce yanında, bir de cüce İngilizce türemiş, Pigeon English (Güvercin İngilizcesi) nâmıyle Uzak-Dogu kolonilerine yayılmıştır. Aşağı yukarı bin kelimeden mürekkeb bu dilde, bütün fikirler işte çok daracık bir mefhum çerçevesi içinde anlatılacaktır. Basit bir fikri ifâde edebilmek İçin bazan ağız dolusu kelimeyi sıralamak gerekecekdir. Sekizyüzelli kelimelik "Basic English "(Temel ingilizce) de böyledir. Meselâ "sakal"mı diyeceksrniz?"ot var surat"; "Cep" mi diyeceksiniz?

"Sepet var uzun don"; "Güneş"mi diyeceksiniz?, "İsâ var lâmba!";

"Piyano" diyecek olursanız "Büyük kutu senin parmaklar onun dişler vurmak o bağırmak! "derecesine insanı güldürecek, tarzanca ifâdeler bulmak zorunda kalacaksınız. Simdi Uzak-Doğu'yu bırakıp biraz da Yakın-Doğu'ya, memleketimize gelelim. İngilizce "tape-recorder"in Türkçesi nedir biliyor musunuz? En aşağı bir düzine şekli var. Ama gazete ilânlarından birinde göze çarpan su varyantı hiç unutamazsınız: "Selüloz şeride mikrofonla ses alma cihazı" Buna Türkçe'mi demeli, yoksa güvercin Türkçe'si mi, artık ona siz karar verin..!

Neslimizin mahrum olduğu bir devre ait dilimizin olgun meyvelerinden birinin izahını Kaplan'ın kalemine havale edelim:

"Geçen gün Fuzuli Divan'ında şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen harikulâde bir şiire rastladım. Bugünkü neslin maalesef diline ve ruhuna yabancı kaldığı bu şiiri anlatmak, tattırmak bir hayli güç, fakat yine de bunu deneyeceğim. Hiç olmazsa, Van Gogh'un resimlerine benzeyen kalin imaj örgüsü hakkı'nda bir fikir vermek için onu bugünkü dile çevirmeyi faydalı buluyorum. Söyle diyor Fuzûli:

"Gece, yeni ayın anahtarı ile hazinesinin kapısını açınca, gökyüzünü cevahir ölçen bir tas gibi boşaltıyor."

"Dünya testisi, güneş çeşmesinin suyunu saklayarak, katre katre yıldız damlalarını sızdırır."

Şairin imajlarla kâinatı nasıl değiştirdiğini görüyorsunuz. Fakat bu imajlar tesadüfi değildir. Fuzûli'nin yaşadığı dekora, hayata, âna tamamiyle uygundur. Şiiri okurken, şair, çöl gecesinin koyu karanlıkları içerisinde, mücevher gibi parlayan yıldızlara bakarak hakir topraklar üzerinde bedbin otururken görür gibi oluyoruz.

Geceyi yıldızlar sızdıran bir testiye benzetmesi, o yakıcı çöl susuzluğunu ne güzel hissettiriyor. Başka bir iklimde gecenin böyle bir imaj doğuracağını zannetmiyorum. Sür baslarken, gece ile beraber bir şark masalının hazineleri içine dalıyoruz. Ve kâinat, karanlığın ortasında bir sürahi gibi dönmeye başlıyor.

Şiirde başka bir unsur, gecenin karanlığı ile tezad teşkil eden "ışık" unsurudur. İlk beyitte ay, yıldızlar hazinesinin kapısını açıyor; ikinci beyitte feleğin testisi "güneş çeşmesi"nin suyunu sızdırıyor.

Birdenbire (bu şiirde) Haşim'i hatırladım. Malûmunuz, çocukluğu Fuzuli'ninki gibi çöl gecelerinin esrarlı karanlıklarıyla geçmiş olan "Piyale" şairinin eserlerine de gökyüzü, ay ve yıldızlar hâkimdir.

Irak, astrolojinin doğduğu yerdir. Belki de gündüz, güneşin gözleri kör etmesi ve hayatı kalın duvarlar arkasında hapsetmesi sebebiyle, bu iklimde yasayan insanlar, geceleyin biraz nefes alabiliyorlar. Ve yıldızlar âleminin sonsuzluğuna dalarak, kendilerinden geçiyorlardı.

Mecnun çöl gecelerinde yıldızlara baka baka dünyayı, kendisini ve hatta Leylâ'yı unutur da karanlığın içinde kaybolup gitmeyi arzular. 20. asrın adamı olmakla beraber, gecenin İlham ettiği bu mistik duygu Haşim'de de vardır.

Fuzûli kendi hayatı İle kâinat arasında derin münasebetler kurar. Bu münasebetler kelimenin tam mânâsıyle trajiktir. Şâir, koca kâinat ortasında dar bir hapishânede imiş gibi sıkılır.

Onun, varlığı imajlar vasıtasıyla değiştirerek bir masal hâline getirmesi de, kendisini, hücresinin duvarlarını fantastik resimlerle süsleyen bir mahkûm gibi hissetmesinden dolayı değil midir?

Şimdi düşünelim. Acaba "Güvercin İngilizcesi"ne benzetilerek kısır ve fakir hâle sokulan bir dille, bu ince hisler ve güzel imajlar dile getirilebilir mi?

Popular Posts