""
kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Temmuz 2017 Çarşamba
Zahoor Ahmed-Essentials of Arabic Grammar for Learning Quranic Language
Zahoor Ahmed-Essentials of Arabic Grammar for Learning Quranic Language
23 Haziran 2015 Salı
Kuran-ı Kerim
Etiketler:
abdussamed,
abdussamet,
hafız,
kuran,
mp3,
mustafa İsmail
25 Ağustos 2014 Pazartesi
Kur'an'ın Tercümesi Mümkün müdür?
Kur'an'ı; bir tefsir, bir te'vîl veya geniş bir mealle herkese duyurma, bu işin uzmanları için bir vazife; ona karşı kadirşinas ve saygılı olmanın da gereğidir. Ancak, sağlam bir dil bilgisine, belağat kurallarına; tefsir, hadis ve fıkıh usulü.. gibi ilim dallarına vakıf olmadan böyle bir şeye teşebbüsün de haddini bilmezlik olduğu açıktır. O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez; kaldı ki öyle basit bir konuda bile uzmanlık aranır.
Şimdi iyi bir meale doğru iz sürerken, "tercüme"neye derler, "tefsir"ne demektir, "te'vîl"ne manaya gelir, kısaca bunlara bir göz atalım:
Tercüme; herhangi bir metni veya sözü, hususiyetlerini koruyarak bir dilden başka bir dile çevirmeye denir. Çeviri bazen, hiçbir kelimenin manası atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma -aktarılabiliyorsa- şeklinde olur ki, buna "tam tercüme"denmesine karşılık; bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva aksettirilir ki, bu da eksik bir çeviridir.
Günümüzde belli ölçüde de olsa otomatik tercüme sisteminin geliştiği de söylenebilir; ama bu mevcut teknolojiyle, hatta daha seviyelisiyle dahi, engin muhtevalı ve edebi derinlikleri olan eserleri bir dilden diğerine, hem de muhtevadaki bütün hususiyetleri ortaya koyarak tercüme etmek çok zordur.. hele bu, Allah kelamı ve açılımı da büyük ölçüde zamana, ilhama ve şartlara emanetse... Bizim gibi sıradan insanların bile biraz düzgünce kaleme alınmış eserlerinin tam tercüme edilemeyeceği söz konusu olabiliyorsa, Kur'ân-ı Kerim gibi harika ve fevkalâde derinlikleri bulunan muhteşem bir beyan abidesinin bir manada "atmasyon"da diyebileceğimiz tercüme ile seslendirilmesi mümkün olmasa gerek.
İslâm ulemasının pek çoğu -bunların içinde Bediüzzaman gibi kimseler de vardır- yukarıdaki hususlar muvacehesinde Kur'ân-ı Kerim'in tercüme edilemeyeceği kanaatindedirler. Bazıları da konuya yukarıda işaret edilen esaslara riayet çerçevesinde ihtiyatlı fakat biraz daha yumuşak yaklaşırlar.
Merhum allame Hamdi Yazır'a göre, aslın manasına uygun olması için, sarahatte-delalette, icmalde-tafsilde, umumda-hususta, ıtlakta-takyitte, kuvvette-isabette, hüsn-ü edada-üslub u beyanda tercüme orjinal metne müsavi ve denk olmalıdır. Aksine bu çerçevede gerçekleştirilemeyen bir çeviri tam bir tercüme değil eksik bir aktarmadır. Bu itibarla da, edibane bir üslupla ifade edilmiş herhangi bir nesir veya nazmı, o ölçüde gelişmiş bir dile -her iki dilin de inceliklerinin bilinmesi şartıyla- çeviri mümkün olsa da, hem akla, hem kalbe, hem ruha, hem de bütün hissiyata birden hitap eden ve iç içe bedii incelikleri haiz bulunan, olabildiğine canlı ve her zaman revnaktar bir eserin tam tercümesinin kabil olduğunu söylemek çok zor olsa gerek. Hele bu eser Allah'a ait, zaman ve mekan üstü derinlikleri bulunan ve bütün çağlara birden seslenen aşkın bir beyan abidesi ise.. evet Kur'ân, Üstad Bediüzzaman'ın ifadesiyle, varlık kitabının ilahi bir tercümesi; tekvini emirlerin sesi-soluğu; eşya ve hadiseler çerçevesinde farklı dillerin Hak söyleyen tercümanı; dünya ve ukbanın apaçık dilli müfessiri; göklerde ve yerde gizli ilahi isimler hazinesinin keşşafı; her şeyin arka planındaki esrarın sırlı anahtarı; öteler ve öteler ötesinin bu âlemde mütecelli fasih lisanı; o pırıl pırıl haliyle İslamiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi; ahiret âlemlerinin her şeyi gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası; Cenab-ı Hakk'ın zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe'nlerinin sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat'i beyanı; topyekün insanlık âleminin yanıltmayan biricik mürebbisi; varolduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ziyası ve bütün âlemlerin Rabbi, Halıkı bir Zat-ı Ecell ü A'lâ'nın kelamı, fermanı, hitabıdır ki, nazmı ve manası itibariyle de pek çok derinlikleri bulunan böyle bir kitabın tercüme yoluyla başka bir dile aktarılması mümkün olmasa gerek...
Böyle bir yaklaşım, Kur'ân'ı Kerim asla anlaşılmaz şeklinde de yorumlanmamalıdır; zira her şeyden evvel o, anlaşılmak ve yaşanmak için insanlığa gönderilmiş bir kitaptır. Ancak onda öyle derin ve çok manalı elfaz, öyle çok katmanlı bir muhteva vardır ki, teker teker kelimeler anlaşılsa ve terkiplerden bir şeyler hissedilse de, kat'iyen tercümeye sığıştırılamayan pek çok ibare edalı, işaret eksenli, iktiza televvünlü ve delâlet derinlikli hakikatlerin açıkta kaldığı müşahede edilecektir.
Aslında fakir, Kur'ân'ı insafla nazar-ı itibara alabilen her insaf ehlinin bu hususları görüp duyabileceği, duyup ürpereceği ve onun basit bir tercümeye emanet edilemeyecek kadar aziz ve aşkın olduğunu itiraf edeceği kanaatindeyim. Bu itibarla da denebilir ki, tercüme dediğimiz şey, mütercimin bilgisi, marifeti, idrak ufku ve istidadı ölçüsünde bazı şeyler ifade etse de, kat'iyen Kur'ân'ı bütün derinlikleriyle aksettiremez; dolayısıyla da hiç bir meal, hiç bir te'vil ve hiçbir tefsire Kur'ân denemez...
Biz hepimiz ona muhtacız ve farklı seviyelerde de olsa onu anlama mecburiyetindeyiz. Eğer onun özüne nüfuz etmek ve "mahiyet-ü nefsi'l-emriyesi"ne göre anlamak, sonra da başkalarına anlatmak istiyorsak mutlaka onu tefsir usulüne göre ilim ve hikmet erbabının hazırlayıp istifademize sunduğu/sunacağı geniş bir tefsirde takip etmeliyiz; etmeli ve kainatlar genişliğindeki bir muhtevayı kendi bilgi, marifet ve idrak darlığımızla daraltmamalıyız.
Kur'an'ın Tefsiri
Tefsir, bir metin ve sözün muhtevasını tam aksettirebilme gayretiyle ortaya konan yorum; Kur'ân-ı Kerim'e bakan yönüyle dilbilgisi, belağat kuralları, Şâriin tavzihi, saff-ı evveli teşkil edenlerin anlayışları ve bunların yanında akıl nuru ve kalb ziyası da ihmal edilmeden ilahi beyanın yorumlanması demektir ki, şimdiye kadar yapılan tefsirlerin pek çoğunda bu esaslara riayet edildiği söylenebilir. Ne var ki, yukarıdaki hususlardan bazılarının öne çıkmasıyla da tefsir farklı unvanlarla anılır: Efendimiz'in söz, beyan ve değişik anlatım yollarıyla ortaya koyduğu yorum ve tavzihlerin yanında, o gün konuşulan dili iyi ve doğru anlayan Sahabe-i kiram efendilerimizin mütalaa ve mülahazalarına dayanan tefsire "rivayet tefsiri"; bu hususların dışında, dil, edebiyat ve daha farklı ilim dallarından da doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla istifade edilerek ortaya konan yorumlara da "dirayet tefsiri"denir.
Başlangıçta Kur'ân-ı Kerim yine Kur'ânla, ikinci derecede de sünnetle tefsir ediliyordu. Onun yorumlanmasında Efendimiz'in her konuyla alâkalı açıklamaları her zaman müracaat edilecek en güvenilir kaynaklardı ve Ashab-ı kiram efendilerimiz de bu "menhelü'l-azbi'l-mevrud"u çok iyi değerlendiriyorlardı. Aslında onlar büyük çoğunluğu itibariyle kendi dillerinin inceliklerini iyi biliyorlardı ve takıldıkları çok fazla şey de olmuyordu. Açıklanmasına gerek duyulan şeylerin çoğu da ya vahy-i metluvla beraber Sahib-i şeriat tarafından ifade buyuruluyor veya onların sorularına cevap sadedinde yine ondan şeref sudur oluyordu.
Zamanla, bu mevzuda varid olan bütün beyanlar, tavzihler, tefsirler biraraya getirilerek geniş geniş müdevvenler oluşturuldu ki, böyle bir gayretin esası ta bazı Sahabe efendilerimize gidip dayanmaktadır. Tabiun döneminde bu tür faaliyetler daha da genişleyerek sürdürüldü ve sonraki asırlara oldukça ciddi bir miras intikal etti. Miladi onuncu asırdan sonra Muhammed ibn-i Cerir et-Taberi gibi muhakkikin tarafından bu miras çok iyi değerlendirildi ve koca koca müdevvenler meydana getirildi. İşte, Efendimiz'den (sallallahü aleyhi ve sellem) rivayet edilenlerin yanında, sahabe ve tabiundan hatta tebe-i tabiinden nakledilen hadis ve eserlerin mecmuundan meydana gelmiş bu tür külliyat daha sonrakiler için hep sağlam bir kaynak teşkil etmiştir.
19 Mart 2014 Çarşamba
KURAN-I KERİM'İ TERCÜME ETMEK MÜMKÜN MÜDÜR?
KURAN-I KERİM'İ TERCÜME ETMEK MÜMKÜN MÜDÜR?
İşte bu altı kelimenin oluşturduğu bağlamın, bütün nüanslar korunarak, başka bir dile aktarılabileceğini iddia etmek saflıktır.
Kur'an-ı Kerim'in meziyetlerinin bu kadar olduğu zannedilmesin. Biz sadece konumuzla doğrudan ilgili olanlardan bahsettik.
Şimdi de, Kur'an'daki edebî sanatlardan birkaçının çevrilemezliği üzerinde duralım.
1. Onapatopeia: Bu sanat, "aks" veya yansıma" olarak ifade edilir. Anlatılan şeyin, kelimelerdeki ses unsuru kullanılarak zihinde canlandırılması demektir. (Leech ve Short, 1981).
Mesela, Tennyson, The Princess isimli şiirinde (m) sesini tekrar ederek okura bir arı sesinin vızıltısını duyurur:
The moan of the doves in immemorial elms
And murmur ing of innumerable bees
(Norton Antology of English, s.856)
Bu vızıltıları, şiirin çevirisinde de duymak çok zordur. Kur'an-ı Kerim'de "yansıma" sanatını bir çok âyette görmek mümkündür. Biz sadece iki misal vereceğiz:
a. Bir âyetin kısa bir meali: "Biz, insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı" (Lokman,31/14).
Âyetin bir kısmının arapça okunuşu şöyle: "Hamelethü ümmühû vehnen alâ vehn"
Eğer bu âyeti, Mısırlı meşhur hafız Mustafa İsmail gibi bir ağızdan dinliyorsanız, hamile bir kadının iniltisini çok daha rahat duyarsınız. Ya çevirilerde?
b. "Şeytanın adımlarına tabi olmayın" (Bakara, 2/168).
Âyetin Arapça okunuşu: "Ve la tettebiu hutuvat'iş-şeytan." "Hutuvat adımlâr" kelimesi özel bir hareket düşündürmektedir. Şeytan adım adım hareket ediyor. İnsanların, babalarını cennetten çıkaran şeytanın peşinden gitmeleri garip görünüyor. Ayrıca, "hutuvat" kelimesinin insan zihnine attığı, hayale hissettirdiği şekil ve gölge yanında, telaffuzundaki nağme de işitme duygusunda kendine düşeni yapmakta, adımların sesini kulağa hissettirmektedir" (Senih, 1989:70-71).
2. Synesis: "Synesis" veya "enallage" mânâyı kuvvetlendirmek için, gramer kurallarında yapılan kasdi değişikliktir.
Bu sanata İngilizceden bir misal verelim. Diyelim ki birkaç İngiliz, birlikte bir evde kalıyor. Bir gün evlerine bir hırsız girip birkaç eşyayı çalsın. Çalınan şeyler de sadece bir kişiye ait olsun. Bu zavallı İngiliz arkadaşlarına şöyle diyecektir: "We was robbed!" Bu cümlede bir gramer hatası var. "Soyulduk" denmek isteniyor, fakat özne çoğul (we) olduğu halde çoğul yardımcı fiil olan "were" değil, tekil yardımcı fiil olan "was" kullanılmış. Tabii İngiliz’in maksadı belli. Soyulduklarını, ama sadece kendisinin eşyalarının çalındığını, makam pek uygun olmasa da (!), synesis sanatıyla ifade ediyor.
Şimdi de Kur'an-ı Kerim'deki synesis sanatlarından birisi üzerinde duralım.
Kur'an'da "dedi" anlamındaki zamirlerden eril olan "kale" ve dişil olan "kalet" iki âyette birbirinin yerine kullanılmıştır. Bediüzzaman Hazretleri, bu inceliğe şöyle işaret eder: "Zaitler ittifaka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifak ederler. Kaviler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zaiftir. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdi yaşıyorlar. Yabani keçiler, kurtlardan muhafaza için, bir sürü teşkil ederler. Demek zaitlerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi kavi olduğu gibi, kavilerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi ise zaiftir. Bu sırra bir işaret-i latife ve zarif bir nükte-i Kur'aniyyedir ki ferman etmiş: "Ve kale nisvetün fi'l- medineh" (Yusuf, 12/30). Müenneslerin cemaatine iki katlı müennes olduğu halde, ["kadınlar" anlamına gelen "nisvetün" dişil bir isimdir. Ayrıca Arapça'da, çoğul isimler daima dişil olarak kabul edilir = müzekker fiili olan "kale" buyurması... Hem: "Kaleti'il a'râbu" (Hucu-rai,49/14) buyurmakla; müzekkerlerin cemaatine, müennes fiili olan "kâlet" tabiriyle, latifine işaret ediyor ki: Zaif, halim ve yumuşak kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi erkeklik kazanır. Müzekker fiilini iktiza ettiğinden: "Ve kale nisvetün" tabiriyle, gayet güzel düşmüş. Kavi erkekler ise, hususan bedevi a 'rab olması; kuvvetlerine güvendikleri için cemiyetleri zaif olup hem ihtiyarlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktiza ettiğinden "Kalet'il arabu" müennes fiiliyle tabiri tam yerindedir." (Bediüzzaman, Lem'alar,153-54)
Bu inceliğin de başka bir dilde ifade edilmesi imkansız gibidir.
Arapça bir nahiv lisanıdır, yani bir takım kalıp, düstur ve kaidelere bağlı belagatlı bir dildir. Bu yüzden birkaç kelimeyle, satırlarca düşünceyi ifade etmek mümkündür. Mesela, "Elhamdülillah"ın nahiv ve beyan ilminin kaidelerine göre kısa bir meali şudur: "Ne kadar hamd ve medh varsa, bunlar kimden gelirse gelsin, kime karşı olursa olsun, ezelden ebede kadar, Allah'a, yani Zât-ı Vâcib-ül-Vücuda mahsustur ve layıktır. "Şimdi bu anlamların hangi kaidelerden çıkarıldığına bakalım: "Ne kadar hamd varsa" anlamı baştaki "el" kelimesinden çıkıyor. Bu "el" artikeli, Arapça'da genelleştirme gayesiyle kullanılır. "Kimden gelirse gelsin" anlamı, "hamd" kelimesi masdar halinde kullanıldığı, yani özne terk edildiği için ortaya çıkıyor. "Kime karşı olursa olsun" anlamı ise nesne belirtilmediği için ifade ediliyor. "Ezelden ebede kadar' anlamını veren şey ise, "elhamdülillah" tabirinin fiil değil isim cümlesi olmasıdır. Çünkü Arapça'da isim cümleleri sebat ve devamlılığı ifade eder. "Mahsustur" mânâsını "lillah"daki "lam-ı cer" ifade ediyor. Buradaki "lam" harfi ihtisas ve istihkak içindir. Zât-ı Vâcib-ül-Vücud kaydı ise Allah isminin, "Rahman", "Rezzak" gibi diğer bütün isimleri ihtiva ettiği ve Allah'ın vücudunun vacip olduğu, yani O'nun yokluğunu düşünmenin . imkansız olduğundan kaynaklanıyor. İşte "Elhamdülillah" cümlesinin en kısa ve Arapça uzmanları tarafından ortak olarak kabul edilen bir anlamı böyle olursa, başka bir dilde bütün bu nüanslar nasıl ifade edilebilir ki? Bu tür âyetlerin hakiki, yani eşdeğer tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa, ya kısa bir meal yazılabilir veya âyetin her bir cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak gerekir.
Kur'an-ı Kerimin kelimeleri, mânâ bedeninin üzerine giydirilmiş elbiseler gibi değildir ki başka bir dilin elbiseleriyle değiştirilebilsin. Kur'an'da kelime ve mânâlar, cilt ve beden gibi birbirinden ayrılmaz. Şu halde Kur'an tercümelerinin, aslının yerini tutabileceğini iddia edenler, derisi soyulan birine elbise giydirenleri takdir edenler gibidir.
NOTLAR ve BİBLİYOGRAFYA
Bediüzzaman, (1986). Lem'alar. İstanbul
— (1989) Sözler, İstanbul,25.Söz, 1.şule —(1991) Mektubat İstanbul ss. 340- 390
— İşarat'ül İ'caz.
— Muhakemat.
Bozer, D. (1991). "Edebi Çeviri", Frankoloji. Beytepe:H.Ü.Yayınları.
Farb, P. (1974). Word Play. New York: knopt.
Demirezen, M. (1991). "Çeviride Kayıplar Sorunu". Çağdaş Çeviri Kuramları ve Uygulamaları Seminerinde Sunulan Bildiriler. Ankara, Beytepe: H.Ü., YDYO, MTB.
Göktürk, A. (1986) Çeviri: Dillerin Dili. İstanbul; Çağdaş Yayınları.
Leech, G.N.; Short, M.H. (1981). Style in Fiction, London: Longman.
Newmark, P. (1982). Approaches to Transaltion. Oxford: Pergamon Press Ltd.
— (1988). A Textbook of Translation. New York: Prentice Hall.
Senih, S. (1989). Kur'an'da Edebi Veche. İzmir: Nil A.Ş,
Straight, S. (1981). "Knowledge, Purpose, and Intuition: Three Dimensions in the Evaluation of Transiation" Translation Spectrurrj: Essays in Theory and Practice. Albany: State University of New York Press.
Şahin, M.A, (1990). Ölçü veya Yoldaki Işıklar, İzmir: TÖV Yayınevi.
The Norton Anlology of English Literatüre, (1969). Vol.2,New York.
Toury, G. (1980). In Search of a Theory of Translation. Tel Aviv. Porter Institute tor Poetics and Semiotics.
— (1985). "A Rationale for Descriptive Transiation"
The Manipulation of Literatüre. Edt. Teo Hermans. London: Croom Helm.
Wilss, G. (1982). The Science of Translation: Problems and Methods. Berlin: Narr Verlag Tübingen.
Kur'an-ı Kerim'in meziyetlerinin bu kadar olduğu zannedilmesin. Biz sadece konumuzla doğrudan ilgili olanlardan bahsettik.
Şimdi de, Kur'an'daki edebî sanatlardan birkaçının çevrilemezliği üzerinde duralım.
1. Onapatopeia: Bu sanat, "aks" veya yansıma" olarak ifade edilir. Anlatılan şeyin, kelimelerdeki ses unsuru kullanılarak zihinde canlandırılması demektir. (Leech ve Short, 1981).
Mesela, Tennyson, The Princess isimli şiirinde (m) sesini tekrar ederek okura bir arı sesinin vızıltısını duyurur:
The moan of the doves in immemorial elms
And murmur ing of innumerable bees
(Norton Antology of English, s.856)
Bu vızıltıları, şiirin çevirisinde de duymak çok zordur. Kur'an-ı Kerim'de "yansıma" sanatını bir çok âyette görmek mümkündür. Biz sadece iki misal vereceğiz:
a. Bir âyetin kısa bir meali: "Biz, insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı" (Lokman,31/14).
Âyetin bir kısmının arapça okunuşu şöyle: "Hamelethü ümmühû vehnen alâ vehn"
Eğer bu âyeti, Mısırlı meşhur hafız Mustafa İsmail gibi bir ağızdan dinliyorsanız, hamile bir kadının iniltisini çok daha rahat duyarsınız. Ya çevirilerde?
b. "Şeytanın adımlarına tabi olmayın" (Bakara, 2/168).
Âyetin Arapça okunuşu: "Ve la tettebiu hutuvat'iş-şeytan." "Hutuvat adımlâr" kelimesi özel bir hareket düşündürmektedir. Şeytan adım adım hareket ediyor. İnsanların, babalarını cennetten çıkaran şeytanın peşinden gitmeleri garip görünüyor. Ayrıca, "hutuvat" kelimesinin insan zihnine attığı, hayale hissettirdiği şekil ve gölge yanında, telaffuzundaki nağme de işitme duygusunda kendine düşeni yapmakta, adımların sesini kulağa hissettirmektedir" (Senih, 1989:70-71).
2. Synesis: "Synesis" veya "enallage" mânâyı kuvvetlendirmek için, gramer kurallarında yapılan kasdi değişikliktir.
Bu sanata İngilizceden bir misal verelim. Diyelim ki birkaç İngiliz, birlikte bir evde kalıyor. Bir gün evlerine bir hırsız girip birkaç eşyayı çalsın. Çalınan şeyler de sadece bir kişiye ait olsun. Bu zavallı İngiliz arkadaşlarına şöyle diyecektir: "We was robbed!" Bu cümlede bir gramer hatası var. "Soyulduk" denmek isteniyor, fakat özne çoğul (we) olduğu halde çoğul yardımcı fiil olan "were" değil, tekil yardımcı fiil olan "was" kullanılmış. Tabii İngiliz’in maksadı belli. Soyulduklarını, ama sadece kendisinin eşyalarının çalındığını, makam pek uygun olmasa da (!), synesis sanatıyla ifade ediyor.
Şimdi de Kur'an-ı Kerim'deki synesis sanatlarından birisi üzerinde duralım.
Kur'an'da "dedi" anlamındaki zamirlerden eril olan "kale" ve dişil olan "kalet" iki âyette birbirinin yerine kullanılmıştır. Bediüzzaman Hazretleri, bu inceliğe şöyle işaret eder: "Zaitler ittifaka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifak ederler. Kaviler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zaiftir. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdi yaşıyorlar. Yabani keçiler, kurtlardan muhafaza için, bir sürü teşkil ederler. Demek zaitlerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi kavi olduğu gibi, kavilerin cemiyeti ve şahs-ı mânevisi ise zaiftir. Bu sırra bir işaret-i latife ve zarif bir nükte-i Kur'aniyyedir ki ferman etmiş: "Ve kale nisvetün fi'l- medineh" (Yusuf, 12/30). Müenneslerin cemaatine iki katlı müennes olduğu halde, ["kadınlar" anlamına gelen "nisvetün" dişil bir isimdir. Ayrıca Arapça'da, çoğul isimler daima dişil olarak kabul edilir = müzekker fiili olan "kale" buyurması... Hem: "Kaleti'il a'râbu" (Hucu-rai,49/14) buyurmakla; müzekkerlerin cemaatine, müennes fiili olan "kâlet" tabiriyle, latifine işaret ediyor ki: Zaif, halim ve yumuşak kadınların cemiyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi erkeklik kazanır. Müzekker fiilini iktiza ettiğinden: "Ve kale nisvetün" tabiriyle, gayet güzel düşmüş. Kavi erkekler ise, hususan bedevi a 'rab olması; kuvvetlerine güvendikleri için cemiyetleri zaif olup hem ihtiyarlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hâsiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktiza ettiğinden "Kalet'il arabu" müennes fiiliyle tabiri tam yerindedir." (Bediüzzaman, Lem'alar,153-54)
Bu inceliğin de başka bir dilde ifade edilmesi imkansız gibidir.
Arapça bir nahiv lisanıdır, yani bir takım kalıp, düstur ve kaidelere bağlı belagatlı bir dildir. Bu yüzden birkaç kelimeyle, satırlarca düşünceyi ifade etmek mümkündür. Mesela, "Elhamdülillah"ın nahiv ve beyan ilminin kaidelerine göre kısa bir meali şudur: "Ne kadar hamd ve medh varsa, bunlar kimden gelirse gelsin, kime karşı olursa olsun, ezelden ebede kadar, Allah'a, yani Zât-ı Vâcib-ül-Vücuda mahsustur ve layıktır. "Şimdi bu anlamların hangi kaidelerden çıkarıldığına bakalım: "Ne kadar hamd varsa" anlamı baştaki "el" kelimesinden çıkıyor. Bu "el" artikeli, Arapça'da genelleştirme gayesiyle kullanılır. "Kimden gelirse gelsin" anlamı, "hamd" kelimesi masdar halinde kullanıldığı, yani özne terk edildiği için ortaya çıkıyor. "Kime karşı olursa olsun" anlamı ise nesne belirtilmediği için ifade ediliyor. "Ezelden ebede kadar' anlamını veren şey ise, "elhamdülillah" tabirinin fiil değil isim cümlesi olmasıdır. Çünkü Arapça'da isim cümleleri sebat ve devamlılığı ifade eder. "Mahsustur" mânâsını "lillah"daki "lam-ı cer" ifade ediyor. Buradaki "lam" harfi ihtisas ve istihkak içindir. Zât-ı Vâcib-ül-Vücud kaydı ise Allah isminin, "Rahman", "Rezzak" gibi diğer bütün isimleri ihtiva ettiği ve Allah'ın vücudunun vacip olduğu, yani O'nun yokluğunu düşünmenin . imkansız olduğundan kaynaklanıyor. İşte "Elhamdülillah" cümlesinin en kısa ve Arapça uzmanları tarafından ortak olarak kabul edilen bir anlamı böyle olursa, başka bir dilde bütün bu nüanslar nasıl ifade edilebilir ki? Bu tür âyetlerin hakiki, yani eşdeğer tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa, ya kısa bir meal yazılabilir veya âyetin her bir cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak gerekir.
Kur'an-ı Kerimin kelimeleri, mânâ bedeninin üzerine giydirilmiş elbiseler gibi değildir ki başka bir dilin elbiseleriyle değiştirilebilsin. Kur'an'da kelime ve mânâlar, cilt ve beden gibi birbirinden ayrılmaz. Şu halde Kur'an tercümelerinin, aslının yerini tutabileceğini iddia edenler, derisi soyulan birine elbise giydirenleri takdir edenler gibidir.
NOTLAR ve BİBLİYOGRAFYA
Bediüzzaman, (1986). Lem'alar. İstanbul
— (1989) Sözler, İstanbul,25.Söz, 1.şule —(1991) Mektubat İstanbul ss. 340- 390
— İşarat'ül İ'caz.
— Muhakemat.
Bozer, D. (1991). "Edebi Çeviri", Frankoloji. Beytepe:H.Ü.Yayınları.
Farb, P. (1974). Word Play. New York: knopt.
Demirezen, M. (1991). "Çeviride Kayıplar Sorunu". Çağdaş Çeviri Kuramları ve Uygulamaları Seminerinde Sunulan Bildiriler. Ankara, Beytepe: H.Ü., YDYO, MTB.
Göktürk, A. (1986) Çeviri: Dillerin Dili. İstanbul; Çağdaş Yayınları.
Leech, G.N.; Short, M.H. (1981). Style in Fiction, London: Longman.
Newmark, P. (1982). Approaches to Transaltion. Oxford: Pergamon Press Ltd.
— (1988). A Textbook of Translation. New York: Prentice Hall.
Senih, S. (1989). Kur'an'da Edebi Veche. İzmir: Nil A.Ş,
Straight, S. (1981). "Knowledge, Purpose, and Intuition: Three Dimensions in the Evaluation of Transiation" Translation Spectrurrj: Essays in Theory and Practice. Albany: State University of New York Press.
Şahin, M.A, (1990). Ölçü veya Yoldaki Işıklar, İzmir: TÖV Yayınevi.
The Norton Anlology of English Literatüre, (1969). Vol.2,New York.
Toury, G. (1980). In Search of a Theory of Translation. Tel Aviv. Porter Institute tor Poetics and Semiotics.
— (1985). "A Rationale for Descriptive Transiation"
The Manipulation of Literatüre. Edt. Teo Hermans. London: Croom Helm.
Wilss, G. (1982). The Science of Translation: Problems and Methods. Berlin: Narr Verlag Tübingen.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popular Posts
-
Ah min el- aşkı ve hâlatihi Ahraka kalbî bi hararatihi Ma-nazara aynî ilâ gayrikum ...
-
bir ve olmak bu için o ben demek çok yapmak ne gibi daha almak var kendi gelmek ile vermek ama sonra kadar yer ...
-
My name is Catherine, but I'm called 'Kate' by my friends. I live near Leeds, in the north-east of England. I'm a dental n...
-
به دنیا دل نبنده هر که مرده از بابا طاهر-Baba Tahir’den 16 11 2013 ز دل مهر رخ تو رفتنی نی غم عشقت به هر...
-
More to Read 1 - 2 ve Cevap anahtarları odtu metu reading book https://yadi.sk/d/PzFvxUttdFGjN C...
-
Nuh Der, Peygamber Demez İnatçı ve katı düşüncelere sahip olmak, düşüncelerinde ısrar etmek, insan ve toplum için bir fayda getirmez. A...
-
Le temps, c'est de l'argent. ( Lö tan se dö larjan.) Les bons comptes font les bons amis. ( Le bon cont fon le bonzami.) Dog...
-
dılcık: sulu, şımarık kişi yalacan: sırnaşık dığan: sahan, tava peşkir: havlu buva: baba künge: kül gı: kız napıpdurun?=napıyorsun? ...
-
the economist (pdf + mp3) time newsweek reader's digest newyorker https://yadi.sk/d/U7Ec9ojMseGkF