Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

tercüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tercüme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2017 Cuma

Arapça İngilizce Tercüme

Arapça İngilizce Tercüme




10 Nisan 2017 Pazartesi

Pratik Ceviri Sozlugu

Pratik Ceviri Sozlugu



Ahmet Ümit romanları 11 dile çevirildi

Ahmet Ümit romanları 11 dile çevirildi


60 ülkede 4 milyon kişiye ulaşan Ahmet Ümit’in romanlarını, kendi dillerine kazandıran 11 çevirmen, 7 Nisan 2017 tarihinde Okan Üniversitesi Beyoğlu Kampüsü’nde bir araya geldi.





Ahmet Ümit’in de katıldığı sempozyumda Ümit çevirilerle ilgili görüşlerini açıkladı. Ahmet Ümit “Çevirmenlerimin hepsi benim için çok önemli. Kitaplarımın çevirmenleri romanlarımı kendi dillerine kazandırmak için adeta yeniden yazıyorlar. Kitaplarımda çok tarihsel bilgi var. Çevirmenlerimin Osmanlı tarihi, Mevlana hakkında bilgi sahibi olması gerekiyor” dedi.
Ahmet Ümit, yalnızca Türkçenin en başarılı ve en çok okunan yazarlarından biri değil aynı zamanda farklı dillere yapılan çevirileriyle edebiyatımızın dünya dillerindeki çok önemli bir temsilcisi.
Okan Üniversitesi 7 Nisan 2017 Cuma günü Beyoğlu Kampüsü’nde gerçekleştirdiği sempozyumda Ahmet Ümit’in romanlarını kendi dillerine kazandıran 11 çevirmeni İstanbul’da buluşturdu.
Çevirmenler, Ahmet Ümit özelinde, Türk yazarlarının kendi dillerine çevrilmesini de tartıştı. Türkçenin inceliklerini, kendi dilleriyle kıyasladılar. İspanyolcadan İngilizceye, Rusçadan Çinceye, Almancadan Arapçaya kadar 20’den fazla dilde 60’ı aşkın romanı ülkelerde yayınlanan Ahmet Ümit de sempozyumda çevirilerle ilgili görüşlerini paylaştı.
Ümit “Çeviri olmazsa başka dillere ulaşmak mümkün değil. Kitaplarımın çevirmenleri romanlarımı kendi dillerine kazandırmak için adeta yeniden yazıyorlar. Kitaplarımda çok tarihsel bilgi var. Çevirmenlerimin Osmanlı tarihi, Mevlana hakkında bilgi sahibi olması lazım. Ajansım Kalem Ajans ve kurucusu Nermin Mollaoğlu orkestra şefim bir anlamda. Çevirmenlerle buluşmamı sağlıyor” diye konuştu.
Ümit en çok yabancı dile çevrilen kitabının “İstanbul Hatırası” olduğunu, onu “Bab-ı Esrar” ve “Patasa”nın izlediğini söyledi. Ümit sonbaharda “İstanbul Bahçeleri” adıyla Almanca’da yayınlanacağını belirterek yayınevinin kitabın bu isimle daha çok satacağını belirttiğini ifade etti.
Kalem Ajans kurucusu Nermin Mollaoğlu “Ahmet Ümit kitapları Japoncaya henüz çevrilmedi. İçimdeki bu yarayı en kısa sürede iyileştirmek istiyorum. Ümit kitaplarını Finceye de tanıtamadık çünkü çevirmen yok. Türk edebiyatı ancak son 10 yılda yoğun şekilde çevriliyor. Bu da bizim işimizi zorlaştırıyor. Türkiye’yi tanımıyorlar ve ülkemiz hakkında önyargıları olabiliyor” dedi.
Aynı gün Ahmet Ümit’in hem Türkçe hem de yabancı dilde yayınlanan kitap kapaklarından ve okurlarla buluşmalarında çekilen ilginç fotoğraflardan oluşan serginin de açılışı yapıldı. Ahmet Ümit sergisi bir ay boyunca Okan Üniversitesi’nin Beyoğlu Kampüsü’nde sergilenecek.
Ahmet Ümit kitaplarının çevirmenleri anlatıyor

Sabine Adatepe / Almanca çevirmeni

“O ne kadar çekici bir dil kullanıyorsa ben de onu bulmaya çalışıyorum”
Usta yazar işlediği tarihi konulardan güncel gündeme kadar nasıl okuru içine çekerek bir daha bırakmayan bir dil buluyorsa, çevirmen olarak da kendi ülkenizdeki okurları aynı şekilde çeken bir dil bulacaksınız.
Bu, Ahmet Ümit kitaplarını çevirmenin hem zorluğu, hem de zevki. Ahmet Ümit Almanca bilse bu sözcüğü, bu cümleyi acaba Almancada nasıl ifade ederdi diye düşünerek, kafamda öz sesini canlandırarak, onun sesini, ifade gücünü yakalamaya, kendi dilime aktarmaya çalışıyorum.

Rafael Carpintero / İspanyolca çevirmeni

“İnsanların anlatıcı olan Ümit’i çevirmek derin bir zevk”
Ahmet Ümit’i çevirmek sanki pencereden bakıp evin içinde bulunan birine sokaktaki olayları anlatmak gibi. Yazarın penceresinden, elbette. Çok sağlam polisiye kurguları yazmasına rağmen, benim için Ahmet Ümit en çok insanların anlatıcısıdır.
İyi veya kötü, ama o pencereden uzanarak bulabildiğin insanları. Bence o yüzden farklı farklı dünya dillerinde o kadar iyi anlaşılıyor. Burada veya orada hepimiz aşağı yukarı aynıyız. Aynı zamanda Ahmet Ümit’i çevirmenin zorluğu da budur.
Türkçesi bazen o kadar berrak, o kadar doğaldır ki —örneğin, diyaloglarda—, başka bir dilde kulağa tuhaf veya yapay, sonuçta “yabancı”, gelebilir ve buna izin vermemek gerekir. Ahmet Ümit’i çevirmek en çok derin bir zevktir çünkü sokağa baktığımız pencere hiç kapanmıyor ve biz kendi dilimizde neler gördüğümüzü, neler okuduğumuzu, anlatmaya devam ediyoruz. Ve sonunda annemin Patasana’yı okuduğu zaman söylediğini başarıyoruz: “Sanki İspanyolca yazılmış”.

Evgeniya Larionova /Rusça çevirmeni

“Masal Masal İçinde”nin halk anlatım dilini korumak zordu”
Ahmet Ümit’in “Masal Masal İçinde” kitabının Rusça tercümesini yaparken en çok zorlandığım durum, dildeki Anadolu halk anlatım geleneğini koruyarak günümüz şartlarına uygun şekliyle anlatımdaki orijinalliği korumaktı. Bu zevkli çalışmanın beni en çok zorlayan yönü olduğunu söyleyebilirim.

Rakesh Jobanputra /İngilizce çevirmeni

“Karakterlere göre uygun lehçe yakalamak en eğlenceli tarafı”
Ahmet Ümit’in romanlarını çevirmek bana kesinlikle büyük haz veren bir şey; edebiyatı gençliğinden beri seven için, böyle güzel romanları hem okumak hem başka toplum ve kültürlerin insanlarına sunabilmek çok özel bir duygu.
İngilizceye çevirirken, her karaktere uygun bir lehçe yakalamak çok önemli ve bu “zorluk” da tatlı bir haz veriyor; Komiser Ali’nin veya (“İstanbul Hatırası”ndaki) sokaklarda yaşayan içkicilerin kaba ama aynı zamanda çok renkli ve şiirsel ağızları ayrı İngilizceler ister, Fatih Sultan Mehmed veya Sultan Süleyman’ın romanlarda daha ağır ve daha aristokratik sözleri de ayrı bir İngilizce ister.
Yukarıda yazdığım gibi, en eğlenceli taraflardan birisi bu olabilir – karakterlere göre uygun lehçe yakalamak. Bir padişahın sözlerini uygun, ağır ve asil İngilizceye çevirmek (“Sultanı Öldürmek”, “Elveda Güzel Vatanım”), sonra bir ayyaşın tatlı ve renkli sokak Türkçesini İngilizcede güzel bir yankı bulmak çok eğlenceli ve çevirmeni beklenmedik yerlere götürebilir…

Thanos Zarangalis / Yunanca çevirmeni

“Mükemmel tasvirlerini çevirirken başka bir kentte yaşadığımı unutuyorum”
Ahmet Ümit’in mükemmel tasvirlerini çevirirken yıllar sonra büyülü ve büyüleyici kentte geri dönüyor, bildik sokaklarda geziyor, tanıdık kokuları kokuyor, aşina yüzler gözlerimin önünde şekilleniyor ve fincandaki çay azalırken artık başka bir kentte yaşadığımı unutuyorum…

Aneta Matovska /Makedonca çevirmeni

“Sınırlarımı zorlamak beni mutlu ediyor”
Ahmet Ümit romanlarını çevirmek, çok özel bir duygu. Böyle güzel ve özel bir yazarın eserlerini Makedon okuyucuyla buluşturma fırsatına sahip olmak benim için bir mutluluk. Yazarın cümlelerini, dilimize ve kültürümüze çevirirken en uygun sözcük ve cümle yapılarını seçmek kısmında tatlı zorluklar elbette oluyor.
Fakat bu kısmı zevkli buluyorum, bu araştırmanın içinde olmak ve sınırlarımı zorlamak beni mutlu ediyor. Benim için çevirinin en eğlenceli tarafı ise, bilmediğim kelimeler ve deyimlerle karşılaştığımda onları araştırmak ve cümleyi doğru şekilde çözmek.


28 Temmuz 2016 Perşembe

Çeviri üzerine

Çeviri üzerine


Çevirmen, özgün yazarın kişisel dil kullanımını çözümleme ve aktarma sorunları
ile karşılaşmaktadır. Diğer bir deyişle çevirmen, yazarın sanatsal dil kullanımını ve
değişmeceli dil düzleminde kaynak metinde kullanılan eğretilemelerin, benzetmelerin
aktarılması noktasında sorunlarla uğraşmak zorundadır



Türkçe ve Fransızcanın farklı dil gruplarına ait olması çeviri sürecinde birçok
sorunlar yaratmaktadır: Fransızcada sözcüklerin eril ve dişil (le, la, l’) olarak ayrılması,
bazı fiillerin ilgeçlerle (de, à) birlikte kullanılması, cümlede sözdizimin farklı
oluşturulması, kişi adıllarının özne düzeyinde (il, elle, elles, il) farklı sunulması vb.
a) Cümlede sözdizimi
Ayşe parle à Ali. Ayşe, Ali ile konuşuyor.
b) özneli olarak
Elle parle à lui O, onunla konuşuyor.

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi, Fransızcadaki kişi adıllarını (elle, lui)
Türkçede “o” ile karşılayabiliyoruz. Bu durum bazen çevirilerde karışıklığa neden
olmaktadır.
Dilsel öğeler içeren metinlerin çevirisinde, erek dilde karşılığını bulamadığımız
gibi tersi durumlarda olabiliyor. Örneğin Türkçede akrabalık ilişkilerinin
tanımlanmasında oldukça zengin bir dağarcığa sahip olmamıza karşın Fransızcada
bunun tersi bir durum söz konusu.
Dilin işleyiş farklılığından doğan sıkıntıların yanında, kültürel farklılıklardan
doğan çeviri güçlükleri de yazın çevirisinde yoğun olarak hissedilmektedir. Hilmi Yavuz, Metis Çeviri dergisindeki bir söyleşide, çeviride kültür farklılığından doğan
sorunlara değinirken verdiği şu örnek çarpıcıdır:

“Dilin dünyayı temellük ediş biçimi çok görece bir şey. Diyelim
bizim dilimizde kahverengi der geçeriz, buna karşılık Maurilerde
dört yüz tür kahverengi var. Belki bu antropolojik anlamda
kültüre gitme bakımından çok önemli. Yazar çok belli bir tür
kahverengi için kullanılan sözcükle yazmış, ama biz ona
kahverengi deyip geçiyoruz.” (Yavuz, 1992, 26)
Her şiirin kendine özgü anlatım biçimi, yapısı, ritmi olduğu göz önüne
alındığında, şiir çevirisinde kaynak metnin biçimsel ve içeriksel yapısı çevirmence
gözetilmelidir. Söz oyunlarını, imgeleri değerinden bir şey kaybetmeden aktarabilmek
önemlidir. Kısacası, çevrilen şiir metni, gerek içerik gerekse de estetik yönünden özgün dilde yaratılan etkiyi erek dilde de sağlayabilmelidir.
“Ne olursa olsun, ne söylenirse söylensin şiir çevrildiğine göre,
şiiri çevirirken nasıl bir yol izlenmekte? İki tutum benimseniyor
genellikle. Ya şiirin yapısına bağlı kalınacak ya da serbest çeviri
yapılacaktır.” (Emre, 2007, 166)
Şiirin, her okurda farklı çağrışımlar yaratma özelliğine sahip olması, bir okur
olarak çevirmenin de kendi algısına göre yorumlamasına ve aktarmasına neden
olmaktadır. Çevirmenin şu veya bu ölçüde kendi öznelliğini yani “parmak izlerini”
çeviri metne bırakması sıkça rastlanan bir durumdur. Özellikle şair-çevirmenin, çoğu zaman yazarın “dili” yerine kendi dilini yansıttığını ve kaynak metnin kendine özgü
biçemsel yapısının yitip gittiğini görürüz. Cumhuriyet döneminde Eyüboğlu ve Ataç’ın
çizgisinde olan çevirmenlerde yaygın olan bu tutum, dönemin bazı şair ve yazarlarınca  eleştirilmiştir.

Şiir çevirilerinin tüm dünyada olduğu gibi bizde de şairler tarafından yapıldığını
daha önce belirtmiştik. Şiir çevirilerinin genelde şair-çevirmenlerce yapılmasının
nedenlerinden biri şiirin derinliklerine inmenin, ruhunu kavramanın özel bir yeti
gerektirmesidir. Bu ise genelde şairlerin üstesinden gelebileceği bir durumdur. Diğeri
ise, şiir çevirme etkinliği şair-çevirmenin ufkunu genişletmesinin ve kendini
çoğaltmasının bir aracıdır. Buna bir tür laboratuar çalışması da diyebiliriz. Çevirmen, bu yolla yaratıcılığını ortaya çıkarmayı amaçlar.





14 Ocak 2016 Perşembe

A Guidebook for English Translation

A Guidebook for English Translation


Çeviride temel sorunlar
Tümce yapılarına göre düzenlenmiş
çeviri örnekleri Tümceden metin çevirisine
doğru gelişen çeviri yöntemi Başlangıç, orta ve ileri düzeye
uygun çeviri örnekleri Basın dili ve dilin öteki kesitlerinden
örnekler Çeviride yalınlık, açıklık ve tutarlılık
Noter, ihale, iş mektubu çevirileri 3600 kelimelik Türkçe-İngilizce temel sözlük

Çeviri güçlüklerle dolu bir uğraştır; kimi kuramcılar çevirinin olanaksızlığını bile ileri sürmüşledir. Gerçekten iyi
çevirilerin azlığı ve şiir gibi yazın türlerinin çevrilmesin-deki güçlükler bu düşünceyi destekler niteliktedir. Ne var ki
bütün güçlüklerine karşın çeviri yapılmaktadır ve az da olsa başarılı çeviri örnekleri vardır.
Çeviri iki (kaynak ve erek) dil arasında bir eşdeğerlik kurma sorunu olarak tanımlanmaktadır. Bu eşdeğerliğin
niteliğinin anlaşılması çevirinin anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Kimi benzerlikler olsa bile diller arasında (akraba diller
arasında bile) yapısal bir eşdeğerlikten söz edilemez. Açıkçası bir dilde bir sözcükle anlatılan bir olgu başka bir dilde
bir söz öbeği ya da bir cümlecikle anlatılabilir. (Örn. the baby who is crying: ağlayan bebek) ya da sözgelimi belli bir
dilbilgisi ulamı için bir dilde tek bir biçim varken (örn. -ebil) öteki dilde birden çok biçim bulunabilir, (örn. can, may,
might vb.) Öyleyse yapısal eşdeğerlikten çok anlam eşdeğerliğinden söz etmek daha uygun olabilir. Ancak bu da
yetmez. İki dilin birimleri arasında kullanım (ya da işlev) eşdeğerliği de kurulmuş olmalıdır. Bu bakımdan kullanım
bağlamının bilinmesi önem taşır. Bilim metinleri gündelik dille aktarılmayacağı gibi, gündelik konuşma metinlerinin
yazın dili biçimiyle çevrilmesi de gülünç olur. Bu nedenledir ki iyi çevirmenler genellikle çalışmalarını belli bir yazar,
belli bir tür ya da belli bir konuyla sınırlama eğilimindedirler.
Bu genel belirlemelerden sonra Türkçe-İngilizce çevirilerdeki kimi sorunlara değinebiliriz. (Bu sorunlar oldukça
çok boyutludur, ilerdeki bölümlerde yeri geldikçe ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır.)
Genel sorunlar İngilizce ve Türkçe’nin iki ayrı dil ailesine bağlı olmasından kaynaklanan yapı ve anlatım
sorunlarıdır. (Bilindiği gibi İngilizce Hint-Avrupa kökenli bir dildir, Türkçe ise Altay dilleri ailesindendir. Öte yandan
günümüzde dillerin evrensel özellikleri üzerinde önemle durulmaktadır. Çeviri yapılabilmesi de büyük ölçüde bu
özelliklerle açıklanmaktadır.)
Temeldeki bu ayrılık en belirgin biçimde iki dilin tümce kuruluşuna yansımıştır. Türkçe tümceler ilke olarak
özne-nesne-yüklem (SOV) düzeninde yapılandıkları halde İngilizce tümceler özne-yüklem-nesne (SVO)
düzenindedir. Bunun sonucu çeviriye ilk başlayan öğrencide I go to school (okula giderim) tümcesi yerine Türkçe
yapılanmaya uygun olarak I to school go / I am to school going türünden çeviri örneklerine rastlanmaktadır.
Çeviri yapan öğrenciye öncelikle bu temel ayrıntının sezdirilmesi gerekir.


https://yadi.sk/i/70RyH93xmxQbP

12 Şubat 2015 Perşembe

Cemal Süreya - önceleyin - şiir çevirisi

Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramdaFirst it was merely your hands among me and my loneliness
Sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadarThen suddenly all the doors burst opened wide
Sonra yüzün onun ardından gözlerin dudaklarınAfter, your face, next, (your) eyes and lips
Sonra her şey çıkıp geldiThen all thing blew in
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizdeIt was a fearlessness that grew up around us rapidly
Sen çıkardın utancını duvara astınYou took your shame off and hung it on the wall
Ben masanın üstüne koydum kurallarılaid all the rules out on the table
Her şey işte böyle oldu önceHere! Everything happened like that at the first





http://forum.wordreference.com/showthread.php?t=2966518



 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Konferans çevirmenliği

     Konferans çevirmenliği ya da genel bir tanımla sözlü çeviri, bir dilde duyulan, söylenen sözce bütünlerinin başka bir dile aktarılmasıdır. Belli başlı üç tekniği vardır: ardıl çeviri, konuşmacı konuşmasını yapar, dilmaç onun ardından söylediklerini varış diline aktarır; anında çeviri, dilmaç çeviriye konuşmacıyla aynı anda başlar eşzamanlı çeviri de denilmektedir, “whispering” çeviri, daha çok bir ya da iki kişiye yönelik çeviridir, dilmaç dinleyicinin yanına oturur ve konuşmacının söylediklerini çevirerek dinleyicinin kulağına fısıldar.
Pek çok kişinin sandığının aksine simültane çeviri ya da mütercimlik sadece 50 yıllık geçmişi olan bir meslek değildir. Elimizdeki kaynaklar bize mütercimliğin tarihinin çok eskilere Roma İmparatorluğu’na kadar dayandığını gösteriyor. Aslında bugün bize daha çok bir çeviri tekniği olarak görünen anında çeviri, tarih içinde uzun yollar katederek bugünkü kesinliğine ulaşmıştır. Gerçekte sözlü çeviri, ardıl ya da anında çeviri, basit bir teknik değil karmaşık bir yapıdır ve yöntem ve teknikleri yüzyıllar boyunca süregelen bir evrim sonucunda olgunlaşmıştır. Geçmişte dilmaçlar, sadece tarihin tanıkları olarak değil bizzat tarihi yaşayan ve biçimlendiren bireyler olarak görev almışlardır.

     Latince’nin diplomasi dili olduğu yıllarda, çok etkinlik gösteremeyen sadece belli çevrelerde varlığını sürdüren mütercimliğin, 1600 yıllarında Fransızca’nın giderek yaygınlaşmasıyla, hala Latince’nin egemenliğindeki Batı Avrupa dışında, önem kazandığını, anlaşmalar yapılırken dilmaçların kralların yanında giderek daha fazla görüldüklerini ve 14. Louis zamanında Fransızca’nın egemen diplomasi dili olmasıyla artık kralların ve resmi toplantıların ayrılmaz parçaları olduklarım gözlemliyoruz.

     Bu ilk dilmaçlar hakkında bütün bildiklerimizi yıllıklardan, kroniklerden ve bizzat dilmaçların anılarından öğreniyoruz. Romalılar işgal ettikleri toprakların yönetiminde yardımcı olarak dilmaçları kullanmışlar, özellikle sınır bölgelerinde yerli halkla anlaşmada yöneticiler sık sık dilmaçlardan yardım almışlardır. Roma yıllıklarından öğrendiğimize göre, ilk dilmaçlar genelde iki kültür arasında yetişmiş, farklı ırk ve uluslardan gelen ana babalardan doğmuş melezler özellikle kadınlar, Hindistan’da yaşayan Ermeniler, Museviler ve Hıristiyanlardır.
Kroniklerde, Romalıların ve Perslilerin müzakerelerde kendi çevirmenlerini kullandıkları yazılı. Aslında dilmaçlara en çok Ortaçağ Arap kültüründe rastlıyoruz. Ortaçağ Fransız yıllıkları Haçlı Seferlerinde çevirmenlerin de bulunduğunu yazıyorlar.
Dilmaçların ve mütercimliğin önemi Rönesans’ta Hümanizm’le birlikte yerli dillerin öne çıkmasıyla artar. Bunun kanıtlarını da Venedik Ticari Arşiv kayıtlarında ve 17 ve 18nci yüzyıl devlet kayıtlarında buluyoruz. Ulusların ve ulusal dillerin doğuşuyla çevirmenler diplomatik ve kültürel ilişkilerin ayrılmaz bir parçası olur ve çevirmenlik, öteki mesleklerin yanında ikincil bir iş olmak yerine başlı başına bir meslek olarak görülmeye başlanır. 

     Anında çevirinden önce kullanılan ardıl çevirinin tarihteki dönüm noktası Paris Barış Konferansları ve ı. I. Dünya Savaşı sonundaki “League of Nations” (Milletler Cemiyeti) Konferanslarıdır. Bu konferanslarda konuşulan dillerin çokluğu göz önüne alınarak bir çeviri servisi kurulmuş ve ardıl çeviri yapılmıştır. Bu mesleğin öncüleri Paul Mantoux, Jean Herbert, Robert Contino, Georges Mathieu, Milletler Cemiyeti İspanya delegasyonu başkanı, diplomat ve yazar Salvador de Madariga, Hitler’in ve Mussolini’nin çevirmeni Eugene Dollman ve Mme Angeli’dir. Konferanslarda genelde çevirmenler konuşmacının yanına yerleşir ve onun ardından söylediklerini tercüme ederler. Ara sıra, yazılı olarak verilen bir metni yüksek sesle çevirmeleri de istenir.
Bu toplantılarda bazı etik sorunlarla karşılaşıldığı da olur. Amerika Başkanı Woodrow Wilson’un çevirmenlerinden Binbaşı Stephen Bonsal (1865-1951) bir anısında, Arabistanlı Lawrence’dan (Thomas Edward Lawrence) konferansın daha önceki oturumlarında Paul Mantoux’nun konuşmacıların bazı heyecanlı nutuklarım yumuşatarak aktardığı gibi Emir Faysal?ın sözlerini biraz daha yumuşatarak çevirmesinin istendiğini anlatır. Lawrence” Ben bir çevirmenim, sadece söylenenleri aktarmakla yükümlüyüm. Emir çatışmalarda ölen binlerce evladı adına konuşuyor. Onların son sözlerini telaffuz ediyor. Bunları daha yumuşak söylememin yolu yoktur, bunları daha yumuşak sözlerle çevirmemin yolu olmadığı gibi” der.
Daha çok birebir bir çeviri tekniği olan “whispering- fısıldayarak” çeviri tekniği de uzunca bir süre kullanılır. Bu tür çeviri, daha çok saraylarda kralların ve sultanların özel çevirmenliğini yapanlarca kullanılır. Çevirmen çeviri yapacağı kişinin yanına oturur ve söylenenleri bu kişinin kulağına fısıldayarak aktarır.

     Fakat birden fazla dilin konuşulduğu ve tartışma ortamlarının hızına yetişilemediği zamanlarda bu iki tekniğin yerini alacak başka arayışlara girilir. Çevirmene konuşmacıyla aynı anda çeviriye başlamasına olanak verecek bir ses tesisatı projesi geliştirilmeye çalışılır. Bu tür bir ses tesisatı International Business Machines kuruluşu tarafından geliştirilir ve Milletler Cemiyeti’nde üç Amerikalının (işadamı Edward Filene, elektrik mühendisi Gordon Finlay, IBM Başkanı Thomas Watson) çabalarıyla kullanılmaya başlanır. Cenevre’deki Uluslararası Çalışma Örgütü (International Labor Office) Milletler Cemiyeti’nde bu tekniği kullanan ilk kuruluştur. Filene-Finlay-IBM Sistemi ilk kez 1927 yılında ardıl çeviriyle birlikte, Cenevre’deki İşçi Konferansı’nda kullanılır. Simültane çeviri 1935′de Leningrad’daki 15. Uluslararası Fizyoloji Konferansı’nda da kullanılır. Prof. Pavlov’un konuşması Rusça’dan, Fransızca’ya, İngilizce’ye ve Almanca’ya çevrilir. Milletler Cemiyeti etkinlikleri II. Dünya Savaşı’nda kesintiye uğrar ama simültane çeviri uluslararası ilişkilerde hep varlığını sürdürür.
IBM simültane ekipmanları 1944 yılında Philadelphia Konferansı’nda da kullanılır. Çevirmenler konuşmacıların bulunduğu platformun altına yerleşirler ve (20) yıllık tesisatı kullanmak zorunda kalırlar. Bütün bu olumsuzluklara karşın ardıl ve anında çeviri bir yıl sonra 1945 yılında, Birleşmiş Milletlerin iskeletinin kurulduğu ünlü San Francisco Konferans’ ında uygulanır.
Simültane çeviri tüm teknik aksamıyla ve baştan sona ilk kez, Nuremberg’deki Savaş Suçları Mahkemesi’nde kullanılır (Kasım 1945-Ekim 1946). Müttefik kuvvetlerinin bir safta, Nazi savaş suçlularının öbür safta yer aldığı bu duruşmalar sadece bu ülkeleri değil tüm dünyayı ilgilendirmektedir ve dönemin en büyük olayıydı; bütün dünyanın gözü Nuremberg mahkemesindedir. Müttefikler Amerika, Büyük Britanya, Fransa ve Rusya’ydı ve sanık sandalyesinde Nazi liderleri oturmaktadır. Doğal olarak mahkemede İngilizce, Fransızca, Rusça ve Almanca konuşulmaktadır. Dolayısıyla anında çeviri gerekir ve her zaman olduğu gibi simültane çevirmenlerin hazırlanmak için yeterli zamanları yoktur. Sadece Edouard Roditi’nin ve Haakon Chevalier’nin daha önceden anında çeviri deneyimleri vardır. Çeviri ekibini zor koşullar altında, hemen her çeşit konunun konuşulacağı birden fazla uzmanlık alanının gerektiği bir deneyim bekliyordu.

     Buna karşın, çevirmenler bu davalarda kullanılan anında çeviri tekniği ve konferans çevirmenliği mesleğinin geleceğini inşa ettiler. Çeviri servisinin başında Binbaşı Leon Dostert bulunuyordu (1904-1971). Dostert ekibini, Cenevre Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Okulu’nun öğrencileri ve öğretmenleri arasından ve birden fazla anadiline sahip ya da savaş yıllarında bir biçimde birden fazla yabancı dili öğrenmiş ve uzun süre çok dillin konuşulduğu ortamlarda bulunmuş kişiler arasından seçmişti. Teknik sistem, sonraları radarın bulunmasını sağlayacak buluşlarıyla ünlenecek ex­RAF bomba uçağı pilotu ve ses mühendisi Kanadalı Aurele Pilon tarafından mükemmelleştirilmişti. Pilon, mikrofonlarla kulaklıkları birbirine bağlayan yüksek sese duyarlı. karmaşık ama çalışan bir sistem kurmayı başarmıştı. Doğal olarak, duruşmalar sırasında çok büyük güçlükler yaşandı: çünkü bir yabancı dili çok iyi biliyor olmanın, ifade çabukluğu ve esnekliği, soğukkanlılık, içgüdü ve sağduyu, hem ana dilinde hem yabancı dilde zengin bir sözcük dağarcığı gerektiren anında çeviri etkinliğinde başarılı olmaya yetmediği görülür. Nuremberg mahkemelerinde düşünülenin aksine, dil bilgileri ne olursa olsun dilmaçlar anında çeviride başarılı olabilmek için pek çok konuda yetenekli olmak zorundadırlar. Yine de tüm bu zorluklara rağmen, dilmaçlar duruşmalar sırasında üstlerine düşeni ellerinden gelen en iyi biçimde yaparlar ve onların başarılarını gören Birleşmiş Milletler de, çevirmenin konuşmacıyla aynı anda çeviriye başladığı bu “mucizevi sistemle” tanışır. Dostert simültane ekibini kurmakla görevlendirilir. İngilizce’den, Fransızca’dan, Rusça’dan çeviri yapan dilmaçların arasına kısa bir süre sonra Çince’den çeviri yapan çevirmenler de katılır. Bu ilk ekip zaman zaman Birleşmiş Milletlerin Success Gölü yakınlarındaki merkezinde görev alır ve ilk resmi görevleri 1947′de Londra’daki Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Konferansı olur. 15 Kasım 1947′de 152 nolu Kararnameyle simültane çeviri servisi, ardıl çevirinin yanında, sürekli bir hizmet olarak kabul edilir. Aslında bu karar Genel Kurul’da ardıl çevirinin sonunun geldiğinin göstergesidir. Simü1tane çeviri 1950 yılında tamamen kabul edilir ve ardıl çeviri daha çok mahkemelerde, özel toplantılarda kullanılmaya başlanır. Konferans çevirmenliği bugün çok gelişmiş teknik sistemiyle bütün ülkelerde ve bütün uluslararası konferanslarda kullanılmaktadır.

     Bugün dünyada bütün devletlerin Dış ilişkiler Servislerinde konferans çevirmenleri bulunmakta.Bunun ilk örneği de Amerikan Dış İşleri Departmanının çeviri bürosudur. Konferans çevirmenliği artık bir meslek olarak algılanıyor. Artık konferans çevirmeni yetiştiren, anında çeviriyle ilgili kuramlar üreten, araştırmalar yapan, tekniği geliştiren, yeni çevirmenler yetiştiren kısacası bu mesleğe bilimsel ve akademik bir kimlik kazandırmaya çalışan okullar ve üniversiteler var ve sayıları her geçen gün artıyor. Bu üniversiteler arasında Cenevre Üniversitesi (1941), Viyana (1943), Mainz/Germersheim, (1946), Georgetown (1949), Heidelberg (1050) ve en son olarak da Paris Sorbon Üniversitesi’ndeki ES IT’ i sayabiliriz. Mesleğin ilerlemesindeki başka bir kilometre taşı da Avrupa Birliği’nin resmi dil sayısını 1971 yılında artırmasıdır. Bugün yedi resmi dili bulunan Avrupa Topluluğu’nda yaklaşık iki yüz simü1tane çevirmen aktif olarak mesleklerini yapmaktadır. Dilmaçlar artık uluslararası toplantıların demirbaşlarından sayılıyorlar. Sustuklarında bütün herkes susuyor. Kısacası Konferans çevirmenliği okulları, kuruluşları, dernekleri (AIIC- Association International des Interprètes de Conferences- Uluslararası Konferans Çevirmenleri Derneği) profesyonel çevirmenleriyle geleceğini inşa ediyor ve çok sağlam temeller üzerine oturduğu için ufukları her geçen gün biraz daha genişliyor.

14 Kasım 2014 Cuma

İbnu'n-Nahvi, el-Kasidetü'l- Münferice'si ve Tercümesi

 
1- Sıkıntı! Şiddetlen ki açıl(ıp rahatlay)asın. (Geçen) gecen ise, sabah aydınlı-ğını(n yakın olduğunu) kuşkusuz bildirdi.
2- Gece karanlığının da yıldızları vardır. Ta ki onu güneş kaplayı(p ortadan kaldır)ıncaya kadar.
3- Hayır bulutunun da yağmuru vardır. Vakti gelince yağar.
4-Nefis ve ruhların binekleri (mesabesinde olan insanlar) için Mevla’mızın ihsanları çoktur.
5- O(ihsa)nların devamlı hayat veren hoş bir kokusu vardır. Öyle ise sen o hoş kokunun hayat veren kaynağına yönel!
6- Çoğunlukla o hayat kaynağı, okyanuslardan denizlerin dalgalarını coşturup taşırır.
7- Bütün yaratıklar O’nun (kudret) elindedir. Varlık içindekiler de, darlık içindekiler de…
8- Onların iniş ve çıkışları ise (ya aşağıların) aşağısına ve (ya yukarıların) yukarısınadır.
9- Onların (dünyadaki) yaşantıları ve (ahiretteki) akıbetleri eğri yolda yürümekte değildir.
10- (Bunlar Allah’ın her şeye) hükmeden (kudret) eli ile örülmüş, hikmetler (yazgılar)dır ki, sonra (bunları) dokuyucu yolunda olan (insan) dokumuştur.
11- (İşler) düz gitse, sonra eğrilse (bütün bunlar) bir düzeltici ve bir eğriltici (nin kudreti)yledir.
12- O hikmetlerin garipliklerine, yıllardır bu görevi yerine getiren (çeşitli) deliller tanıklık etmektedir.
13- (Mümine) Allah’ın hükmüne razı olmak yaraşır. Öyle ise sen de sadece (rıza dairesi olan) o merkeze yönel!

14- Hidayet kapıları açıldığında, onun hazineleri için acele et ve (o kapılardan içeri) gir!

15- Eğer hidayet (hazinelerin)in nihayetine varmak istersen, dikkatli ol! Çünkü orada tökezleme (ihtimali) vardır.

16- Ki, o meydana geldiğinde (oraya) ilk gelenlerden olasın!

17- İşte (gerçek) yaşam ve güzelliği ancak oradadır: Sevinenler ve doğru yola girenler için.

18- (iyi) ameller durgunlaştığı zaman (onları) hareketlendir. Hareketlendirdiğin zamanda o ameller parılda(maya başla)r.

19-Allah’a isyanlar, o (isya)nların çirkinliği; kötü huylu kişilerce (hava ve heves sebebiyle) güzel görülür.

20- Allah’a itaat ve o itaatin güzelliğinin ise, parıldayan sabah nurları vardır.

21- Kim ( Allah’a) itaat sebebiyle cennet hurilerini isterse, hurileri ve işvelerini elde eder.

22-Takva sebebiyle huriler için beğenilen (bir eş) ol ki; yarın (kıyamette) memnun (ve mutlu) olasın ve (böylece azaptan da) kurtulasın.

23- Kur’an’ı mahzun bir kalp ve titrek bir ses ile oku!

24- Gece namazı (Kur’an) okumanın alanıdır. Öyle ise o alanda (Kur’an’ın) manasını anlayarak (tekrar tekrar okumak suretiyle) git-gel!

25- Gece namazın(da okunan Kur’an’)ı ve onun anlamını tefekkür et ki, Firdevs (cennetin)e gelesin ve (bütün sıkıntılardan) kurtulasın.

26- Firdevs (cennetin)de fışkıran Tesnim (çeşmesin)den saf ve karışık olarak (kana kana) iç!

27- (Allah’tan) kendisine yol gösterici olarak gelen akıl övüldü. O’na (itaatten) yüz çevirten heva (-i nefis)de yerildi.

28- Allah’ın Kitabı, O’nun öğretisi, halkın anlayışı için en açık bir yerdir.

29- Halkın en hayırlıları, onların doğru yolu gösterici (rehber)leridir. Onların dışındakiler ise sıradan (kişiler)dir.

30- Atılgan (bir kahraman) olduğun zamanda savaş (meydanın)da ortalığı saran tozdan da kork(up sakın kaç)ma!

31- Hidayet meş’alesini(n yakılacağını) gördüğünde tek başına (da olsan tam) ortasına dikil!

32- Bir kişi aşık olursa, o aşk fırtına(sı, kalbini yakma)sıyla büyük bir acı duyar.

33- Dilber’in (ön) dişleri gülücükler saçar, fakat en mükemmel gülüş seyrek (dişler)dedir.

34- (İlahi) sırların heybeleri, emanetleriyle birlikte (çözülmesi ilahi izne bağlı olan) sağlam bağlar altın da toplanmıştır.

35- Ilımlılık, sahibi için kalıcı (bir haslet)dir. Sertlik ise (sonuçta) fitne ve fesada götürür.

36- Allah’ın rahmeti, doğru yolda olan, insanlara doğru yolu gösteren (Hz.Muhammed) üzerine olsun.
 
37- Ve (Allah’ın rahmeti) O’nun davranış ve sözlerine tutkun olan Hz. Ebu Bekir (üzerine)e (olsun).
38- Ve (Allah’ın rahmeti) tehlikeye maruz Hz. Sâriye kıssasında kerameti (ortaya çıkan) Ebu Hafs (Hz. Ömer üzerin)e (olsun).

39- Ve (Allah’ın rahmeti) iki nur sahibi, haya sahibi, kendisinden haya edilen, yaratılış ve ahlakı güzel olan Ebu Amr (Hz. Osman üzerin)e (olsun).

40- Ve (Allah’ın rahmeti) bol yağmurlu bulutlarıyla ihsanda bulunduğunda ilimde (kendisine müracaat edilen) Ebu Hasan (Hz Ali üzerin)e (olsun).
 
 



 
 
 

22 Ağustos 2014 Cuma

Tercüme, Telif ve Yazar

Tercüme, Telif ve Yazar

Tercüme veya telif edilmiş bir metin, ilk plânda yazar ile okur arasında bir işaretler yığınıdır. Bu işaretler, semboller yığınının, okuyucu üzerinde beklenen etkiyi yapabilmesi için, yazar ile okur arasında sağlıklı bir iletişimin kurulması şarttır. Bu tür bir iletişim için gerekli bazı hususları, “tercüme” ve “telif”başlıkları altında inceleyelim:

TERCÜME
Tercüme, bir sözün mânâsını, mümkün olabildiğince yakın bir şekilde, başka bir dilde ifade etmektir. Mânâ aktarılırken tam benzerlik gerçekleştirilemez. Zira insanlar farklı milliyet, farklı kültür, farklı hayat felsefelerine sahiptirler. Bu farklılıklar insanların, eşya ve hâdiselere değişik yorumlar getirmelerine sebep olmaktadır. İsimler ve onların zihinde uyandırdığı mânâ siluvetleri diyebileceğimiz mefhumlar, her kültürde ayrı bir hususiyet taşımaktadır. Çünkü işgüzar neolojistlerin (yani kelimeler türetenlerin) saman alevi gibi kelimeleri hâriç, bilhassa zengin bir kültür birikimi olan milletlerin kullandığı kelimelerin arkasında, muazzam bir tarih yatar. Hemen hemen her bir kelime,tarihî seyri içerisinde farklı mânâlar kazanır, nüanslarla incelir. Bu farklılıkların, bu inceliklerin birbirine en çok benzeyen kültürlerde bile değişik hayat görüşü bulunduğu göz önünde tutulursa, başka bir dile aktarılıp aynı tesirleri gerçekleştirmesi beklenemez.

Tercümedeki bu sınırlılığa dikkat çektikten sonra, tercüme metotlarına geçebiliriz. Genelde iki çeşit tercümeden bahsedilir: Harfî ve Mefhumî Tercüme.

a)Harfî
Tercüme; Bu tür tercümede, bir dildeki tabirler, başka bir dildeki en yakın karşılıklarına,olabildiği ölçüde, kelimesi kelimesine aktarılır.

b)Mefhumî
Tercüme: Bu metod, mânânın aktarılması üzerinde durur. Bu yüzden de,harfî tercümedeki, kelimelere olabildiğince bire-bir karşılık bulma gibi katı kurallar taşımaz. Orjinal metindeki mânâlardan çok farklı yapılan yorumların parantez içinde verilmesi şartıyla, bu metodun taşıdığı esneklik, tercümenin gayesi olan “okuyucuda benzer tesir uyandırma hâdisesini” bir derece gerçekleştirebilir.

Tercüme metotlarından sonra, göz önünde tutulması gereken noktaların bir kısmını şöylece sıralayabiliriz:

1-Yabancı bir dilden dilimize geçmiş, ancak kültürümüz içinde yoğurduğu-muz için farklı mânâlar kazanmış kelimelere dikkat edilmesi gerekir.

2-Yabancı bir dildeki atasözü, deyim, terim, vecize gibi daha çok mecazi olarak kullanılan tabirler tercüme edilirken,dilimizdeki karşılıkları kelimesi kelimesine verilmemeli ( o dilden aynen alınanlar hariç:the lion’s share-aslan payı; ivory tover fil dişi kule, gibi) varsa kültürümüzdeki geçerli karşılıkları kullanılması, yoksa tarifleri yapılmalıdır.

3-Tercüme edilen kelimenin birden fazla mânâsı varsa,bunlardan bir tanesi kontekst(bağlam)göz önünde bulundurularak seçilmelidir.

4-Tercümede mânânın aktarılması, tek tek kelimelerin aktarılmasından daha önemlidir.
5- Doğru tercüme, cümlelerin mânâlarını ve yazarın niyetini çevreleyen bütün bir konteksti, üslûba dikkat ederek aktarmayı gerektirir. Kelime ve mânâlar,belki bir derece tercüme edilebilir, ancak üslûbun da aktarılabilmesi, garip tabirlerin bulunmaması, kısacası tercümenin tercüme olduğunun hissedilmemesi için, konuya hâkim olmak, her iki kültürün o sahayla ilgili inceliklerini bilmek kaçınılmazdır.

6- Tercümeyi, gözden kaçırılan noktalan yakalamak için, belirli bir süre geçtikten sonra tekrar ele almak ve mümkünse o sahada ihtisas sahibi bir mütercimden yazıyı kontrol etmesini istemek de ihmal edilmemelidir.

TELİF
Telif, genellikle, tercümeye göre daha fazla gayret gerektirir. Zira tercüme edilen metnin yazarının kafa yorduğu işler (kelime dizilişi, insicam (tutarlık), misâller verme vs.) artık sizin vazifenizdir.

Bir telifte, ilk önce mevzu tesbit edilmelidir. Ne hakkında yazacağına karar veremeyen, bir neticeye ulaşamaz. Ayrıca mevzu dışında birçok soru sorulabileceği halde, mevzu dahilinde akla gelebilecek hemen hemen bütün soruları cevaplandırmak, başka bir ifadeyle yazıyı tesirli kılmak için, mevzunun sınırlandırılması kaçınılmazdır. Bu yüzden mevzûyu tesbit eden başlıklar uzun olur.

Mevzunun seçiminden sonra sıra “kaziye cümlesine” gelir. Bu cümle, verilmek istenen fikir, ispatlan-mak istenen düşünce, varılmak istenen neticedir. Yazıya başlamadan Önce, çoğunlukla başlık olarak kullanılan mevzûyu ve genellikle eserin en can alıcı noktasına yerleştirilen“kaziye cümlesini”yazmak;yani paragraflardaki fikirlerin alt başlıklar halinde kısaca gösterilmesini de ihtiva eden bir plân hazırlamak, yazarın insicamlı bir muhakemeyle fikirlerini kâğıda dökmesi, okurunun damesajı daha rahat idrak etmesi için elzemdir.

Telif (veya tercüme) edilmiş bir metin ile okuyucu ve yazar üçlüsü arasında şöyle bir ilişki vardır:

Yazar—ifade—metin —idrak—okuyucu
Bu ilişki şu şekilde açıklanabilir: Yazarın ifadesi, kullandığı dilin gramer kuralları ve semantiğinin (mânâ ilminin) elverdiği ölçüde ortaya çıkan nüans ihtimallerinin sınırına kadar bir mânâ taşır. Tabii bu da, yazarın bilgi birikimi ve tecrübelerine dayalıdır, öte yandan, okuyucunun metni idrakinin sınırı ise, bu nüans ihtimallerini, kontekst dahilinde yorumlayabilmesine göre değişir.

Bir yazar, okuyucusunu ne kadar iyi tanışa, yazı o kadar tesirli olur. Bunun için şu soruların cevap-landırılması ihmal edilmemelidir:

1)Okuyucunun öğrenim,meslek, kariyer durumu nedir?
2) Mevzu hakkında bilgi seviyesi hangi ölçüdedir?
3)Mevzu ne kadar ilgisini çekecektir?

4)Yazıyı okumak için ne kadar zaman ayırabilir?
5)Ne gibi inanç, peşin hüküm, beklentileri vardır?

Normal bir okurun, latin harfleriyle yazılmış bir eserden beklentileri bir başka deyişle, ilk plânda gör-meyi ümit ettiği şeyler şunlardır:

Soldan sağa doğru yazılan, aralarında boşluk bulunan, gramer ve imlâ kurallarına uyan, bir mantık sil-silesi dâhilinde sıralanmış kelimeler ve bu kelimelerden oluşmuş cümleler, paragraflar.

Okurun bu beklentilerine ket vuran her hata, okumayı aksatacak, dolayısıyla okurun idraki nispeten azalacaktır.

Mevzûyu ele alış ve okura hitap şekli olan üslûp, yazarın niyetinin anlaşılmasında büyük rol oynar. Bu yüzden üslûpta yapılacak ani değişiklikler veya birbirinden çok farklı üslûplar kullanmak da okurun idrakini azaltır.

Eğer yazarın aktarmak istediği fikir, genel hatlarıyla okuyucunun zihninde mevcutsa, iletişim rahat olur. Öte yandan, bahsedilen dala yabancı olan okurun muhakemesi oldukça sınırlıdır. Bunun için, okurun mevcut bilgi seviyesini tahmin edip bu seviyeden başlayarak, anlatılan her yeni düşünceyi bir öncesi üzerine bina etmek gerekmektedir.

Bir okuyucu, karşılaştığı bir cümlenin manâsıyla hafızasındaki bilgiler arasında bir irtibat kurduğu an, o cümleyi anladığını hissedip onu kısa vadeli hafızasına yerleştirir. Ardından bir sonraki cümleyle arasında bir ilişki kurmaya çalışır. Eğer ilişki idrak edilmez veya bir cümledeki kelime yığınlarından mânâya nüfuz edilemezse, kısa vadeli hafıza aşırı yüklendiği için idrak durur, dolayısıyla yazarla okur arasındaki iletişim kopar.

Eğer okuyucuyla iletişim kurulmazsa, kopuk zincir gibi insicamdan mahrum bir yazının doğurduğu muğlaklık yüzünden okuyucu, mânâ ve mesajdan ziyade, kelime yığınlarından oluşan metne takılır. Diğer yandan, âdeta kelimelerin değil, mânâların görüldüğü, ruh inceliğinin aksettiği fikirlerle dopdolu bir metni okuyan insan, kendini mânâ ve mesaj ile hem-dem bir halde buluverir.

Cümleler arasındaki irtibat gibi, paragraflar arasında da o kadar sağlam bir irtibat kurulmalıdır ki, okur bu ilişkiyi bulmak için okumasına ara vermemelidir. Bu ilişki “ve”, “fakat”, “böylece”, “aksine”, “öte yandan” gibi bağlaçlar kullanmak, bazı atıflar, yerinde tekrarlar ve özetlemeler yapmakla sağlanabilir.


Şimdi, telifte dikkat edilmesi gereken diğer bazı hususlardan bahsedelim:

1)Giriş
paragrafı merak uyandırmak,gelişme paragraflarında genellemeler yapılıp bunlara çarpıcı misâller verilmelidir. Sonuç paragrafı, bitiş hissini vermeli, yani bir konu hakkında tatmin olacağı bir açıklamanın yapıldığı, okuyucuya hissettirilmelidir.
2)Birkaç
mânâya gelen müphem ve“olmak, yapmak” gibi harcıâlem kelimeler yerine, hisleri uyandıracak canlı kelimeler, dikkati toplayan yerinde soru cümleleri ve hitaplar, benzetme ve mecazlar kullan-mak,yazıyı akıcı ve tesirli hale getirecektir.
3)Hünerle kullanılmış, benzetmelere dayalı bir tarif, bir kelimeyi veya mefhumu aydınlatmakla kalmaz, geniş bir görüş açısı da temin eder.
4)Bir fikri vurgulamanın en kolay ve en etkili yollarından biri, uzun cümlelerden sonra kısa bir cümle kullanmaktır. Bıkkınlık vermemek için uzun ve kısa cümlelerin“harmanına”da dikkat etmek gerekir.
5)Okuyucuyu sürüklemek için, temel fikrin, cümlelerin sonlarına doğru odaklaşmasına dikkat edilmeli, sıralanacak bir takım fikirleri tesirli kılmak için az önemliden çok önemliye doğru gelişen bir sıra takip edilmelidir.
6)Neyi kasdetmediğimizi söylemek, okurun neyi kasdettiğimizi merak edip düşünmesini sağlar.
7)İktibasların kontekst dahilinde insicamlı olmasına ihtimam gösterilmelidir. Yani başka bir eserden alınan parçalar, sözün gelişine uygun,akıcılığı bozmayacak şekilde yerleştirilmelidir.
8) Notaları duyar, müziği dinleriz, boya pigmentlerine gözümüz ilişir, resmi görürüz; kelimelere bakar, mânâyı buluruz. Tıpkı bunlar gibi, nasıl harfleri görmeden okuyorsak, kelimeleri ve kağıdı hissetmeden yazmaya alışmalıyız. Kalemin ele dokunduğu yer değil, kâğıda dokunduğu yer önemlidir.
9)Aktarılan fikirler bilgiye dayanır. Okurun yapacağı yorumlar, inançları üzerine kurulu muhakemelerdir.
10)Yazar, kendisini değil, okuru ikna etmeye çalıştığını unutmamalıdır.
11)Konuşma dilinde ses tonu, vurgu, jest ve mimikler mânâyı takviye eder. Yazıda bunlar olmadığı için, ifadeyi sürükleyici,üslûbu tesirli kılmak yazara düşmektedir.
12)Yazıdaki her bir cümlenin, mevzûyla ve diğer cümlelerle bir irtibatı olması gerektiği unutulmamalıdır.
13)Okur, yazıyı takip edebiliyorsa, açıklık; fikirler birbirine bağlanmışsa,insicam; düşünceler silsilesi sağlam ise,mantıkî tutarlılıktan söz edilebilir.
14)Eğer mevzu hakkında okurun bilgi birikimi, yazarınkinden daha fazlaysa,metin, okura yazardan daha fazla şey ifade edebilir(!).
15)Tercümede olduğu gibi telifte de, ihtisas sahibi birinden, yazının editörlüğünü yapmasını rica etmek unutulmamalıdır.

Yazı sonunda cevaplanması gereken bazı sorular da şöyledir:

1)Bu sahada ihtisas sahibi olmayan birisi, acaba bu yazılanları anlayabilir mi?
2)Yanlış anlaşılabilecek ifadeler var mı?
3)Yazı fazla mı uzun? Fazla mı kısa?
4)Bilgiler doğru mu?
5)Yorum ve değerlendirmeler sıhhatli mi?
6)Fazla bilgi var mı? Eksik bilgi var mı?
7)Mühim fikirler üzerinde kâfi derecede duruldu mu?
8)Yazıda canlılık sağlanmış mı? Umumi kaideler ve mücerred ifadeler müşahhas misâllerle destekleniyor mu? Anlaşılmayı kolaylaştıracak misâl, vak’a nakil, anekdot, mukayese ve tezat gibi unsurlar kafi mi?
9)İstatistik, belge, grafik, şema, resim gibi yardımcı unsurlar var mı? Kâfi mi?
10)Fazla cümleler, fazla kelimeler var mı?
11)Anlaşılmayacak ifadeler, fazla teknik tabirler, uydurma kelimeler var mı?
12)İmlâ ve noktalama sıhhatli mi?(1)

Bütün bu hususlardan sonra, bir kısım unsurlarını zikrettiğimiz "fesahat" ve "belagat" üzerinde de durmak yerinde olur.

"Kelimede fesahat, telaffuzu zorlaştıracak harflerin bulunmamasıyla mümkündür. Herkes tarafından bilinmeyen, vezne uydurulmak gayesiyle bozulmuş ve birkaç mânâsı olup da meşhur olmayan mânâsıyla kullanılmış kelimelerde fesahat bulunmaz. Kısacası fesahat kelimlerde ve kelimelerden müteşekkil "kelâm" da mânâ, âhenk ve söyleyiş bakımından herhangi bir kusurun bulunmamasıdır.

Sözün beliğ olabilmesi için "fasih" olması şarttır, fakat fasih bir sözün aynı zamanda beliğ olabilmesi, yerine göre söylenmiş olmasına bağlıdır(2). Ancak, sadece yerine göre söylemek, yani makam da yeterli değildir. Kimin, ne için, kime söylediği de kelâmın ulviyet, kuvvet ve güzelliğini artıran unsurlardır.

"Belâgatlı kelâm, ilim denilen çömleklerde pişirilen, hikmet adlı büyük küplerde duran, anlayış süzgeci ile bir mânâ ifade eder ki, onu, zarifler denilen sâkiler sunup, fikirler içtikten sonra, sırlarda dolaşarak hisleri harekete getirir. İşte insanlara takdim edilecek belâgatlı kelam ve ifade sanatında doruğa çıkmış yüksek söz budur"

DİPNOTLAR
1) Şimşek, Ü. Arş. Teknikleri, İst.1985, s.109-10.2 (Ayvazoğlu, B.İs. Estetiği ve insan, İst. 1989, s.135.3) Senih, S. Kur'ân'da Edebi Veche, s.79, İzmir 1989

 


Popular Posts