Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

28 Şubat 2014 Cuma

Kelimelerin Kökleri

Kelimelerin Kökleri


Bazıları, bir kelimeyi anlamak ve yerinde kullanabilmek için o kelimenin etimolojisini bilmek gerektiğini iddia ederler. İlk bakışta insana inandırıcı gibi görünen iddialarını biraz incelemeye tabi tutunca, bunun şart olmadığını anlayabiliriz.

Bir kelimenin manasını ve bugün ne şekilde kullanıldığını iyiden iyiye öğrenebilmek için mutlaka çok derinlere gitmeye gerek yoktur. İngiltere ve Amerika’da etimologlar ve bazı filologlar hariç, hemen hemen hiç kimse bütün kelimeleri geniş bir aile grupları halinde öğrenemezler. Mesela, “Lady” kelimesinin etimolojik olarak “somun yoğurucu manasına Eski İngilizce “hlaefdiqe” den geldiğini ve “dough” (hamur), “dairy” (süthane) gibi Anglosakson ve Eski İngilizce asıllı daha pek çok kelimeyle akraba olduğunu dil bilginlerinden başka kimse bilmez. Yazarların her halde çoğu “lord” un Eski İngilizce’ de ‘hlafward (somun muhafızından) geldiğini, “warden” (gardiyan) ve “steward” (önceleri “domuz bekçisi”, şimdi “metrdotel” “kamarot”, “ayvaz” v.s.) kelimeleriyle aynı kökten olduğunu bilmezler. “Reward” (mükafat) kelimesinin ise Eski Fransızca “reguarder” den geldiğini hiç bilmezler.

Bir kelimenin etimolojisini bilmek o kelimeyi daha anlamaya ve tam yerinde kullanmaya mutlak olarak yardım etmediği gibi, bazan insanı şaşırtabilir de... “Cynic” kelimesini ele alalım; Grek felsefesinde “cynicler” yegane iyiliğin fazilet olduğuna inanan, bunu sağlamak için de nefse hakimiyet ve hürriyet salık veren filozoflardı. Köpeklerin ne kadar sadakatli ve fazilet sahibi hayvanlar olduğunu düşünürsek bu felsefe mektebinin ismini niçin Grekçe “kynikos” (köpek) ten almış olduğuna şaşmayız. Gelgelelim kelime bu manaya takılıp kalmıyor. Bir zaman sonra, “cynic” namiyle anılan filozoflar örf ve adetlerin ve cari felsefelerin şiddetli tenkitçileri olarak tanınıyorlar. Modern “cynic” kelimesi işte bu ikinci manadan doğuyor. Şimdi bu adama cynic denildiği zaman kedisinin herşeyi kötü gözle gören, başkalarını hareketlerinde daima menfaat gizli olduğuna inanan bir kimse olduğu manasını çıkarırız. Cynic kelimesinin manaca artık ne köpekle, ne de köpeklikle hiç bir ilgisi yoktur. Ama bizde etimoloji bilgisi çok, mantık bilgisi kıt birisi çıkar, cynic yerine (köpeksi) dememizi tavsiye eder. Halbuki, mesela “Hocam sözlerinizde bir “cynisme” saklı, yerine “Hocam, sözlerinizde bir köpeksilik saklı,” demeye bu milletin sadece milli zevki değil, milli terbiyesi de müsaade etmez.

Aynı şekilde “uslu” kelimesindeki “us” (akıl) köküne bakılarak bu kelime “akıllı” manasına kullanılamaz. “Uslu” ile “akıllı” arasındaki farkı yalnız uslu çocuklar değil, yaramazları bile bilir. İnsanların gelişip olgunlaşacağını kabul ettiğimiz gibi dil ağacının kelimelerinin de kemale ereceğini kabul etmemiz gerekir.

Bir adamın adının Aslan, Korkmaz yahut Satılmış olmasına bakarak o insanın nasıl aslan, korkmaz yahut satılmış olduğuna hükmedemezsek, bir terimin lafzına bakarak da o terimin manasını anladık diyemeyiz. “Sürrealizm” terimi bize eğer bir şey söylemiyorsa, “gerçeküstücülük’’ de söyleyemez. “Gerçeküstü” ne demektir? Sanatta kübizm, fütirizm, fovizm, ekspresyonizm, hepsi gerçek üstü değil mi? Fauvisme (fovizm) “vahşi hayvanlık” demektir. Halbuki, Matisse’ in, Rouault’nun, Derain’in vahşi hayvanlıkla ne alakaları vardır? Onlara bu adı veren san’at tenkidçisidir. Bu tenkidçinin bile “vahşi hayvanlık” la alakası yoktur. “Vahşi renkler” kullanmak başka “vahşi hayvanlık” başkadır.

Terime bakıp, terim uydurma laubaliliğinden kurtulup terimlerin aslını, manasını öğrenelim. Yoksa Peyami Safa’ nın da belirttiği gibi mesela; “benimiçincilik” hiç bir zaman “egocentrisme” karşılığı olamaz. Söylediklerimiz yanlış anlaşılmasın. Biz hemen herşeyde olduğu gibi, etimoloji bahsinde de ne ifrat ne de tefrit taraftarıyız. Bütün kelimelerin etimolojisini herkese öğretmeye kalkışmak ne kadar fuzuli bir emek olursa, hiçbirimize hiç etimoloji öğretmemekte o derece yanlıştır. Arapça ve Farsça’ nın bazı temel gramer kaidelerini öğrenmek her Türk münevveri için lüzumlu olduğu gibi, en sık geçen Grekçe ve Latince kökleri bellemek de faydalıdır. Hele beynelmilel ilmi terimlerin çoğu Grekçe kök ve eklerden yapıldığı için, biz de o kök ve eklerin hiç olmazsa en mühimlerinden bazılarını öğrenmek mecburiyetindeyiz. Evet biz Siyavuşgil’ in dediği: “Kulaklarımız, kelime ve cümlelerin yedi göbek ötesinden gelen şehadetlerle değil, musikisinde, duygu ve fikirle uslubun tam kaynaşmasından süzülen ahenktedir.” anlayışını kabul ediyoruz.

Yoksa bir kelimenin kökünü bilmezsek onu doğru kullanamayız, anlayışını bir anlık kabul edersek bile bu fikri kabul edenlerden mesela Nurullah Ataç’ın açık mektubunda geçen kelimeler de bir sürü izah isteyecek. “Kelime” karşılığı kullandığı “tilcik” teki “til” köküne ne diyelim. Bunun manasını kaç kişi biliyor? “Tilcik” i nasıl yerinde kullanacağız? Ya “ücük” (harf) “nen” (şey), “yoru” (mana) ve daha binlercesini? Hepimiz bu ölü kökleri bellemeye kalkarsak milletçe belki etimolog oluruz ama başka hiç bir şey öğrenmeye ve yapmaya vaktimiz kalmaz.

Bir de dilimizde “etmek’’ li fiiller var. Bunların da kökü yabancıdır diye atamayız. Yazı üslubu, her moda gibi zamanla değişebilir. Şimdi hemen bütün dünyada cereyan, sade dile doğrudur. Halk Türkçesiyle de edebiyat olur. Fakat “sade” olsun dersen Türkçe’ yi fakirleştirmeye hele avamfiripçe bir davranışla aşağı bir seviyeye düşürmeye hiç hakkımız yoktur. Evet öz Türkçe’ dir diye, fikrimizi tam anlatmaktan uzak olan kelimeleri (fiilleri) kullanmak doğru olmuyor. Sevmek: teşhir etmenin; çoğaltmak: teksir etmenin, çektirmek: istifa etmenin karşılığı olamaz (işten el çektirmek de manayı karşılamıyor.). Böyle gayretkeşlikler, üç aylık kurstan sonra ecnebi bir dille konuşmaya çabalayanların ibtidailiklerini hatırlatıyor. Her millet gibi biz de kendimizi dünyadan hariç düşünemeyeceğimize göre, doğudan da batıdan da, kuzeyden de, güneyden de “etmek” li fiiller dilimize girmeye devam edecektir. Öteden beri, milletimiz için iki şık vardı: “Ya “etmek” siz kabile hayatı, veya “etmek” li medeniyet bütün dikenlere rağmen “gül” ü ‘‘kediotu” na tercih ederiz.

Şimdi bunlardan bazı misaller verelim:

(1) Mezcetmek: (katıştırmak)
Kanuni Süleyman’ın ihtişamı ile Sinan’ın dehasını mezceden bu İslamiyet Abidesi binlerce Müslüman ile dolup taştı.
Bu iki sistemin mantığı ve oyun kaideleri birbirlerinden tamamen farklıdır. Bunları mezcetmeye imkan yoktur.

(2) İlzam etmek: (cevap veremez hale getirmek)
Bu nurani simalar ne güzel konuşuyorlar. Ne tatlı telmihler, ne ince nükteler, ne yumuşak cinaslarla karşı tarafta bulunanları ilzam etmeye çalışıyorlar.
O, isticvabında, gerek muhakemede akılları durduracak bir soğukkanlılıkla kendini ve davasını müdafaa etmiş ve en güçlü hâkimleri ilzam edecek, iddia makamını tereddüde düşürecek cevaplar vermişti.

(3) Cerhetmek: (çürütmek)
Bu mecmuanın o çarpık teoriyi cerheder tarzda kaleme alınacak bir makaleyi neşre amade olduğu haberi de memnuniyet uyandırıcı bir şey.
Bazıları hiç araştırmadan kendilerine telkin edilen faraziyeleri cerhedilmez bir hakikat sanıp, hür düşüncelerinin emin yerde bulunuşu ile öğünüyorlar.

(4) Cehdetmek: (çabalamak)
Eğer milletin ıstırabından doğma bir şuurun ateşinde dövülmüş bir çelikten irade, bütün bu perişan emelleri, bu dağınık cehdleri bir araya toplayıp bir hedefe doğru sevketmezse, encamımız nereye varır?
Daima ileriye doğru cehd ve gayret etmedikçe ve zaman terakkiyatından faydalanamadıkça muvaffak olamayız ve yaşayamayız.

(5) Heder etmek: (boş yere harcamak)
“Kurt geldi, bir koyun daha kaptı!” kabilinden bir anlayışla millet evlatlarını heder edemeyiz.
Gelecek nesilleri düşünmeden, elimizdeki imkan ve nimetleri heder etmeye hakkımız var mı?

(6) Empoze etmek: (zorla yaptırmak) Tekniğin, fizik-maddi ilimlerin tekamülü, son keşifler, daimi sulhu sağlayacak bir organizasyonu insanlığa empoze edecek güçte midir?
Gururlarını empoze ederek, insanlar saygı toplayabilirler mi?

(7) İhtida etmek: (müslüman olmak, hidayete —doğru yola— girmek)
Hidayete mazhar olarak “Mir Reşid” namını alan Zaharyadis Efendi, ihtidasından evvel Fener Patrikhanesinin baş vazifelisi idi.
Maurice Bucaille, Kaptan Cousteau, Roger Garaudy ve Hans Aiberg gibi meşhurların ihtida etmesi Batıda müslümanlığın yayılmasını bilhassa Fransa’ da kiliselerin camiye çevrilmesine sebeb olmuş, bu vaziyet hristiyan çevreleri korkuya düşürmüştür.

Dili Yapanlar

Dili Yapanlar


Dileri dil yapan, bütün bir milletin fertleri ve tek tek vatanın evladlarıdır. Dili güzelleştirenler ise, halkın dilinde cilalanıp şeffaflaşan kelimeleri, lahuti bir zevkle kullanıp şiir ve nesirlerinde inci-mercan gibi işleyen, görülmedik ebedi nakışlar dokuyan şair ve ediplerdir. Yoksa “bir takım alaylı âlim dilciler’’ değil.

Bu mevzuda merhum Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş fikirlerini şöyle izah etmektedir:
“Dil bir bakıma yapraklarını yenileyen ağaçlar gibidir. Bir kısım kelimeler dile girer. Bu, tabii bir hadisedir. Dildeki bu canlılığı görmemek, onun tabii bir varlık olduğunu inkâr etmek olur. Yalnız bu gelişme ve değişmenin gelişigüzel olmadığına dikkat etmek gerekir. Bu ağaç nasıl zamana bağlı ve tabii olarak yaprak değiştirir ve bu gelişme köke, öze bağlı olarak meydana gelirse, dildeki kelime değişmeleri de öyle olur. Yaprakları atıp, başka yaprakların çıkmasını istemek mümkün değilse, kelimeleri keyfi olarak atıp yerine başkalarını koymak da o derece imkânsızdır. Hele bir çınar yaprağını koparıp yerine mesela bir söğüt yaprağını tutturmak nasıl mümkün olmazsa, değişik ve yabancı bir ek ve kökle yapılan kelimeler de dil içinde öyle iğreti kalır. Ağaçta da, dilde de gelişme ve değişmenin tabii olup, bünyeye uyması şarttır.”

Prof. Dr. Ayhan Songar sinir sisteminin çeşitli bozukluklarından, konuşma sisteminin müteessir olduğunu, buna düşünce kusurunun da daima az veya çok refakat ettiğini belirttikten sonra şöyle demektedir.

“Bir takım akıl hastalıklarında hasta durup dururken kelime uydurur, bildiğimiz, tanıdığımız eşyalara kendi kafasına göre bir takım isimler takar ve bu kelimeleri konuşurken kullanır. Bunların konuşma dilleri bazen hiç anlaşılmayacak bir uydurma lisan haline gelebilir.”

Hatta on sene kadar önce Amerika’da, vaktiyle edebiyat ve filoloji tahsil etmiş bir akıl hastasının, gramer ve sözlükleriyle üç ayrı dil icad etmiş olduğunu gazeteler yazmış lardı.

Milletlerarası ortak bir dile sahip olmak üzere XIX. asırda Esperanto adı verilen ve Avrupa dillerine dayanılarak meydana getirilen bir dilin ortaya sürüldüğü malumdur. Fakat sun’i olduğu, hiçbir yerde yazılıp konuşulmadığı için bu dil tutmamış tır.

Herkes kelime meydana getiremez. Kelimeler halk arasında, dilin kanunlarına göre, kendiliğinden meydana gelir. Edebiyatçılar bunları yazı diline geçirir ve bunlara yeni bir mana ve kullanış kazandırırlar. Çünkü dil ağacı son derece nazlı ve incedir. Hemen hırpalanır ve incinir.

Başka dillerden gelen kelimeler bile, ses, şekil ve bilhassa mana ve kullanılış yönünden yeni bir hususiyet kazanmış ve bir değişikliğe uğramışsa, artık o milletin malı sayılır; yabancılık ortadan kalkar. Bütün gelişmiş dillerde durum budur. Esasen dillerde zenginliği meydana getiren de bu keyfiyettir. Ancak 5–6 yüz kelimelik ibtida’? Afrika kabile dilleri tamamıyla milli ve öz olabilir.

Vücut yabancı maddeleri reddettiği gibi, dil de normal yolun dışındaki zorlamalarla giren ve bünyesine uymayan kelimeleri reddeder. Bir misal olması bakımından arzediyorum: 17 Mayıs 1969 Cumartesi akşamı Ankara televizyonunda Nurullah Ataç ile ilgili bir program vardı. Bu programa Nurullah Ataç’ın kızı Meral Tolluoğlu da çıkmıştı. Meral Hanım konuşmasında “Misafir” dedi, “konuk” demedi, “hakikat” kelimesini kullandı ‘‘gerçekten’‘e yer vermedi, “cevap” dedi, “yanıt” demedi, “talebe” ve “akılsız” dedi, “öğrenci” ve “ussuz” demedi; “sene-i devriyye’’ tabirini kullandı, “yıldönümü” diye birşey söylemedi. Demek ki, ne kadar müfritler yanında kalınırsa kalınsın, normal ve fıtri olandan vazgeçilemiyor.

Hatta lehçe ve şive farklarının giderilmesi için bile âlim ve şairlerin ittifakının yeterli olup olmadığı tartışma mevzuudur. Bu yüzden Türkçe için yapılan bir toplantıda Yahya Kemal ile Ziya Gökalp arasında ihtilaf çıktı. Başkan Halide Edip:
— İkisi de vazıh konuşsunlar, dedi.

Yahya Kemal — Türkçe hangi milletin lisanıdır?

Ziya Gökalp — Türk milletinin lisanıdır.

Y.K. — Türk milleti hangi kıtalarda sakindir.

Z.G. — Türkiye’de Anadolu, Rumeli, İstanbul, kaybettiğimiz yerlerde, Türkiye haricinde İran’da, Rusya’nın Şark ve Gar- binde, birçoğu Çin’de, Hind’de, şurda burda, birçok kıtalarda.

Y.K. — Bu kıtalarda ikamet eden Türkler aynı Türkçeyi mi konuşuyorlar?

Z.G. — Nahiv olarak mutlaka, (gramer olarak) vasi bir mikyasta, lehçe farkları ile konuşurlar. Ulema ve edipler isterse, mükemmel bir edebiyat yaparlarsa, bu ülkelerde oturan Türkler konuşurlar.

Y.K. — Sual ve cevap burada kâfidir. Çünkü ben böyle düşünmüyorum. Alimler ve şairler ittifak etseler, bir edebi lisan yapsalar, bu kıtalardaki Türkler yine aynı Türkçeyi konuşamazlar.

Tarihte bu ana kadar âlimlerin, ediplerin ve şairlerin ittifak edip bir dil yaptıkları görülmez. Bunlar belki milletlerin yaptığı lisanlardan abideler yapmışlardır.

Z.G. — Yahya Kemal Bey kendi fikrini kendi izah etsin.

Y.K. — Turanî ırka mensup milletlerin lisan mukayesesi bitmez, tükenmez. Zaten ben bunların mütehassısı değilim. Ben memleketimin Türkçesinden bahsederek düşüncemi sıkça anlatmış olacağım.

Biz Türkler dil bakımından Ural Altay zümresindeniz. Amma Ural-Altay’ in Türk kısmındansınız. Çünkü Türk kısmından olmayan Turanî ‘ler vardır. Türklerin Oğuz kısmına mensubuz. Buna mensub olmayanlar vardır. Oğuz töresinden İrana gelen Selçuklardanız.

Selçuklulara mensubuz ama 1071’- den sonra Anadolu’ya, sonra Rumeliye geçip, sonra İstanbul’u alan ve Türkiye’yi içine alan ve Türkiye’yi vücuda getiren Türkleriz. Bugünkü Türkçe, o Türklerin 800 bu kadar sene tekâmülünden sonra vücuda gelmiştir. Bu derece olmaksızın lisanın tekevvününü görmek imkinsızdır. Türkçeye röntgen şuaları ile bakmak mümkün olsaydı, Türkçeye girmiş bir kelimenin hangi ve ne gibi mecburiyetle girmiş olduğunu görürdük. Mesela şöyle bir misal alıyorum:
1071’de Malazgird’de döğüşenler 1081’ de doğru, Üsküdar, İznik Ayvalık ve İzmir’e geldiler. Müfrezelerden biri İzmir limanına geliyor. 0 zamana kadar görmemiş, deniz kenarında bir iskele var ve orada Venedik, Katalan ve Diyar-ı Rum gemileri duruyor. Soruyor, buraya ne derler? İskala derler. İlk gördüğü şeyden iskele alıyor. Yemek yedikleri yere lokanta derler, alıyor. Liman, Rumca’dan alıyor. Dalavire, çanta... yoktan kelimeler Türkçeye giriyor.

İskele kelimesini Türkçeden atmak hatadır. Bu Malazgirt Türkünün İzmir’e gelmek hatırasını atmak demektir.

İşte Türkler İran’dan neyi getirmiştir belli, neyi getirmemiş belli. Bir Türk’e pencereyi gösterin, pencere der. Pencere, cam çerçeve kelimeleri farisi olduğu için bunları İran’dan biliyor. Bilmeseydi, Rumcadan alırdı. Pancur ve terasayı sonradan almış. Biber, Frenkçe. Patlıcan Arapça, Fasulye İtalyanca, bize girmiş. Demek ki medeniyet müşterek ve beynelmileldir. Fransızca böyledir. Her millet böyledir.

Istılahlar bütün milletlerde değişmiştir. Bizde de değişiyor. Vatan ve Millet ismi değişmiş, lakin ifade ettiği şey aynıdır. (Milet-i İslamiye) dendiği zaman millet ne ise şimdi Türk milleti deyince odur. (Memalik-i Mahruse-i Şahane) de öyle. Şimdi Türkiye diyoruz. Aynı şeydir. Cedlerimiz Anadoluyu fethettikten sonra bütün isimleri değiştirmemişler. İstanbul

— İstinbolis (Şehirden şehire) demek, etraftaki köylüler öyle dermiş. Bizimkiler bunu isim zannettikleri için İstanbul kalmış.

Vatanımız genişlemiş Tri polis’i (üç şehir) almışız. Tirebolu demişiz. Adriyona Polis, iki asır evvel Edirne olmuş.

Bazı kelimeleri olduğu gibi almışız. Ayasofya, manastır demek, dini bir tabir. Fakat Ayasofya Camii Şerifi demişiz.

Ayastofonos Hiristos’u olduğu gibi almışız.

Rumeli, Diyar-ı Rum demek ama tuhaf ifadeyi almışız.

Roma, Roma İmparatorluğu demek. Rom diyemiyor, Rum diyoruz.

Evet, bir grup insanın toplanıp kendi kendilerine kelimeler türetip zorla bir millete benimsetmeleri mümkün olamaz. “Oluş ve yontuluş” gerçeğine uygun olarak o kelimeleri kullanacak olan millet fertleri, kendi bünyelerinde, kendi iklimlerinde dil ağacına çiçekler açtıracaklardır. Yoksa bu zorlamaları yapanlar her zaman gülünç duruma düşmekle karşı karşıyadırlar. İ.Hami Denişmend’in bir hatırası ile mevzumuza son verelim.


HOŞ GÜNLER

Bir gün Hasan Ali Yücel gelmişti. Öteden benden konuşurken, artık bu memleketin en tatlı sohbet konusu olan dil devriminden de dem vurmaya başladık. Hasan Ali, bu konuda pek muhafazakâr olmadığı halde Milli Eğitim Bakanlığı devrine ait bir hatırasını hem hayretlerle, hem kahkahalarla anlattı. Bir gün evrimci, devrimci ve çevrimci bir dilci kendisine şöyle bir teklifte bulunmuş:
Bizde gün isimlerinin Türkçe olmaması yüzümüzü kızartacak bir durummuş. “Pazar” Acemce, “Pazartesi” Acemce ve Türkçe, yalnız “Salı” Türkçe, ‘‘Çarşamba” Acemce, “Perşembe” yine Acemce, “Cuma’’ Arapça ve “Cumartesi” de Arapça ve Türkçe olduğu için, haftanın yedi gününden yalnız birinin adı Türkçe ve altısının adları da Arapça ve Acemce imiş. İşte bundan dolayı evrim, devrim ve çevrim uzmanı olan muhteşem dilci bunlara karşılık şu öz Türkçe adların kabul ve yayılmasını rica etmiş:
Pazar: Gezgün,
Pazartesi: Öngün,
Salı: İşgün
Çarşamba: Güç gün
Perşembe: Koşgün
Cuma: Yorgün
Cumartesi: Bitgün

Bunlardan Pazara “gezgün” denilmesinin sebebi gezinti, yani tatil günü olmasından, Pazartesiye “Öngün” denilmesi haftanın ilk iş gününe rastlamasından, Salı ile Çarşambaya “İşgün”, “Güç gün” adlarının takılması iş-güç günlerine rastlamalarından, Perşembeye “Koşgün” denilmesi iş peşinde koşma günü olduğundan, Cumaya “Yor- gün” adının verilmesi dört gün çalıştıktan sonra yorgunluğun başlamasından ve nihayet Cumartesinin “Bitgün” devrimine uğraması da yorgunluğu takiben bitkinlikten ileri geliyormuş. Unutmamak için Hasan Ali’ye tekrar ettirip bir not defterine kaydettiğim bu eğlenceli adları nasıl olup da unutmadığını kendisinden sordum. 0 da bana:

— Bunlar unutulmaz şeylerdir. Sen de unutmayacağın için boşuna kaydettin dedi.

Türkçe olan Salı adının niçin değiştirildiğini de sormakda kusur etmedim.

— Onu ben de merak edip sordum. Yedi gün adının iş ve çalışma anlamı ile ilgili olması gerektiğinden bahis buyruldu, dedi ve bu evrim, devrim, çevrim bahsine kahkahalarla son verildi.

Seyyah Kelimeler

Seyyah Kelimeler


Bütün dillerde, birçok kelime başka dillere geçmiş, denizler aşırı ülkelere seyahat etmiştir. Bazıları gittikleri yerlerde vatan tutup kalmış âdeta evlenip çoğalarak bir kelime topluluğu meydana getirmişlerdir. Bazıları kök atıp bir aile meydana getiremedikleri için yok olup kaybolmuş, arkalarından bir nesil bırakamamışlardır. Bir kısım kelimelerin, kendileri veya torunları tekrar kendi memleketlerine döndüklerinde öyle bir hüviyet değişikliğine uğramışlardır ki, artık tanınmaz bir hâl almışlardır...

Bu gerçek bütün dil âlimlerince bilindiği halde, bizde bilinmemezlikten gelinmiştir. Bu fıtrî kanuna karşı, bilerek veya bilmeyerek gözlerini yumanlar, dilimizde yerleşip kökleşmiş, renk renk meyve vermiş binlerce kelimeyi, yabancı sayarak lügatlarımızdan ve dillerimizden atmak istemişlerdir. Fakat yepyeni sürgünlerle, taptaze fidanlarla en ücrâ yerlerimize kadar giren bu kelimeleri ve onlardan meydana gelen kelime ailesini sürüp çıkarmanın imkânsızlığını görünce bu sefer, bütün kelimelerin bizim dilimizden çıktığını bütün dünya dillerinin Türkçeden doğduğunu iddia etmeye başlamışlardır.

Bunun neticesinde meydana gelen garabetleri önceki sayılarda arzetmeye çalışmıştım. Bu sayıda da bir başkasına işâret ettikten sonra, bir çok ülkeyi gezip dolaşan bazı kelimelerden bahsetmek istiyorum.

"Yafetik Okul"u kuran Rus dil bilginlerinden Nikola Marr (1865 - 1934)'dan "rahmetli Marr" diye "Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu" isimli eserin 1. cildinin 5. sayfasında bahseden Prof. Naim Hâzım Onat, imparatorluğumuzun hâkim olduğu dönemlerde Türkçeden Arapçaya ister istemez giren kelimeleri delil getirerek aslında Arapçanın Türkçeden doğduğunu isbata kalkışmış ve bu mevzuda 1944'de büyük hacimde adı geçen eseri neşretmiştir. Bu eserden gâye güneş dil teorisini desteklemekti....

Otobüs kafilesiyle hacca giderken bir kavga ile karşılaşan bir hoca efendi şöyle demişti. "Ayıralım diye Arapça bağırıp çağırarak kavga eden bir kalabalığın içine girince, oradaki vatandaşlarımızdan birisi bana —"Lâ tükarışhâ!"Yani kavgaya karışma diye engel olmak istemişti..." Burada karışmak masdarından gelen kelimenin Arapça kalıba uydurularak "neni hâzır" siğasına nakledildiğini görüyoruz. Şimdi bunun gibi Arapça "telfene" "telefon etti" demektir. O zaman Arapçanın Yunanca'dan doğmuş olduğunumu iddia edeceğiz. Araplar telefona "hâtif derler ama, "tilifun" diye de kullanırlar. Nitekim "mibsâr" dedikleri yunanca asıllı televizyona da "tilifizyun" derler. Hatta bu kökten olmak üzere kullandıkları "Telfeze" kelimesi uzaktan görüş demektir.

Gorci Zeydan diyor ki: "Arapça fiillerden büyük bir kısmının câmid isimlerden çıktığı ve aslında yabancı bir kelime olup sonradan arapçalaştırıldığı gözden gizli kalmıyacak bir hakikattir. Meselâ, Felsefe, tefelsefe gibi... Bunların aslı Philosofia kelimesidir ki Philia "sevgi", Sofia, "hikmet" köklerinden birleşmiştir. Bu çeşit kelimeler Arapçada çoktur, bunlardan en çoğu Farsça, Yunanca, Lâ-tinceden alınmıştır. Diller eğreti kelime almak ihtiyacından hiçbir zaman kurtulamaz. Halkın "istif etti" yerinde kullana-geldiği"settefe" kelimesini sözlüklerde göremeyiz. Anlaşıldığına göre bu da, her ikisi de aynı köke dayanan "Stow" "Stuff'tan alınmıştır. Halkın bunu ingilizlerden aldığı büyük bir ihtimalle söylenebilir. Biz kelimelerin göç hikâyelerini dinlerken, göçmen insanların kıssalarını duyar gibi oluruz.

Meselâ "şah" kelimesinin başına gelenler İran şahlarının başına gelmemiştir. Satranç oynasın oynamasın hemen herkes "şah mat" tâbirini bilir. Muârız şâha hücum ettiğiniz zaman "şah" diye ikaz e-der, gidecek yeri olmazsa "mat " der, oyunu bitirirsiniz. Arapça "mâte" öldü demektir. Ama artık kalıp halinde "şah mat" "şah öldü" demektir. Bir satranç tabiri olarak bunların birbirinden ayrılamıyacağı gibi, dilimize geçerken de böylece kalıplaştığı için kimse onun yerine "şah öldü" demez. Ortaçağ'da satranç oyunu Acem diyarından kalkıp Frenk diyarına göç ettiği zaman "şah mat" sözünü de beraber götürdü. Satranç bugün belki oyunların kralıdır, ama Ortaçağ Avrupasında ancak kralların oyunu idi. Şu var ki, "şah mat'taki "şah" sözü, "zarar, ziyan, mağlubiyet" mânâsıyle şatolardan aşıp halka karıştı. "Şah" kelimesi eski Fransızca'da "escheque, eschec" yazılıp "eşek" diye okunmuştur. (Bunun satrançtaki "at"la bizim "merkeb"le, hiç bir alâkası yoktur.) Orta İngilizce'de "escheque" baştaki harflerin düşmesiyle "checque" haline gelmiştir. Derken "check" (çek) diye yazılmaya başlanmış, mânâsı da "zarar ziyan"-dan "kontrol, tevbîh'e intikal etmiştir.

Arkası çorap söküğü: "check" kontrol demek olduğuna göre, "kontrol altındaki para" için" chekkere" denmiştir. Derken "kontrol, murabeke" altındaki paranın veya bir kısmının ödenmesi için verilen yazılı emre de "check" adı verilmiştir. Ve bugün yalnız İngiliz bankalarında değil, bütün dünya bankalarında harıl harıl çekler alınıp veriliyor. İnsan şah adını düşünüyor da şu "çekilenler" pişmiş tavuğun başına gelmez diyor.

Şimdi soralım: Bu kelimelerin aslı, hâlis muhlis Farsçadır diye İranlılar para yerine geçen kâğıt parçasını hükümdarlarının adı ile mi çağırsınlar? Alış-verişlerinde "çek" yerine "şah"mı istesinler?

Birinin kalkıp "üstad"ın aslı Türkçe "usta"dır. Acemler "usta" demeyi beceremedikleri için "üstad" demişlerdir. Öyleyse biz de onların kelimesini dilimizden atalım demesi uygun değildir. Bir kere "usta" ile "üstad" yapışık kardeşler gibi birbirinin aynı değildir; aralarında ince bir fark vardır. "Usta" belki Acemistana buradan gitmiştir. Ama üstad olarak vatana dönmüştür. "Usta" diye bir "zanaaf'ta mâhir olana denir. "Üstad" ise bir ilim veya sanatta üstün yeri olan kimsedir.

Diğer yandan, aslında "zanaat", "sanat"ın taşra ağzı ile telâffuzundan ibarettir. Fakat aralarında mânâca bir nüans mevcuttur. "Türkçe sözlük'e göre "zanaat", "maddeye dayanan ihtiyaçları karşılamak üzere yapılan ve az çok el mahâreti isteyen muayyen bir iş''tir. Demircilik, marangozculuk, gibi "Sanat" bu mânâya gelmekle beraber bir mânâ daha taşır; hoşa gidecek, hayranlık uyandıran bir âhenk veya ifâde kullanma işi: Selimiye Camii, yüksek bir sanat eseridir. Selimiye kışlasında hiç sanat yoktur. Şu halde, "zanaat" yerine "sanat" diyebiliyoruz, fakat sanat yerine her zaman "zanaat" diyemiyoruz.

Bazı kelimelerin hakiki etimolojilerine indiğimiz zaman, bunlar bazen birer heyecanlı tarih sayfası kadar insanı cezbederler. Meselâ, Almancaya, Lehçe'ye, Fransızcaya, İngilizceye ve daha pek çok dillere girmiş olan "horde" kelimesi Türkçe "ordu"dan gelmedir. İnsan ne zaman bu kelimeyi bir ecnebi dilde görse, gözünün önüne, başlarında tolgaları, ellerinde kılıçlarıyla heybet ve haşmet saçan atlı akıncılarımız gelir.

"Hakî" kelimesi Hintçe'dir. 1850 yıllarında Hindistan'daki "İngiliz Guide Corps"u beyaz üniformalarını kamufle etmek maksadıyle onları toz toprağa bularlardı. Yerliler İngilizlerin bu kılıklarına bakıp "tozlu" manasına "khaki" dediler. Demeleriyle tutması bir oldu. Yalnız İngilizler değil bütün dünya bu Hintçe kelimeyi kendi öz diline mâl etti.

I. Dünya Harbi'nin en kritik devresinde İngilizler zafer ümitlerini gizli bir silâha, tanka bağlamışlardı. Fakat bu silaha daha bir ad bile bulamadan onu Fransa'ya sevketmek gerekiyordu, —seri ve gizli olarak düşmanı avlamak şarttı— Alman ajanlarını aldatmak için tahta ambalajların üzerine iri puntolarla "su haznesi" mânâsına "TANK" diye yazdılar. Ajanlar yanıltıldı, ithilaf devletleri cepheyi yardı, savaş kazanıldı ama isimsiz silahın adı "tank" kaldı. İngiliz gemicisi Kaptan Cook 1770'de Avustralya'ya çıkıp ta önden cepli, yandan kollu, uzun bacaklı, hop hop giden garip hayvanlarla karşılaşınca hayretler içinde kalır, yerlilerden birisine hayvanın adını sorar. O da "ne söylüyorsun, anlamıyorum" mânâsına "kan—gu—ru" diye cevap verir. Öteki (Cook) memnun, hayvanın adını İngilizce imlâsı ile "kangaroo" şeklinde deftere geçirir. Halbuki Avustralya yerlilerinin kendi dillerinde kangurunun adı. "wallabi"dir.

Arapça'da "şafak" "güneş batmasından sonraki alacakaranlık" mânâsınadır. Halbuki Türkçe'ye "tan zamanı" yani güneş doğmadan evvelki alacalık diye geçmiştir. Böyle tam ters mânâsıyla dilimize geçmiş başka kelimelerden bahsederken İsmail Habib Şevük şöyle der: "Farsça'da "ön" mânâsına gelen "piş''i biz "peşimden gel" diye "arka" mânâsına kullanırız. Arablar "hala"yı "teyze" mânâsına kullandıkları halde biz onu ananın kız kardeşliğinden çıkarıp babanın kardeşi yaptık. Farsça, "serbest'in "başı bağlı" demek olduğu meydanda iken biz onu tam tersine "başı boş" hale getirdik."

"Poyraz"ı "şimal rüzgarı" mânâsına "boreas"tan dilimize aktardığımız gibi daha nice yabancı kelimeleri böyle asıl veya değişik mânâlarıyle alıp söylenişiyle dilimize uydurmuşuzdur. O kadar ki, o dilin sahihleri bile anlayamaz. Meselâ: Çamaşır (câme—şuy); "çorap"(çeyrep); "patlıcan" (bâdingâh); "çarşaf (çadır—şeh); "çapraz" (çeburast); "sarnıç" (sihriç); "tandır" (tennur); "mahmuz" (mihmaz); "perşembe" (penç—şenbeh); "hoşaf (hoş—ab); demektir. Şimdi "hoş—ab"a bakalım. Farsça "hoş su" demeye geliyor. Ama biz hoşafı içerken ne etimolojisini ne de başka bir dilden geldiğini düşünürüz. Çünkü icabında "hoşafın suyu" sözünü bile söyleriz. Halbuki bu "hoş su suyu" demek olur. Bizim tabirimiz hoştur ama bazan haşivlerin hoşa gitmeyeni de olur.

Bazı kelimeleri fonetik bakımdan olduğu gibi bırakmışız, yani şekil ve telâffuzlarına dokunmamışız da, semantik değişikliğe uğratmışız. İsmail Habib Sevük: "Farsça'da "pehl" asker, "vân" ise muhafız mânâsına geldiği için ikisinin birleşmesinden hâsıl olan "pehlevan" onlarda "kumandan" demekken biz kispeti giydirip onu güreş meydanına çıkardık" diyor. İsmail Hamu Danişmend de yazılarından birinde şu enteresan misalleri verir: "Bizdeki (itibar) Arapça'da (ibret almak), bizim (hile) onlarda (çâre,tedbir) bizdeki "imzâ" orada (geçirmek)tir. Arapça'da "halt", karıştırmak demektir. Halbuki biz "halt karıştırmak" şeklinde yeni bir ifade ortaya koymuşuz.

Bütün bunlardan çıkan netice şudur ki, milletimizin şu veya bu yollarla başka dillerden devşirdiği lisan değirmeninde öğüttüğü, milli zevk süzgecinden geçirdiği ve seve seve kullandığı bütün kelime ve tabirleri Türkçe saymak mecburiyetindeyiz.

Derleyen: Safvet Senih

Popular Posts