Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

28 Şubat 2014 Cuma

Fikir Paletinin Renkleri

Fikir Paletinin Renkleri


Küçük çocuklar ve bazı vahşiler için birşey ya iyidir, ya kötüdür. Ya aktır, ya karadır. İkisi ortasında çok muhtelif nüanslar olamaz.

Arapça asıldan geldikleri için "bembeyaz" ve "simsiyah" Frenkçe'den geldiği için "gri" diyemeyen ve yetmiş ikibin renkten bahsedemeyenler bir fikir ve İfade yoksulluğuna sürüklenmiş oluyorlar. Fakat bilmek gerekir ki, kelimeler, fikir paletinin renkleridir. Onların sayılarını artırmak fikir zenginliğine çıkaran bir tüneldir.

"Büyük adam" diye anılan kimselerin ne kadar geniş kelime hazinesine sahip oldukları da gözden kaçmayacak kadar bir gerçektir. Kelimeler onları dile hakim kılmıştır. Dile hakim olan İnsan, büyük bir güce sahiptir.

Öbür taraftan, bir dilde bir mefhumu ifade için kullanılan kelime sayısı ne kadar kabarıksa, o dili konuşan milletin o mevzuda o kadar seviyeli bir hayatı var demektir.

Meselâ, Türkçe'de yiğitlik ifade eden su kelimelere bakın: Er, eren, yiğit, alp, batur, merd, bahadır, cesur, kahraman, cilasun, dilaver, dilir, yavuz, yaman, ariz (iriz), kakiz, arslan, boru, efe, gözüpek, hatta, kabadayı ve deli gibi, Türkçe veya türkçeleşmiş daha nice kelime, bizde türlü kahramanlıklar için kullanılan isim ve sıfatlardır. Böyle daha nice kelime ve deyimler vardır ki, meselâ: "gözünü daldan budaktan sakınmaz" gibi me-caz olarak, böyle manalar verir. Savaş meydanlarına av eğlencesine girer gibi, neş'eyle gitmiş ve ömrü savaşlarda geçmiş, fatih bir milletin kelimeler dünyasında böyle sözlerin çok sayıda olması gayet tabiidir.

Renk adlarının çokluğu bir milletin renk anlayışını ve renk kültürünü gösterir. Renkleri birbirinden ayırt eden bir kültürde zevk ve sanat âleminde büyük mânâ hatta büyük medeniyet ifade eder.

İşte bu çeşitten olarak, eski Türkçede güzel İfade eden kelimelerin çokluğu dikkati çeker. Bunların çok muhtelif güzellikleri belirtmesi, başlı başına bir dil ve estetik hadisesidir.

Çünkü bir dilde güzeli ve güzellikleri değerlendiren çok sayıda kelime bulunması, o dili kullanan milletin güzelden anlaması, hem çok iyi anlaması demektir. Böyle bir milletin de bütün sanat dallarında ve bu arada şiirde, edebiyatta güzel eserler vermesi tabiidir. Bizim Divan Şiirimizde mükemmel güzellik gayesiyle söylenmiş nice güzel sözlerin, dörtbası mamur bir güzellik arz etmesi de bundandır.

Şimdi güzellik için kullanılan bazı kelimelere dikkat edelim: "Lâtif", ince, şeffaf hatta ruhani güzelliği; "Zıba", süsü ve yakışıklı güzelliği; "hoş", bilindiği gibi hoşa giden güzelliği; "tarâvet", tazeliği ve taze güzelliği; "dîdar", yüz güzelliğini; "rânâ " gül-i ranada ve nergiste olduğu gibi, renkli güzelliği, ya doğrudan doğruya veya mecazla ifade ederler. Fakat eski dilde" güzel"i anlatan kelime sayısı bunlarla bitmez. Bunlardan başka meselâ şirinlik, sabahat, melahat, vecahet, cemâl, beha, hüsün, ân, ve benzeri gibi daha nice kelime, çeşitli kullanılışlarıyla, muhtelif güzellikleri söylerken, tek kelimeye doyamamış gibi eskiler bunlardan bazılarını "hüsn-ü cemâl", "hüsn-ü behâ", "hüsn-ü ân" gibi bir anda kullanırlardı.

Bütün bunlar, güzele ve güzelliğe âşık bir milletin halkını, aydınlarını asırlarca tatmin etmiş, bu arada, cemâl gibi, didar gibi kelimeler, ilâhi güzelliği ifade ettikleri için kullananlara, mânevi bir haz vermiştir.

Gelgelelim, "lâlezara" kargalar konmuşçasına, bugünkü Türkçe bunlardan mahrum edilmiş, bunların çoğu halk içinde yasayan Türkçe'ye yabancılıkları yüzünden, kendiliğinden terkedilmiş, mühim bir kısmı uydurma dilcilik yüzünden dilden atılmış fakat yerlerine yenileri konulmadığı için de Türkçe bütün bu güzellikleri ayrı ayrı İfade eden kelime zenginliğinden uzak ve fakir kalmıştır Bunun içindir ki Resad Nuri Güntekin, Türkçe'de güzel'in ölümüne dikkati çekmiş, bu fakirlikten çok acı şikayetlerde bulunmuştu. Daha birinci "Türk Dili Kurultayında" şöyle demişti:

Bir misâl arz edeyim: "Les anciens etaient plus beaux, mais nous som-mes plus jolis" cümlesi.

Fransızca bilmeyenler için bu cümleyi huzurunuzda tercüme etmek isterim. Fakat hakikaten buna imkân yok, meğer ki tefsir yapalım.

"Beau" ile "joli", güzelliğin, iki ayrı çeşidini gösteren iki kelimedir. (Şimdi bu cümleyi tercüme için): "Eskiler bizden daha güzeldi fakat biz onlardan daha güzeliz yahut lâtifiz, şiriniz." desek ne anlaşılır. Muharririn maksadı doğru olarak ifade edilmiş olur mu? Su hâlde bu cümleyi tefsir ile tercüme etmek icab ederse, sahife altına not çıkmak: Eskilerde "büyüklükten, asillikten, çizgi intizamından" doğmuş bir güzellik vardı. Bu itibarla onlar bizden güzeldiler. Bizde, "incelikten, zerafetten, şirinlikten" gelme bir güzellik vardır. Bu nokta-i nazardan biz onlardan üstünüz."

Onun söylediği Fransızca cümlenin anlatmak istediği "klasik güzellikle" "modern güzelliğin" arası şimdi daha büyük uçurumlarla açılmış bulunuyor ve Türkçe'miz, o günden beri yapılan çeşit çeşit tersi çalışmalar yüzünden, bu çok mühim boşluğu dolduramıyor.

Dilin fakirleşmesi ve bize şiddetle küsmesi yüzünden daha büyük ve daha hayati kayıplarımız oluyor...

Güvercin İngilizcesi

Güvercin İngilizcesi

Tarihimiz içindeki uzun bir "oluş ve yontuluş" devresinden sonra kemâle eren Türkçe'yi yalnız ana dilimiz olduğu için değil, sade ve erişkin bir dil olduğu için de severiz. Türkçeyle meşgûl olan garblı âlimler de Türkçe'nin bünye ve kelime gücünü överler.

Hemen bütün garb dilleri HintAvrupa dil âilesinden oldukları için, bir fikri ifâde ederken bol bol münferid kelime sıralamak, aralarına da yardımcı fiiller serpiştirmek zorundadırlar. Türkçe, Ural-AItay dil ailesinden olduğu için küçücük bir kelimenin ortasına, sonuna birer ikişer ekler katmakla pek çok şeyler söyler ve pek çok şeyler dinleyebiliriz.

Ya o "deyimler"imizin bolluğu ve güzelliği! Sanki her biri tek başına birer minyatür renk hokkası, birer minyon "Nippon hok-ku" su (birinci mısraı beş, ikinci mısraı yedi, üçüncü mısraı yine beş hecelik Japon şiiri) dur. Ya atasözlerimiz! Sanırsınız her biri dünyanın en âlim, en fâzıl filozofunun dudaklarından dökülmüş; sonra da bazı hocaların eleğinden geçerek Türk mizahına bürünmüştür.

Fakat bu güzel dil kışırlaştırılmak, fakirleştirilmek, daha fenası çirkinleştirilmekle karşı karşıyadır. Sanki "Güvercin İngilizcesi"ne çevrilmiştir. Yani, İngilizce'nin bütünü Anglo-Saksonca olarak kalmış, esas millî karakterini kaybetmemiş, buna karşılık yüzbinlerçe yeni kelimenin ilâvesiyle her türlü his ve fikir inceliklerini ifâdeye muktedir dünyanın en zengin ve renkli bir dili hâline gelmiştir. Fakat böyle bir dili bütün imparatorluk ahâlisinin konuşmasına imkân olmadığından, bu dev İngilizce yanında, bir de cüce İngilizce türemiş, Pigeon English (Güvercin İngilizcesi) nâmıyle Uzak-Dogu kolonilerine yayılmıştır. Aşağı yukarı bin kelimeden mürekkeb bu dilde, bütün fikirler işte çok daracık bir mefhum çerçevesi içinde anlatılacaktır. Basit bir fikri ifâde edebilmek İçin bazan ağız dolusu kelimeyi sıralamak gerekecekdir. Sekizyüzelli kelimelik "Basic English "(Temel ingilizce) de böyledir. Meselâ "sakal"mı diyeceksrniz?"ot var surat"; "Cep" mi diyeceksiniz?

"Sepet var uzun don"; "Güneş"mi diyeceksiniz?, "İsâ var lâmba!";

"Piyano" diyecek olursanız "Büyük kutu senin parmaklar onun dişler vurmak o bağırmak! "derecesine insanı güldürecek, tarzanca ifâdeler bulmak zorunda kalacaksınız. Simdi Uzak-Doğu'yu bırakıp biraz da Yakın-Doğu'ya, memleketimize gelelim. İngilizce "tape-recorder"in Türkçesi nedir biliyor musunuz? En aşağı bir düzine şekli var. Ama gazete ilânlarından birinde göze çarpan su varyantı hiç unutamazsınız: "Selüloz şeride mikrofonla ses alma cihazı" Buna Türkçe'mi demeli, yoksa güvercin Türkçe'si mi, artık ona siz karar verin..!

Neslimizin mahrum olduğu bir devre ait dilimizin olgun meyvelerinden birinin izahını Kaplan'ın kalemine havale edelim:

"Geçen gün Fuzuli Divan'ında şimdiye kadar dikkatimi çekmeyen harikulâde bir şiire rastladım. Bugünkü neslin maalesef diline ve ruhuna yabancı kaldığı bu şiiri anlatmak, tattırmak bir hayli güç, fakat yine de bunu deneyeceğim. Hiç olmazsa, Van Gogh'un resimlerine benzeyen kalin imaj örgüsü hakkı'nda bir fikir vermek için onu bugünkü dile çevirmeyi faydalı buluyorum. Söyle diyor Fuzûli:

"Gece, yeni ayın anahtarı ile hazinesinin kapısını açınca, gökyüzünü cevahir ölçen bir tas gibi boşaltıyor."

"Dünya testisi, güneş çeşmesinin suyunu saklayarak, katre katre yıldız damlalarını sızdırır."

Şairin imajlarla kâinatı nasıl değiştirdiğini görüyorsunuz. Fakat bu imajlar tesadüfi değildir. Fuzûli'nin yaşadığı dekora, hayata, âna tamamiyle uygundur. Şiiri okurken, şair, çöl gecesinin koyu karanlıkları içerisinde, mücevher gibi parlayan yıldızlara bakarak hakir topraklar üzerinde bedbin otururken görür gibi oluyoruz.

Geceyi yıldızlar sızdıran bir testiye benzetmesi, o yakıcı çöl susuzluğunu ne güzel hissettiriyor. Başka bir iklimde gecenin böyle bir imaj doğuracağını zannetmiyorum. Sür baslarken, gece ile beraber bir şark masalının hazineleri içine dalıyoruz. Ve kâinat, karanlığın ortasında bir sürahi gibi dönmeye başlıyor.

Şiirde başka bir unsur, gecenin karanlığı ile tezad teşkil eden "ışık" unsurudur. İlk beyitte ay, yıldızlar hazinesinin kapısını açıyor; ikinci beyitte feleğin testisi "güneş çeşmesi"nin suyunu sızdırıyor.

Birdenbire (bu şiirde) Haşim'i hatırladım. Malûmunuz, çocukluğu Fuzuli'ninki gibi çöl gecelerinin esrarlı karanlıklarıyla geçmiş olan "Piyale" şairinin eserlerine de gökyüzü, ay ve yıldızlar hâkimdir.

Irak, astrolojinin doğduğu yerdir. Belki de gündüz, güneşin gözleri kör etmesi ve hayatı kalın duvarlar arkasında hapsetmesi sebebiyle, bu iklimde yasayan insanlar, geceleyin biraz nefes alabiliyorlar. Ve yıldızlar âleminin sonsuzluğuna dalarak, kendilerinden geçiyorlardı.

Mecnun çöl gecelerinde yıldızlara baka baka dünyayı, kendisini ve hatta Leylâ'yı unutur da karanlığın içinde kaybolup gitmeyi arzular. 20. asrın adamı olmakla beraber, gecenin İlham ettiği bu mistik duygu Haşim'de de vardır.

Fuzûli kendi hayatı İle kâinat arasında derin münasebetler kurar. Bu münasebetler kelimenin tam mânâsıyle trajiktir. Şâir, koca kâinat ortasında dar bir hapishânede imiş gibi sıkılır.

Onun, varlığı imajlar vasıtasıyla değiştirerek bir masal hâline getirmesi de, kendisini, hücresinin duvarlarını fantastik resimlerle süsleyen bir mahkûm gibi hissetmesinden dolayı değil midir?

Şimdi düşünelim. Acaba "Güvercin İngilizcesi"ne benzetilerek kısır ve fakir hâle sokulan bir dille, bu ince hisler ve güzel imajlar dile getirilebilir mi?

İmparatorluk Dilleri

İmparatorluk Dilleri

"Türkler en eski çağlardan beri kendi dil ve kültürlerinde bulunmayan şeyleri başkalarından almaktan çekinmemişlerdir. Valery: Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan oluşur, der. Yaşayan her varlık, kendisini besleyen gıdayı dışarıdan alır ve kendi bünyesine karıştırır.

Kültür eserleri, kullanılan kelimelere bağlı olduğu için, zaruri olarak ana dile yabancı kelimeler girer. Bunlar birike birike bir okyanus teşkil ederler. Dünyada saf hiç bir ilim ve kültür dili yoktur. Bu bakımdan özleştirmecilik tarihin akışına ve kültüre aykırıdır." Kaplan'ın bu hükmüne katılıyoruz. Nihat Sami Banarlı ise, imparatorluk dillerinden bahsediyor:

"Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veya sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kanunlarına göre, türlü araştırmalara mevzu olmuştur.

Fakat dillerin, bir de milletlerin mazisinde tarihî kaderine ve yaşadıkları maceralara göre, bizzat tarih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.

Evet bir kısım diller vardır ki, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş milletlerin dilleridir. Bu diller, normal olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zenginleşmiş büyük dillerdir. Başka bir deyişle imparatorluk dilleridir.

Bu dillerin sâhipleri, hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canlarının istediği kadar alabilirler. Çeşitli ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri alırken de kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millileştirerek, kendi kelimeleri yaparlar. Biz bunlara, öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi "fethedilmiş kelimeler" diyoruz.

Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bazı farklarla uygun imparatorluk dilleri, Arapça, Türkçe, Latince, İngilizcedir. Bu dillerin hiç biri "özdil" değildir. Esasen yeryüzünde hiç bir kültür ve medeniyet dili hiç bir zaman "özdil" olmak taassubuna ve basitliğine iltifat etmemiştir.

Meselâ yakın asırlara kadar, Lâtinceyi özdil sananlar vardı. Fakat dil, tarih ve edebiyat tarihi araştırmaları ortaya koydu ki, Lâtince özdil değildir. Bu lisanın kelimelerinin % 50 si Yunancadan alınmıştır. Geri kalan kelimelerin de mühim bir kısmı değişik ölçülerle, Lâtinceye başka dillerden girmiştir.

Fakat her büyük dil gibi, Lâtincenin de "sesi" ve "mimarisi" millîdir.

Lâtincenin özdil olmadığı anlaşılınca, bütün gözler Yunancaya çevrilmiş ve ilk anlarda öyle sanılmıştır ki, dünyanın ilk büyük destan edebiyatını, şiirini, trajedisini, felsefesini ve mitolojisini ortaya koyan Yunanca, özdildir, fakat bu ihtimâl de boşa çıkmıştır. Ve hemen anlaşılmıştır ki, Yunancanın en az yarıdan fazla kelimesi başka dillerden alınmışdır. Bunlar, Makedonya, Anadolu, Suriye ve muhtelif Mezopotamya dilleridir.

En muazzam bir dil olan Arapça da, başta İbranî olmak üzere, Yunancadan, Lâtince'den, Sanskritçe ve Farsçamdan ve daha birçok dillerden kelime almıştır. Başka dillerden alınmış kelimelere Araplar, "muarreb" yani Arapçalaşmış kelime derler. Fakat bu kelimelere, hangi dilden gelirse gelsin, kendi dillerinin damgasını vurmakta büyük ustalık gösterirler.

Arapçanın, Yunancadan alınma Philosophia ve philosophos kelimelerinden felsefe ve feylesof gibi, tefelsüf ve felâsife gibi? yine yunanca sophia kelimesinden, sufî gibi, tasavvuf gibi, mutasavvuf gibi kelimeler ortaya koyması böyledir. Fârisîden alman endâze kelimesinin Arap dili bünyesinde hendese âhengine girmesi ve bundan, meselâ hendesî gibi, mühendis gibi, Türkçe'ye de girmiş kelimeler doğması, böyle bir hâdisedir. Yine Farsçadan alınan devan kelimesinin Arapça divân âhengi alması, bundan devâvin gibi, tedvin gibi, müdevven gibi, kelimelerin doğması böyledir.

Arapçanın, daha Miladın VII. asrında Kur'an Lisanı gibi muhteşem bir ifade kudretine ve yüksek müzikâliteye sâhip, ilâhî bir dil olması, başka dillerden alabildiğine faydalanmış fakat aldığı her kelimeyi, ebekuşağı altından geçirmişçesine, Arapçanın gramerine ve fonetiğine adapte ederek arapçalaştırmış olmasının tabiî zaferlerindendir.

İmparatorluk dillerinden birisi de İngilizcedir. İngilizlerin, "Bahtiyardır o İngilizce ki, onda her dilden kelime vardır." sözü, bu şuurlu imparatorluk dili anlayışının bir ifadesidir.

İngilizce de, tıpkı Arapça gibi, başka dillerden aldığı kelimeleri, hususî bir söyleyişle, yani bu kelimelere İngilizcenin sesini vererek millileştirmiştir.

Bu dilde, bugün, hâlâ % 75 nispetinde Lâtince ve Fransızca kelime vardır. Fakat bu kelimelerde öyle bir ses değişikliği yapılmış ve kelimeler Öylesine İngilizce olmuştur ki, bunlar, bir milletin kelimelere millî bir musikî verişindeki sihirli coğrafya tesirini ve kavmi" dehâyı gösterir.

Meselâ aslı Lâtince olan Cultûra kelimesinin Fransızcası kültür (culture), fakat İngilizcesi "Kalçır"dır. Kalçır artık İngilizcedir.

Tıpkı bunun gibi, finâl kelimesi Fransızca, fakat aynı şekilde yazılan ve aynı mânâda kullanılan faynıl, İngilizcedir. Fransızcada kestiyon telâffuz edilen kelimenin İngilizce'de Kuveşçın âhengine girmesi de böyledir. Kuveşçın İngilizcedir.

Görülüyor ki, dillerin kelimeleri değil fakat sesleri millîdir. Her dilin kendi iç ve dış musikisi millîdir.

Hiç bir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz, fakat sesi mutlaka millî olur. Bir de mimarîsi millî olur. Yani kelimelerin yanyana gelmesinden doğan söz istifi, bu yanyana gelişlerin meydana getirdiği ifade âbidesi millîdir. Kısaca cümle yapısı millîdir.

Onun İçin bizde "devrik cümle" millî değildir. O kadar ki, Türk ancak telaşlandığı, dili dolaştığı, acele konuşmak zorunda kaldığı, kısaca şaşırdığı zaman devrik cümleyle söyler. Zamanımızdaki devrik cümle bolluğu da böyle bir şaşkınlığın ifadesidir.

Türkçe, daha Ortaasya'daki kuruluş asırlarında bile, özdil değil bir imparatorluk diliydi. Zamanla kendisine lâzım olan eşya, iman, tefekkür ve hayata ait kelime ve mefhumların mühim bir kısmını başka dillerden almıştır.

Meselâ, en eski Türkçeye "TÖRE" kelimesi, İbrânîceden, "ev" kelimesi Arâmî dillerinden; bugün öztürkçe zannedilen ve "şehir" kelimesi yerine kullanılmak istenen "kend" "kand" "kent" kelimeleri Soğdsanskrit dillerinden; acun kelimesi Soğdcadan; Yunancadan semâ mânâsındaki kök (gök) kelimesi; Oğuz Kağan destanında rastladığımız "sıra" kelimesi, hatta kahraman mânâsındaki "âlp" kelimesi Moğolcadan girmiştir. Yine Oğuz Kağan Destanında rastladığımız "dost" kelimesi, Türk diline Farsçadan girmiştir. Eski Türkçede böyle kelimelerin sayısı çoktur.

Sebebi anlaşılamaz bir davranışla bazı kimseler, Türkçeye daha çok Moğol istilâsından sonra ve tarihte ilk defa zorla sokulmuş, bir takım geri kelime ve ekleri de Türkçe sanmış ve bunları Türkiye Türkçesinde diriltmeye kalkışmışlardır. Bugün devlet teşkilatında kullanılan “sayıştay, danıştay, Yargıtay” gibi kelimelerdeki ekler, böyle ek'ler ve böyle yanlışlardır. Bu kelimeler Türkçe değildir. Yine onların uydurdukları görev, ödev, saylav, söylev gibi kelimelerdeki ekler de böyledir. Bu kelimeler de Türkçe değildir. Tarihte büyük medeniyet kurmuş milletlerin Türkçede tamâmiyle millîleşmiş kelimeleri atıp, yine tarihte Türk milletine en büyük fenalığı yapan Moğollar gibi barbar bir kavmin kelimelerini, bu millete, Türkçedir diye kabul ettirmeye kalkışmak en azından şaşkınlıktır.

Bir dilin, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda işlenip güzelleşmesi, o dile, bu engin vatan topraklarından yükselen, zengin ve üstün sesler kazandırır. 0 milletin dili, musikî üstünlüğüne yükselir. Türk dili üzerinde yürekten konuşabilmek için, önce bu musikîyi, yani bu vatanın seslerini duyabilmek ve anlayabilmek lâzımdır.

Türk dili, bugünkü Türkiye topraklarına, eski Asya ülkelerimizin hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopan gür ve erkek sesli bir musikîyle gelmiştir. Bu sebepledir ki, Türkiye Türkçesinde eski bozkır sesleri ve İdil ırmağının akışından yükselen sesler vardır.

Fakat Türkiye Türkçesinde bu kadîm sesler yanında Nil Nehri'nin taşkınlığı da seslenir;. Dicle'nin, Fırat'ın, Tuna'nın, Meriç'in ve Anadolu ırmaklarının akışları da...

Türkiye Türkçesinde Karadeniz kıyılarının poyraz rüzgarı kadar canlı, çevik ve çabuk sesler de vardır; Adalar denizi sahillerinin Lodos rüzgârı, zeybek musikîsi ve efe raksı gibi heybetli, ağır ve atmosfer dolduran sadâları da...

'Aynı dil Tanrıdağı rüzgârlarının uğuldayan seslerinden ne kadar hâtıra saklıyorsa, Macaristan Ovalarında, dünyaya gücümüzü tanıtmak için ilerleyen Sultan Süleyman ordularının hür davullarında da o kadar heybet ve hâtırayla yüklüdür.

Arabistan çöllerinin uzun, İran yaylalarının uzatılan sesleri; İtalyan sularında, korsanlar kadar, dalgalarla da çarpışan leventlerin bu.-zafer ve mâcerâ ufuklarından getirdikleri gür sesler, Türkiye Türkçesinde ve onun bütün yaşayan kelimelerinde bir musikî saltanatı hâlinde mevcuttur.

Böyle bir dilin kelimelerini hor görmek, hakir görmek, dilden atılabilir görmek, en az onların "oluş ve yontuluş" tarihini bilmemekten, hatta sevmemekten doğan büyük gaflettir.

Milletimiz tarafından fethedilmiş topraklar nasıl vatanımız olmuşsa aynı şekilde "fethettiğimiz kelimeler" de bizim kelimelerimiz olmuştur. O kadar ki, yıllarca evvel, Asya'daki verdiğimiz topraklar yetmiyormuş gibi, bizden Kars'ı ve Ardahan'ı isteyen ihanet dolu yabancı emele karşı bir şairimizin söylediği gibi:

Verilmeyecek şeyler vardır,
Şeref gibi, şan gibi...
Kars gibi, Ardahan gibi...


mısralarından yükselen sesler, nasıl, "toprak verilemez" diyorsa, tıpkı bunun gibi, asırlarca malımız olmuş, sesimizle, sanatımızla işlenmiş; ev, aile, köyümüze, aşk ve imanımıza girmiş; heyecanımıza işlenip vicdanımıza yerleşmiş ve bizim olmuş kelimeler de verilemez! Bunlar bizim zafer ve şeref hatıralarımızdır. Bunlar bizim büyüklük devirlerimizin ve yüce duygularımızın zafer âbideleridir. Bizimdirler ve bizim kalacaklardır."

Popular Posts