Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

osmanlıca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlıca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2017 Pazartesi

Osmanlıca Türkçe Sözlük

Osmanlıca Türkçe Sözlük






12 Temmuz 2016 Salı

Babylon sözlük

Babylon sözlük

Kullanması  en kolay , içeriği en zengin sözlüklerden biri

hemen hemen her dil desteği mevcut

önce programı  kurup sonra ilgili dil seçeneğini ekliyorsunuz


- Instructions -

1. Uninstall previous versions.
2. Go to offline installer folder, install.
3. Use Serial during registration with any name. (See Serial.txt.)
4. Don't launch after installation.
5. Apply patcher.
6. Copy and replace all content from Babylon Pro Upgrade Pack in installation dir.
7. Confirm replacing. That's all.



1- önceki versiyonlarını kaldırınız
2- offline instaler klasörüne gidip, install a tıklayınız
3- istediğiniz ismi oradaki seri no  ile kullanabilirsiniz
4-install ettikten sonra babylonu çalıştırmayın
5- patch işlemini uygulayın
6- babylon pro upgrade  klasörü içindeki dosyaların  hepsini hepsini program files içindeki kurulum klasörüne kopyalayın
7- üzerine yaz seçeneğini  tıklayınız


program

https://yadi.sk/d/6YIURznstDRJB


program yeni versiyon:

https://yadi.sk/d/cvpBbm3U3HNUbP



Glossaries:

https://yadi.sk/d/UzClvRSKtDRWB


https://yadi.sk/d/fBJSOOHf3Mz4np




18 Nisan 2016 Pazartesi

Türk Dilinin Tarihî Gelişimi ve Türkiye Türkçesi

Türk Dilinin Tarihî Gelişimi ve Türkiye Türkçesi


Türkçenin tarihî gelişimi dönemler hâlinde ele alınabilir. Türkçenin İlk Türkçe ve Ana Türkçe döneminden kalan yazılı belge elimizde olmadığı için bu dönemler “karanlık dönem” sayılmaktadır. İlk Türkçe döneminde Altay dilleri olan Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca dillerinin daha birbirinden ayrılmadığını söyleyebiliriz. Ana Türkçe döneminde ise Türkçenin Altay dilinden ayrılmış, farklı özellikler göstermeye başlamış ve artık kendi başına bir dil olmuştur. Karanlık dönemde Türkçenin iki temel lehçesi olan Yakutça ve Çuvaşça ortaya çıkmıştır.
Türkçenin Eski Türkçe ve sonraki dönemlerine ait metinler günümüze kadar ulaşmıştır. Dolayısıyla bu metinlerden hareketle Türkçenin tarihî gelişimi rahat bir şekilde takip edilebilmektedir. Türkçenin metinlerden yola çıkılarak izlenebilen dönemleri şunlardır:




A. ESKİ TÜRKÇE
Türkçenin yabancı etkilere en kapalı dönemi olan Eski Türkçe, 6. ve 13. yüzyıllar arasında etkili olmuştur. Bu dönem Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar devrini kapsar. Türkçenin ilk yazılı belgeleri bu döneme ait olduğundan Eski Türkçe için Türk yazı dilinin ilk devresi denebilir. Bu dönemdeki dilin tarihî seyrini izlemek için başta Orhun Kitabeleri olmak üzere elimizde bol miktarda yazılı kaynak vardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler üç grupta toplanır.
a. Göktürk metinleri: “Türk” adıyla kurulan MS 552-745 yılları arasında hüküm süren Göktürklerin yazmış olduğu metinlerdir. Göktürkler kendi geliştirdikleri Göktürk alfabesiyle taşlar üzerine yazılar yazmışlar, kitabeler oluşturmuşlardır. Çok sayıda olmasına rağmen “bengi taş” da denen bu yazıtların en ünlüleri Kül Tigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir.
b. Uygur metinleri: Tarih sahnesinde Köktürklerden sonra çıkan Uygurların oluşturdukları metinlerdir. Budizm’i ve Maniheizm’i benimseyen Uygurlar, yeni dinlerinin de etkisiyle çeşitli taşlar ve kâğıtlar üzerine Uygur yazısı ile metinler yazmışlardır. Bu eserlere Doğu Türkistan’daki kazılar sonunda ulaşılmıştır. Bu kazılarda bulunan yüzlerce eserin çoğu Budizm’le ilgilidir.
Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın), Altun Yaruk (Altın Işık), Irk Bitig (Fal Kitabı), Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzadenin hikâyesi) Uygurlara ait metinlerdendir.
c. Karahanlı metinleri: 840-1212 tarihleri arasında, devlet ve medeniyet kuran Karahanlılara ait olan metinlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar döneminde İslami dönemin etkilerini taşıyan Divân-ı Hikmet, Atabetü’l-Hakayık, Dîvânü Lûgati’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserler yazılmıştır.
Türkler, 12. yüzyıldan itibaren batıya ve kuzeye doğru yayılarak yeni yerleşim yerleri edinmiş, değişik kültürlerle içli dışlı olmuşlardır. Türklerin medeniyet dairesinde yapmış oldukları bu değişiklikler dillerine de yansımış, Türkçenin yapısında önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Türkçe, bu dönemde Batı Türkçesi ve Kuzey-Doğu Türkçesi olmak üzere iki kola ayrılmıştır:
B. BATI TÜRKÇESİ
Eski Türkçe devresinden sonra Orta Asya’dan batıya doğru yayılan Batı Türklerinin kullandığı dildir. Batı Türkçesi 13. yüzyıldan günümüze kadar gelmiştir. Oğuz şivesine dayanan Batı Türkçesi gelişimini Eski Anadolu Türkçesi, Oğuzca ve Çağdaş Dönem Türkçesi şeklinde sürdürmüştür. Fakat Oğuzca içinde Doğu ve Batı Oğuzca olarak iki daire belirmiştir. Bunlardan Doğu Oğuzcası Azeri Türkçesi, Batı Oğuzcası ise Osmanlı Türkçesidir. Bu iki dil arasındaki fark, Azeri Türkçesinin, Kuzey-Doğu Türkçesinin etkisinde daha çok kalmasından kaynaklanmaktadır. Azeri Türkçesi daha çok Azerbaycan, Kafkasya, Irak ve Doğu Anadolu sahalarında; Osmanlı Türkçesi Orta Anadolu, Batı Anadolu, Balkanlar gibi geniş bir coğrafyada konuşulur. Batı Türkçesinin dönemleri şunlardır:
a. Eski Anadolu Türkçesi: Batı Türkçesinin ilk devresidir. Eski Türkçenin izlerini taşıyan bu Türkçe, 13 ve 15. asırlarda Anadolu’da konuşulan Türkçedir. Batı Türkçesinin geçiş evresidir. Bundan dolayı bu döneme Batıdaki Orta Türkçe diyebiliriz. Bu dönemde Arapça ve Farsça unsurlar henüz fazla değildir fakat yabancı terkipler kullanılmaya başlanmıştır. Eski Anadolu Türkçesi Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir. Yunus Emre’nin “Divan”ı, “Risatetü’n Nushiye’si, Süleyman Çelebi’nin Mevlit’i, Âşık Paşa’nın “Garipname”si, Hoca Dehhani’nin kaside ve gazelleri bu dönemin en güzel örnekleridir.
b. Osmanlı Türkçesi: Batı Türkçesinin ikinci devresidir. 16. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar devam eder. Eski Anadolu Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki dönemdir. Eski Türkçenin etkileri kaybolmuş, dile yeni gramer şekilleri girmiştir. Bu dönemde kültürel etkileşimden dolayı dilimizde Arapça ve Farsça unsurlar, kelime ve terkipler bolca yer almıştır.
c. Türkiye Türkçesi: Batı Türkçesinin üçüncü ve son devresidir. 1908 Meşrutiyeti ile başlayan ve günümüzde de varlığını sürdüren bir yazı dilidir. Bugün bu devrenin içinde bulunuyoruz. Gramer özellikleri Osmanlıcayla benzerlik gösteren bu dönemde, dil oldukça sadeleşmiş, cümle kısalmış, yabancı sözcük ve tamlamalar büyük ölçüde bırakılmıştır. Bu dönemde İslami kültür unsurlarının Türkçe üzerindeki etkisi azalmış, Batılı kültür unsurlarının etkisi ise artmıştır. Günümüzde Kıbrıs, Balkanlar ve Anadolu’da konuşulan Türkçe, Türkiye Türkçesi olarak değerlendirilmektedir.
C. KUZEY-DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Asya’da ve Hazar’ın kuzeyinde yaşayan Türklerin, Eski Türkçeden sonra kullandıkları yazı dilidir. Eski Türkçenin bir devamı niteliğinde olan bu dil, aynı zamanda Orta Asya ve kuzeydeki yeni yazı dillerine bir geçiş aşaması oluşturmuştur. Bu özelliğinden dolayı Kuzey-Doğu Türkçesi “Orta Türkçe” olarak da isimlendirilmiştir. Kuzey ve Doğu kolu 13-14. yüzyıllara kadar birlikte kullanılmış ve bir geçiş süreci yaşamıştır. Bu geçiş sürecinden sonra 15. yüzyıla gelindiğinde birbirinden iyice farklılaşmış ve bunun sonucunda “Kuzey Türkçesi” ve “Doğu Türkçesi” diye iki kola ayrılmıştır.
a. Kuzey Türkçesi: 15. yüzyıldan günümüze kadar gelen ve Kuzey Türklerinin kullandığı yazı dilidir. Kuzey Türkçesinin temeli Kıpçak şivesine dayanır. Bu nedenle “Kıpçakça” veya “Tatarca” olarak da anılmaktadır. Bu dönemin dil özelliklerini “Kodeks Kumanikus, Tercümanü Türkî ve Arabî, Hüsrev ile Şirin Tercümesi, Gülistan Tercümesi” gibi eserlerde görmek mümkündür.
b. Doğu Türkçesi: 15. yüzyılda farklı bir dil özelliği kazanan, Orta Asya Türkleri tarafından kullanılan ve günümüze kadar yaşayan yazı dilidir. Doğu ve Batı Türkistan şivesine dayanan Doğu Türkçesi “Çağatayca” olarak da bilinir. Çağataycanın bu parlak döneminde yazılan “Şecere-i Terakime, Şecere-i Türk, Mecalisü’n Nefais, Muhakemetü’l Lügateyn, Kısasü’l-Enbiyâ, Nehcü’l-Ferâdis” gibi eserlerde dönemin dil özelliklerini görmek mümkündür.
D. ÇAĞDAŞ DÖNEM TÜRKÇESİ
Çağdaş Türkçe şu anda Türk devletlerinde ve Türklerin yaşadığı bütün bölgelerde devam etmektedir. Bu dönem Türkçesi kendi içinde Türkiye Türkçesi, Azeri Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Gagavuz Türkçesi gibi bölümlere ayrılmıştır.



29 Mayıs 2015 Cuma

Redhouse



Osmanlıca – İngilizce sözlük niteliğinde Osmanlıcadan İngilizceye yapılan ilk ve kapsamlı lügattir.  1890’da 12 cild halinde yayımlandı. Sir James W. Redhouse’ın el yazması olan eserinin orijinal bu gün  British Museum’da dır.


redhouse
Sir James William Redhouse
 
 
 
 
Osmanlıca harflere göre alfabetik sıralanan sözlükte kelimelerin Arapça, Farsça, Türkçe mensubiyetleri gösterilmekte, latin harfi okunuşları ile, türü belirtilmekte, numaralarla anlam farkları ve deyimler İngilizce verilmektedir.
 
 
Sözlük yazarı Sir James W. Redhouse 30 Aralık 1811’de Londra’da doğmuştur. 1819’da yetim ve öksüz kalarak Christ’s Hospital adlı yardım ve eğitim vakfına yerleştirilmiştir. Burada denizcilik, haritacılık, teknik resim, trigonometri gibi konularda tahsil görmüştür. 1826′da disiplinsizlik nedeniyle okuldan uzaklaştırılınca, Akdeniz’e açılan bir gemi ile yolculuğa çıkmış ve İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Mühendishane-i Berri-i Hümayun’da teknik ressam olarak uzun yıllar çalışır burada kaldığı 8 yıllık sürede Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenir.
 
1840′tan sonra Hariciye Nezareti tercümanı olarak görev alır ve dış temasların çevirisini yürüttür. 1853′de İngiltere’ye dönerek, dışişlerinde Doğu dilleri tercümanlığı yapar. Royal Asiatic Society derneği üyeliğine seçilir ve, Sir unvanı alır. 1892′de vefat eder.




1811’de Londra’da doğdu. 5 Yaşında babasını kaybetti. 8. Yaşında iken yetimler için eğitim veren, sert disiplinli bir denizcilik okuluna kaydoldu. Bir süre sonra disiplinsiz ithamıyla buradan çıkarıldı.

….

1826’de Kamarot olarak bir ticaret gemisine girdi ve gemi İstanbul’a uğradığında işinden ayrıldı. Daha sonra İstanbul yılları ve Osmanlı hizmetinde geçirdiği günler başladı.


Erzurum’a, Rusya’ya, Malta’ya ve Osmanlı hükümet görevlisi olarak tekrar İngiltere’ye gitti. Diplomatik meselelerde üst görevler aldı. İftihar nişanı ve pek çok hediye ile taltif edildi


1853’de emekli olarak İngiltere’ye döndü. Cambridge Üniversitesinde fahri doktora titri, 1888’de Kraliçe Viktoria’dan şövalyelik (Sir) nişanı aldı. 1892’de Londra’da öldü.

Hayatı boyunca Britanya tahtında 4 Kral, Osmanlı tahtında 5 padişah görmüş, Osmanlılar ile ilişkileri çok iyi olmasına rağmen İngiliz hükümeti ile pek geçinememiştir. Belki de bu yüzden Encyclopedia Britaninca’ya biyografisi konmamıştır.




Başlıca Eserleri

Redouse’un;  İngilizce-Türkçe sözlük, etimolojik Osmanlıca Sözlük,  Osmanlıca gramer kitabı,  Osmanlıca cep kitabı vs . dil ve sözlük çalışmaların yanı sıra Kral IV. William’ın Sultan Mahmud’a hediye ettiği İbn-i Battuta Seyyaha namesinin Türkçeye aktarılmasına yardımcı olmuş, Fransız ormanlılık kanun ve nizamnamelerini çevirmiştir.

Esmaü’l Hüsna’yı, Hz. Muhammed için yazılmış Bürde kasidesini, Mevlana’nın Mesnevi’sini ve bugün Osmanlı tarihi kaynakları arasında kullanılan Eflaki’nin Menakıbü’l‘ârifin eserinden bazı pasajları İngilizceye tercüme etmiştir. Türkçeye İncil tercümesi yaptıysa da misyon tarafından beğenilmeyerek basılmamıştır.

Osmanlı Bilimler Akademisine Üye

1851’de Fransız Akademisi örnek alınarak kurulan Encümeni Daniş’e (Bilimler Akademisi) kırk Türk üyenin yanında; Hammer, Bianchi gibi doğu bilimcilerle beraber Redhouse’da üye seçilir.
 

25 Mart 2015 Çarşamba

Osmanlıca-Türkçe Sözlük/Ansiklopedik Lügat Ferit Develioğlu

Osmanlıca-Türkçe Sözlük/Ansiklopedik Lügat  Ferit Develioğlu


Osmanlıca-Türkçe Sözlük/Ansiklopedik Lügat
(Eski ve Yeni Harflerle)
 
 


Bu eserin genişletilmesine, ekleme ve gerekli düzeltmelerin yapılarak dizgiye ve baskıya hazır duruma getirilmesine 1981 yılında başlandı. Rahmetli Ferit Devellioğlu, -zaman içinde koruyacağıma ve geliştireceğime güven duygusu içinde- eserini bana devrederken, "İlaveli 2'nci baskı"dan sonra geçen on bir yılda yeniden derlediği binlerce fişi de vermişti. Bu fişlerde yazılı olan kelime ve terkiplerin, tâdil ve ikmâli gereken madde başı kelimelerin kitaba girecek şekilde tertiplenerek yerlerine yerleştirilmesi işini de, -bizzat yapmamı telkin ederek- bana yüklemişti. Her fişte değişik kelimeler, terkipler, deyimler, düzeltmeler, anlam eklemeleri vardı. Bunları 2'nci baskıda Sayın Cem Dilçin'in yardımlarıyla kitabın sonuna eklenen 118 sayfalık "îlâve"deki maddelerle birlikte teker teker ayınp sıraya koydum; sonra, basılı kitap sayfalannı yer yer keserek araya gerekli değişiklikleri işlemeye ve ek kelimeleri yerleştirmeye başladım. Sayfalar hazırlandıkça da rahmetli ile birlikte kelimelerin alfabetik sıralamaya uygunluğunu kontrol ediyorduk. Bu çalışmalar üç yıl kadar sürmüş, ancak henüz iş bitmemişti: Otuz kadar kelimenin Arap harfleriyle yazılışının ve tereddütlü yerlerin eski lügat ve benzeri kaynaklardan araştırılması, kitabın baştan sona yeniden okunarak, yer yer rastlanan ve değişik anlamlara veya yanlış anlamalara yol açabilen -gözden kaçmış- dizgi yanlışlarının giderilmesi gerekliydi. Araya Devellioğlu'nun bir yıldan fazla süren hastalığı ve ölüm acısının girmesiyle yavaşlayan bu işlere, 1990 yılbaşından sonra dizgi ile birlikte yürütmek üzere yeniden başladım. Bugün, beni uzun süre geceli gündüzlü uğraştıran, dikkat ve titizlik isteyen, zor fakat o kadar da zevkli olan bu işi sona erdirmiş bulunuyorum.

Lûgat'te 8350'den fazla değişiklik ve yenilik özelliğini taşıyan işlem yapılmıştır. Bütün bu işlemlerde Ferit Devellioğlu'nun uyguladığı ("Lügat Osmanlıca ve öğretici olduğu için İmlâ Kılavuzu kurallarına bağlı kalınmamıştır." Bkz. Açıklamalar : 5) imlâ özelliklerini korumaya çalıştığımı belirtmek istiyorum. Yapılan ekleme ve değişiklikleri yaklaşık sayıda şöyle sıralayabilirim : 2840 yeni madde başı kelime, 3180 terkip ve deyim, 880 ikinci, üçüncü vb. anlam eklenmesi; 490 açıklamalı maddenin daha kolay anlaşılır duruma getirilmesi; ilk baskıda yanlış anlamlandırılan 20 kadar kelimenin, aynca eski ve yeni yazıda rastlanan 163 önemli imlâ yanlışının düzeltilmesi; 800'den fazla madde başı kelimenin de hangi Arapça kökten geldiğinin işlenmesi... Aynca, edebiyat terimlerinin açıklamalannda verilen manzum örneklerin bir kısmı düzeltilmiş, bir kısmı da daha uygun düşenleriyle değiştirilmiştir.
 

16 Mayıs 2014 Cuma

olmaz ilaç sine-i sad pareme

INDEX                    VOCABULARY                    MODERN TURKISH                    ENGLISH                    PRINTED                    AUDIO
 
Olmaz 'İlāç Sīne-i Sad Pāreme
(Music: Hācī 'Ārif Bey / Lyrics: Nāmık Kemāl)
 
(English)     (Modern Turkish)                         ۱  

(English)     (Modern Turkish)                     ۲  

(English)     (Modern Turkish)                     ۳  

(English)     (Modern Turkish)                     ۴  


(English)     (Modern Turkish)                     ۵  

(English)     (Modern Turkish)                     ۶  

(English)     (Modern Turkish)                 ۷  

(English)     (Modern Turkish)                     ۸  

28 Şubat 2014 Cuma

dilandlanguage

https://www.facebook.com/groups/1488141434743477/

dille alakalı her türlü paylaşımın olduğu sayfa

İngilizce
Türkçe
Fransızca
farsça
arapça

facebook  pdf kitapların direk indirilebildiği sayfa

Modern Papağanlar

Modern Papağanlar


Çeşitli yönlerden esen rüzgârların tesiriyle, sağlam bir temel ve köke bağlanamıyanlar; sağa-sola eğilip bükülürler. Telkinlere göre, bazan ilim adına, bazan yenilik adına farkına vararak veya varmıyarak çok zararlı işler yaparlar. Evet ihtisaslarının zevkine varamamış, sırrına erememiş bazı matematikçiler gibi, bazı dilciler de; mevzularını kuru, tatsız, somurtkan durumlara sokarlar; mesleklerini her türlü estetikten, elâstikiyetten mahrum çirkin hâllere götürürler; problemlerini güya kendilerinden başkalarının çözemiyeceği sahte güçlükler içinde, çok abus gösterirler. Gün gelir, dilde olgunlaşıp güzelleşen anne kelimesini ana; elmayı alma; elâyı ala; inancı yinaç; Selçuku selçik; Merâli Maral yaparlar. Hatta başka dilden geldiğine bakmıyarak, kemâl'i bile kamal yaparlar. Bunun adı da büyük ses uyumuna uymak olur.

Gün gelir, Arapça-Farsça asıllı Türkçeleşmiş kelimeleri atarlar; ama bakarsınız, frenkçe kelimeler istilâ etmişçesine dilin içine yığılır. Gün olur, dilimizle alâkası olmayan -sel ve -sal ekleri ilâve edilir. Ama asırlardır dilin özüne giren; ilmî, insanî, kitabî gibi mensubiyet ekleri sökülüp atılır. Ortalığı "—sel" alır; "—sal"'larla da kurtulamayız.

Gün olur, Arapçaya yapılan düşmanlık kadar frenkçeye de düşman kesiliriz. Gün olur, aynı silah geri teper; "Güneş-Dil Teorisi" ile, "Belletenler'de": Adet, dakika. derece, fark hacim, hal, hâtâ, hesab, huzme, hüküm, ifâde, ihtâr, ilim, meselâ, işâret, kuvvet, mâden ve başkaları gibi; daha pekçok kelimenin, aslında Türkçe olduklarının isbatı için sayfalar, kitablar dolusu makaleler yazılır. Aynı "Belleten'lerde": Aksiyon, aritmetik, baskül, formül, geometri, grafik, harmoni, ıskonto, kapital v.b. gibi frenkçe kelimelerin bile Türkçe, hem de ne kadar Türkçe olduğu, yine sayfalar dolusu yazılarla isbata çalışılır.

;Şimdi insan bunu görünce, Refik Halid'in, Ago Paşanın Hatıratı'nı hatırlıyor. Orada "Ago Paşa" isimli bir papağan, başından geçenleri şöyle anlatıyor:
Bir zamanlar bir kuşçu dükkânında tâlim ve terbiye gördüm. Karşımızdaki bahçenin adına (Millet Bahçesi) derlerdi... Bunu, gelip-geçenlerden işite işite ezberledim; iki de bir: —Millet Bahçesine gidelim! diye lüzumlu lüzumsuz haykırırdım. Bilmem ne oldu ki, bir gün dükkâna iki polis girdi; beni göstererek sâhibime hiddetli şiddetli emirler verdiler. Zavallı dükkâncı:
"— Kuş'tur, aklı ermez; ne söylerlerse onu tekrar eder! diye itirazlar etti; ve onlar gider gitmez yanıma koştu: — Allah belânı versin! diye haykırdı, beni sürdürecek misin? Bir daha Millet kelimesini ağzına alırsan dilini koparırım, anladın mı? Orasının adı bundan sonra (Belediye Bahçesi), söyle bakayım tekrar et!...


Beni bir konağa verdiler. Yeni bir derse başlamıştık: — Yaşasın hürriyet! Bu ne demekti, kuş kafamla bunu idrak edemezdim. Fakat bakıyordum, konakta da kimsenin henüz anladığı yoktu. Neyse, benim vazifem bilir-bilmez, anlar-anlamaz herkes gibi: — Yaşasın hürriyet! diye bağırmaktan ibaretti. Haftasını geçmemişti; konağın balkonundan caddeden geçen halka her zaman olduğu gibi: — Yaşasın hürriyet! diye haykırıyor, birçok takdirlere nâil oluyordum.

Bir akşam; kendiliğimden, sokaktaki nümayişçilerden koparak: —Yaşasın Niyazi! Yaşasın Enver! diye bağırınca, zavallı efendimin sevincinden(!) üzerine bir fenalık geldi, biraz ayılınca: — Sabahtan tezi yok, hemen Ago Paşayı İttihad ve Terakki merkez-i umumisine hibe ediyorum, bana yine selâmet kapısı açıldı! diye söyleniyordu. Nitekim öyle de oldu. Hürriyet beni de girdiğim konaktan seneler sonra çıkardı, beni de refah ve sükundan ayırarak mâcera ve hâdisâta kaptırdı. Ah bu merkez-i umumi!.. Bereket ki, üç gün kaldım. Kaba, hantal, şivesiz bir sürü adam, kafesimin önünde toplanıyorlar: —Aha! Kuşa da bak, ne hürriyet-perver! Bre kuşlar bile bizi takdir için dile geldiler, ne muvaffakiyet! diye söylenirlerdi. Orada da kapıya devamlı gelen nümayişçi heyetlerden: — Yaşasın cemiyet! demeyi öğrendim. Koyu bir İttihadcı olmuştum.

Merkez-i umumiden beni, bir nüfuzlu zâtın evine gönderdiler. Balkona asılı, devamlı "— Yaşasın hürriyet! Yaşasın cemiyet! Yaşasın Niyazi! Yaşasın Enver! diye haykırıyor, başıma yüzlerce adam topluyordum, yine sahibimin keyfi yerinde idi: — Verin Ago Paşaya Şamfıstığı! diyor, beni takdirlere gark ediyordu. Bu minval üze-re yedi ay geçti, geçmedi; bir sabah, ben balkonda lâtif bir mart güneşine karşı: —Yaşasın İttihad ve Terakki! diye gırtlağımı yırtarcasına haykırırken odaya Efendim pür-telâş girdi:
— Susturun şu kuşu, şu mel'un kuşu, beni öldürtecek, evimi yağma ettirecek! diye bağırdı. Hemen koştular, kafesimi balkondan aldılar, en alt kata indirdiler, üzerime de demir kapıyı kapadılar.


Zifiri bir karanlık.. Acaba ne olmuştu, ne yapmıştım; suçum, günahım neydi, bilmiyordum. Sonra anladım ki, "Yaşasın hürriyet! " modası geçmişti.


Beni tekrar kuşbaza verdiler. O akşam yeni bir derse başladık. Bu dersi, bu yeni parolayı da zabtetmiştim; kuşçunun dükkânından, dışarıda havaya silâh sıkan âsi askerlere hitaben ben de onlar gibi haykırıyordum. Bu sefer de neferler karşıma geçip: — Kuşa bak, dili bize uygun! diye şaşıyorlardı.

Bir sabah övülmek, mükâfatlanmak ümidi ile: — Yaşasın..! der demez, kuşbazım koştu: — Sus bre münâsebetsiz kuş! Beni mürteci diye astıracak mısın? Çeneni tut, yoksa gaganı koparırım! diye üzerime yürüdü. Derhal sustum, içimden: — Allah Allah! diyordum, bu ne kararsızlık, ne döneklik, devamlı dil değiştirip duruyoruz; bir takdir, bir tevbih göre göre anamdan emdiğim süt burnumdan geldi!


Dükkâncı ertesi gün, top sesleri arasında bana yeni dersimi takrir etti: —Yaşasın Mahmut Şevket Paşa! diye hep haykırıyor, kanat çırpıp âzami hürriyet-perver heyecan ve neşesini gösteriyordum. Bu gayretim sayesinde nihayet Yıldız yağmacılarından ve Hareket Ordusu erkânından birine satıldık, rahata konduk. İri bir gramafonları vardı, çalına çalına ben de:
— Kimdir onlar? Kimdir onlar? Hareket Ordusu! türküsünü ezberlemiştim; yeni sahiblerimin takdirleri arasında daima tekrak eder dururdum. Fakat, ne kadar da olsa ser'de kuşluk var, bu türkünün arkasından da sokaktan geçen bir satıcının taklidini yapardım: — Lahana Turşusu! diye bağırırdım.. Binaenaleyh o türkü acaib şekle girdi:
— Kimdir onlar? Kimdir onlar? Hareket Ordusu! Lahana Turşusu!


İşte bu münasebetsizliğimin cezasını çektim, gayet mutaassıb bir İttihadçı Zâbit olan ve bizzat Hareket Ordusunun başında bulunup o sayede Yıldız mücevheratının başına konan efendim, bu alaylı türküyü işitince:
— Vay müstebid, muhâlif, mürteci kuş seni! deyip de tabancasını çekmesin ve üzerime silâhını boşaltmasın mı? Bereket ki, toplayıcı olduğu kadar atıcı değilmiş, ancak iki metre ötedeki bir çalınmış vazoya isâbet ettirebildi. Hemen beni gözünün önünden kaldırdılar.


Artık ben, İttihadçıların nazarında, bir muhalif, bir mürteci sayılıyordum...


Şayet Hürriyet ve itilâf erkânından birisi, kendilerine mensubiyetimi duyup, derhal beni satın almasaydı; bulunduğum evde açlıktan helâk olmam muhakkaktı. Yeni sahibim, her akşam kafesimin başına gelir, bana:
— Haydi Ago Paşa, şu "Kimdir onlar?" türküsünü çağır bakalım! derdi. Derhal terennüme başlardım; adamcağız keyfinden bayılırdı; meğerse Hareket Ordusu girdiği zaman onu da zindanlara sokmuşlar, divân-ı harblere sürüklemişlerdi. Şimdi bana bu tezyifkâr türküyü söyleterek hıncını çıkarıyordu. O esnada Arnavutluk vak'ası olmuş; Büyük kabine, Bâbıâliye oturmuştu. Binaenaleyh işim gücüm, artık: — Yaşasın Kâmil Paşa! diye haykırmak olmuştu. Muhalif efendim, bu âvâzemden o derece memnun oldu ki, ortasında mor bir yeni dünya sallanan yepyeni bir san kafes aldı; ayçiçeğini de şamfıstığı ile değiştirdi. O günlerde bir vilâyete tayin olunmak üzere bulunuyordu, neşesine pâyan yoktu. Fakat bir sabah, her şeyden habersiz salonda ben: — Yaşasın Kâmil Paşa!


Diye haykırırken ne olsa beğenirsiniz? Efendim, yanıma her tarafı tir tir titreyerek, sapsarı, sakalı bıyığı karışmış bir hâlde girdi:
— Sus budala kuş! Beni tekrar divân-ı harblere mi sürükleyeceksin? Diye bağırdı. Ah! Kendiliğimden dilim olsa da ona şöyleçıkışsaydım:


"Behey adam, sizin hiçbir işte sebâtınız yok mudur? Daha dün (söyle; diye yalvarıyordun, bugün (sus!) diye haykırıyor-sun... Ben ne diyeceğimi şaşırdım, sen de ne yapacağını bilmiyorsun! Budala, ahmak, dönek, münâsebetsiz hep sensin, sizsiniz bütün insanlar!


Muhâlif değil mi? Ondan pervam yoktu, ne vurabilir, ne dövebilirdi.. İnadıma haykırdım:
— Yaşasın Kâmil Paşa! Biçare adam munis bir sesle şöyle söyledi:
— Yavrum, ille (yaşasın) diye bağırmak istiyorsan bari bir kârlısını bağır, (yaşasın Mahmut Şevket Paşa!) de.. Zira yine o geldi, hem de sadrazam olarak...


Onun bu kadar çabuk dönüp geleceğini ben nereden tahmin edebilirdim. Bir zaman da tekrar (Yaşasın Şevket Pasa!)lara devam ettim. Bir akşam yine öyle bağırıyordum, efendim ağzı kulaklarında içeri girdi:
— Ago Paşa, senin duan makbul olmadı. Şevket Paşayı vurdular! Dedi. Ben açıkgözlülük yapmak istedim:
— Yaşasın Kâmil Paşa!


Diye bağırdım, hoş düştü amma bu gevezeliğim ertesi günü bizim efendinin Bekir Ağa bölüğüne tıkılmasını, sonra da Sinop'a gönderilmesini icabettirdi. Komşulardan bir İttihadçı, bire bin katarak ve "Efendi ile kuş tâ be sabah şenlik yaptılar!" diyerek bizi divân-ı harbe ihbar etmişti.


İşte bu tarihten itibaren artık rahat yüzü görmedim. Filvaki tekrar bir İttihadçı evine satılmıştım, bol gıda alıyordum; lâkin hemen hemen her tarafta yeni bir (Yaşasın!) öğrenmeğe mecburdum; zira Harb-i Umumi patlamıştı: — Yaşasın harp! Dedim. Derken Alman muzafferiyetleri şuyu' buldu.

— Yaşasın Hindenburg! Demeyi belledim. Arkasından Enver Paşayı medh icabetti:
— Yaşasın Enver Paşa! Diye haykırdım Kanal seferleri çıktı, arasıra:
— Yaşasın Cemal Paşa! Diye bir bağırmak lâzım geldi. Daha sonra mağlubiyetlere sıra geldi.

— Yaşasın zafer-i nihâi! Avâzesiyle milleti teselli ve teheyyüç iktiza ediyordu. Haykırmaktan gırtlağım iltihablanmıştı. Üstelik bir de:
Asker olacağım ben!...


Türküsünü öğrenmek mecburiyetinde kalmayayım mı? Daha kötüsü, yeni Efendimizin bir zübbe kızı vardı, Türkçe şiirlere meraklıydı, tutup da bana Mehmet Emin Beyin asarından ve tatsız, şivesiz, birtakım manzumeler ezberletmeye kalkışmasın mı? Kendi kendime:
— Ah, diyordum; neymiş o otuz üç senelik mes'ud devir! Yalnız bir cümle öğrenmiştim bir (yaşasın!)... Fakat ne becerildi, ne feyizli, ne hassalıymış! Bakıyorum şimdi her yeni (yaşasın); memleketin birkaç vilâyetine, birkaç milyon ahâlisine oluyar. Fakat derdini kime anlatırstn?-Ben ahvâlin fenalığını şu papağan aklımla kafesimin ardından görüyordum da, sizler gezip tozmakta hür olduğunuz hâlde insan zekâsıyla bir adım ilerisini seçemiyor, sezemiyordunuz... Artık memlekette ne Şamfıstığı, ne Arabistan fıstığı kalmıştı; ayçiçeği tohumu bile nadirâttandı. İnsanlar ekmek diye süpürge tohumu, saman, toprak yerken; benim fıstık istemekliğim münâsebetsiz olmaz mıydı? Binaenaleyh ne bulursam yutmağa mecbur kalıyordum; zayıflamış, sersemleşmiş, neşesizleşmiştim:
— Yaşasın zarfer-i nihâi! Diye hay kırıyordum amma, doğrusu içimden:
— Yaşasın sulh! Demeği arzu ediyordum. Galiba bütün millet de benim gibi düşünüyordu.. Sulh, beni Amerikan fıstığına kavuşturacaktı,nasıl istemezdim? Darı ve mısır yemekten bağırsaklarım kurumuştu... Tam o sırada talih imdadıma yetişti, bir harp zenginine, iki çuval şeker mukabilinde satıldık! Baktım ki harp, gayet iyi bir şeymiş.. O ne bolluk, o ne israf, o ne hayattı? Asıl şimdi, hem de can u gönülden:
— Yaşasın harp! Diye haykırıyordum; harbin faydalarını bizzat görmüş, nimetlerine garkolmuştum. Zira kim bilir nerelerden, ne bahasına bana her cins fıstık celbolunuyor; önüme kutu kutu şekerlemeler serpiliyordu. Yedikçe yedim, şiştikçe şiştim ,dilim öyle bir açıldı, öyle bir cuş u huruşa geldim ki:
— Yaşasın Hindenburg! Diye haykırdığım zaman, yedi mahalle âvâzımdan tâciz olurdu: içimden müthiş bir harp taraftarlığı, bir vatanperverlik, bir hamiyet taşıyordu ki, ancak günde yüz kere:
— Yaşasın zafer-i nihâi! Diye bağırmakla kendimi, ateşimi ve heyecanımı teskin edebiliyordum. Aksi gibi bu saadet de uzun sürmedi; bir sabah harp zengini, odama şaşkın bir hâlde girdi:
— Mütâreke oldu, harp bitti, ben de bittim!


Diyerek, bir boş şeker çuvalı gibi yere çöktü. Ben bilir miyim, teselli için: — Yaşasın Enver Paşa! Yaşasın Hindenburg! Diye bağırmağa başladım. Sahibim:
— Allah ikisinin de belâsını versin; ne vardı dört yılda mağlub olacak.. Ne âciz, iktidarsız heriflermiş; iki yıl daha dayanamazlar mıydı? Diye söyleniyor, küfürler ediyordu. Beni o hiddetle bir mütekâid Paşaya hediye gönderdiler; adamcağız vaktini entari arkasında, köşe penceresinde gazetesini okumakla geçirirdi: hem de yüksek sesle... Nihayet ben de ezberimden okumağa başladım:
— Hinoğlu hinler! Zırtapozlar! Çanak yalayıcılar!


Zannediyordum ki artık (yaşasın) devri hitam buldu; hep böyle atıp tutacaktık.. Meğerse kaderimde yine (yaşasın) diye bağırmak varmış... Geçen yıl satıldığım bu evde, ömrüm bir aralık:
— Yaşasın Kuva-yı Milliye! Demekle geçti. Sonra sustular, böyle bağırmak yasak olmuştu. Altı aydan beri tekrar müsaade edildi. Binaenaleyh şimdi son nakaratım bu... İnşâallah, hayırlısıyle bir de can u yürekten:
— Yaşasın musâlâha!


Demeğe muvaffak olurum; ondan sonra ölsem de gam yemem!

İmparatorluk Dilleri

İmparatorluk Dilleri

"Türkler en eski çağlardan beri kendi dil ve kültürlerinde bulunmayan şeyleri başkalarından almaktan çekinmemişlerdir. Valery: Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan oluşur, der. Yaşayan her varlık, kendisini besleyen gıdayı dışarıdan alır ve kendi bünyesine karıştırır.

Kültür eserleri, kullanılan kelimelere bağlı olduğu için, zaruri olarak ana dile yabancı kelimeler girer. Bunlar birike birike bir okyanus teşkil ederler. Dünyada saf hiç bir ilim ve kültür dili yoktur. Bu bakımdan özleştirmecilik tarihin akışına ve kültüre aykırıdır." Kaplan'ın bu hükmüne katılıyoruz. Nihat Sami Banarlı ise, imparatorluk dillerinden bahsediyor:

"Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veya sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kanunlarına göre, türlü araştırmalara mevzu olmuştur.

Fakat dillerin, bir de milletlerin mazisinde tarihî kaderine ve yaşadıkları maceralara göre, bizzat tarih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.

Evet bir kısım diller vardır ki, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş milletlerin dilleridir. Bu diller, normal olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zenginleşmiş büyük dillerdir. Başka bir deyişle imparatorluk dilleridir.

Bu dillerin sâhipleri, hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canlarının istediği kadar alabilirler. Çeşitli ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri alırken de kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millileştirerek, kendi kelimeleri yaparlar. Biz bunlara, öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi "fethedilmiş kelimeler" diyoruz.

Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bazı farklarla uygun imparatorluk dilleri, Arapça, Türkçe, Latince, İngilizcedir. Bu dillerin hiç biri "özdil" değildir. Esasen yeryüzünde hiç bir kültür ve medeniyet dili hiç bir zaman "özdil" olmak taassubuna ve basitliğine iltifat etmemiştir.

Meselâ yakın asırlara kadar, Lâtinceyi özdil sananlar vardı. Fakat dil, tarih ve edebiyat tarihi araştırmaları ortaya koydu ki, Lâtince özdil değildir. Bu lisanın kelimelerinin % 50 si Yunancadan alınmıştır. Geri kalan kelimelerin de mühim bir kısmı değişik ölçülerle, Lâtinceye başka dillerden girmiştir.

Fakat her büyük dil gibi, Lâtincenin de "sesi" ve "mimarisi" millîdir.

Lâtincenin özdil olmadığı anlaşılınca, bütün gözler Yunancaya çevrilmiş ve ilk anlarda öyle sanılmıştır ki, dünyanın ilk büyük destan edebiyatını, şiirini, trajedisini, felsefesini ve mitolojisini ortaya koyan Yunanca, özdildir, fakat bu ihtimâl de boşa çıkmıştır. Ve hemen anlaşılmıştır ki, Yunancanın en az yarıdan fazla kelimesi başka dillerden alınmışdır. Bunlar, Makedonya, Anadolu, Suriye ve muhtelif Mezopotamya dilleridir.

En muazzam bir dil olan Arapça da, başta İbranî olmak üzere, Yunancadan, Lâtince'den, Sanskritçe ve Farsçamdan ve daha birçok dillerden kelime almıştır. Başka dillerden alınmış kelimelere Araplar, "muarreb" yani Arapçalaşmış kelime derler. Fakat bu kelimelere, hangi dilden gelirse gelsin, kendi dillerinin damgasını vurmakta büyük ustalık gösterirler.

Arapçanın, Yunancadan alınma Philosophia ve philosophos kelimelerinden felsefe ve feylesof gibi, tefelsüf ve felâsife gibi? yine yunanca sophia kelimesinden, sufî gibi, tasavvuf gibi, mutasavvuf gibi kelimeler ortaya koyması böyledir. Fârisîden alman endâze kelimesinin Arap dili bünyesinde hendese âhengine girmesi ve bundan, meselâ hendesî gibi, mühendis gibi, Türkçe'ye de girmiş kelimeler doğması, böyle bir hâdisedir. Yine Farsçadan alınan devan kelimesinin Arapça divân âhengi alması, bundan devâvin gibi, tedvin gibi, müdevven gibi, kelimelerin doğması böyledir.

Arapçanın, daha Miladın VII. asrında Kur'an Lisanı gibi muhteşem bir ifade kudretine ve yüksek müzikâliteye sâhip, ilâhî bir dil olması, başka dillerden alabildiğine faydalanmış fakat aldığı her kelimeyi, ebekuşağı altından geçirmişçesine, Arapçanın gramerine ve fonetiğine adapte ederek arapçalaştırmış olmasının tabiî zaferlerindendir.

İmparatorluk dillerinden birisi de İngilizcedir. İngilizlerin, "Bahtiyardır o İngilizce ki, onda her dilden kelime vardır." sözü, bu şuurlu imparatorluk dili anlayışının bir ifadesidir.

İngilizce de, tıpkı Arapça gibi, başka dillerden aldığı kelimeleri, hususî bir söyleyişle, yani bu kelimelere İngilizcenin sesini vererek millileştirmiştir.

Bu dilde, bugün, hâlâ % 75 nispetinde Lâtince ve Fransızca kelime vardır. Fakat bu kelimelerde öyle bir ses değişikliği yapılmış ve kelimeler Öylesine İngilizce olmuştur ki, bunlar, bir milletin kelimelere millî bir musikî verişindeki sihirli coğrafya tesirini ve kavmi" dehâyı gösterir.

Meselâ aslı Lâtince olan Cultûra kelimesinin Fransızcası kültür (culture), fakat İngilizcesi "Kalçır"dır. Kalçır artık İngilizcedir.

Tıpkı bunun gibi, finâl kelimesi Fransızca, fakat aynı şekilde yazılan ve aynı mânâda kullanılan faynıl, İngilizcedir. Fransızcada kestiyon telâffuz edilen kelimenin İngilizce'de Kuveşçın âhengine girmesi de böyledir. Kuveşçın İngilizcedir.

Görülüyor ki, dillerin kelimeleri değil fakat sesleri millîdir. Her dilin kendi iç ve dış musikisi millîdir.

Hiç bir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz, fakat sesi mutlaka millî olur. Bir de mimarîsi millî olur. Yani kelimelerin yanyana gelmesinden doğan söz istifi, bu yanyana gelişlerin meydana getirdiği ifade âbidesi millîdir. Kısaca cümle yapısı millîdir.

Onun İçin bizde "devrik cümle" millî değildir. O kadar ki, Türk ancak telaşlandığı, dili dolaştığı, acele konuşmak zorunda kaldığı, kısaca şaşırdığı zaman devrik cümleyle söyler. Zamanımızdaki devrik cümle bolluğu da böyle bir şaşkınlığın ifadesidir.

Türkçe, daha Ortaasya'daki kuruluş asırlarında bile, özdil değil bir imparatorluk diliydi. Zamanla kendisine lâzım olan eşya, iman, tefekkür ve hayata ait kelime ve mefhumların mühim bir kısmını başka dillerden almıştır.

Meselâ, en eski Türkçeye "TÖRE" kelimesi, İbrânîceden, "ev" kelimesi Arâmî dillerinden; bugün öztürkçe zannedilen ve "şehir" kelimesi yerine kullanılmak istenen "kend" "kand" "kent" kelimeleri Soğdsanskrit dillerinden; acun kelimesi Soğdcadan; Yunancadan semâ mânâsındaki kök (gök) kelimesi; Oğuz Kağan destanında rastladığımız "sıra" kelimesi, hatta kahraman mânâsındaki "âlp" kelimesi Moğolcadan girmiştir. Yine Oğuz Kağan Destanında rastladığımız "dost" kelimesi, Türk diline Farsçadan girmiştir. Eski Türkçede böyle kelimelerin sayısı çoktur.

Sebebi anlaşılamaz bir davranışla bazı kimseler, Türkçeye daha çok Moğol istilâsından sonra ve tarihte ilk defa zorla sokulmuş, bir takım geri kelime ve ekleri de Türkçe sanmış ve bunları Türkiye Türkçesinde diriltmeye kalkışmışlardır. Bugün devlet teşkilatında kullanılan “sayıştay, danıştay, Yargıtay” gibi kelimelerdeki ekler, böyle ek'ler ve böyle yanlışlardır. Bu kelimeler Türkçe değildir. Yine onların uydurdukları görev, ödev, saylav, söylev gibi kelimelerdeki ekler de böyledir. Bu kelimeler de Türkçe değildir. Tarihte büyük medeniyet kurmuş milletlerin Türkçede tamâmiyle millîleşmiş kelimeleri atıp, yine tarihte Türk milletine en büyük fenalığı yapan Moğollar gibi barbar bir kavmin kelimelerini, bu millete, Türkçedir diye kabul ettirmeye kalkışmak en azından şaşkınlıktır.

Bir dilin, yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda işlenip güzelleşmesi, o dile, bu engin vatan topraklarından yükselen, zengin ve üstün sesler kazandırır. 0 milletin dili, musikî üstünlüğüne yükselir. Türk dili üzerinde yürekten konuşabilmek için, önce bu musikîyi, yani bu vatanın seslerini duyabilmek ve anlayabilmek lâzımdır.

Türk dili, bugünkü Türkiye topraklarına, eski Asya ülkelerimizin hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopan gür ve erkek sesli bir musikîyle gelmiştir. Bu sebepledir ki, Türkiye Türkçesinde eski bozkır sesleri ve İdil ırmağının akışından yükselen sesler vardır.

Fakat Türkiye Türkçesinde bu kadîm sesler yanında Nil Nehri'nin taşkınlığı da seslenir;. Dicle'nin, Fırat'ın, Tuna'nın, Meriç'in ve Anadolu ırmaklarının akışları da...

Türkiye Türkçesinde Karadeniz kıyılarının poyraz rüzgarı kadar canlı, çevik ve çabuk sesler de vardır; Adalar denizi sahillerinin Lodos rüzgârı, zeybek musikîsi ve efe raksı gibi heybetli, ağır ve atmosfer dolduran sadâları da...

'Aynı dil Tanrıdağı rüzgârlarının uğuldayan seslerinden ne kadar hâtıra saklıyorsa, Macaristan Ovalarında, dünyaya gücümüzü tanıtmak için ilerleyen Sultan Süleyman ordularının hür davullarında da o kadar heybet ve hâtırayla yüklüdür.

Arabistan çöllerinin uzun, İran yaylalarının uzatılan sesleri; İtalyan sularında, korsanlar kadar, dalgalarla da çarpışan leventlerin bu.-zafer ve mâcerâ ufuklarından getirdikleri gür sesler, Türkiye Türkçesinde ve onun bütün yaşayan kelimelerinde bir musikî saltanatı hâlinde mevcuttur.

Böyle bir dilin kelimelerini hor görmek, hakir görmek, dilden atılabilir görmek, en az onların "oluş ve yontuluş" tarihini bilmemekten, hatta sevmemekten doğan büyük gaflettir.

Milletimiz tarafından fethedilmiş topraklar nasıl vatanımız olmuşsa aynı şekilde "fethettiğimiz kelimeler" de bizim kelimelerimiz olmuştur. O kadar ki, yıllarca evvel, Asya'daki verdiğimiz topraklar yetmiyormuş gibi, bizden Kars'ı ve Ardahan'ı isteyen ihanet dolu yabancı emele karşı bir şairimizin söylediği gibi:

Verilmeyecek şeyler vardır,
Şeref gibi, şan gibi...
Kars gibi, Ardahan gibi...


mısralarından yükselen sesler, nasıl, "toprak verilemez" diyorsa, tıpkı bunun gibi, asırlarca malımız olmuş, sesimizle, sanatımızla işlenmiş; ev, aile, köyümüze, aşk ve imanımıza girmiş; heyecanımıza işlenip vicdanımıza yerleşmiş ve bizim olmuş kelimeler de verilemez! Bunlar bizim zafer ve şeref hatıralarımızdır. Bunlar bizim büyüklük devirlerimizin ve yüce duygularımızın zafer âbideleridir. Bizimdirler ve bizim kalacaklardır."

Dilde Yabancılaşma

Dilde Yabancılaşma

Bir televizyon kanalı, 'Best Model Türk Dili Konuşan Ülkeler' yarışması düzenlemiş. Yani Türk dili konuşan ülkelerin mankenlerinin yarışması. Hem Best Model, hem de Türk Dili konuşan ülkeler... Tam, 'altı kaval, üstü şeşhane' deyimine uygun bir durum...
Maalesef günümüz insanı sözlerinin arasına İngilizce, Fransızca vb kelimeleri sokuşturmayı kültürlü olma göstergesi addetmektedir. Sadece sözlerinde yer vermekle kalmayıp, günlük hayattaki bir çok eşyayı ve kavramı da yabancı kökenli kelimelerle anlatmaktadır. Özellikle gençler olmak üzere insanlar artık; 'Blue Jean Center'dan aldığı 'new creation' kıyafetleri giyerek, 'restaurant'a veya 'fast food'a gidiyor. Kapıda 'closed' yazarsa geri dönüyor, 'open'i görünce 'push'u da okuyup kapıyı iterek içeri giriyor. 'Köfte burger' yiyip çıktıktan sonra; 'cafe'ye ya da 'wc'ye gitmek isteyebilir. Daha sonra 'new style dizayn' edilmiş 'club'larda vakit geçiriyor. Eğlencesi genellikle 'non stop'tur. Saçlarına, üzerine 'sprey' sıkmıştır. Arabası 'steyşin' olabilir. Yedek tekerleğe ihtiyacı yoktur, nasıl olsa 'stepne'si vardır. Mükellefi 'stopaj' öder, çiftçisi 'sübvansiyon' bekler, borsacısı 'spekülasyon' yapar. Sanatçıları 'star'dır. 'Suare'de veya 'matine'de mutlaka bulunmalıdır. Tercümesi 'spontone', anlaşması 'stand-by'dir. Yarım gün tatildedir. Ona ihtiyaç duymaz. Çünkü 'part-time' çalışmaktadır. Yılbaşında 'eşantiyon', 'promosyon'lar dağıtılır. Ortamın 'steril' olmasına çalışır. Ancak genellikle 'stres'li olduğundan 'spazm' geçirir.

Yabancı kökenli bu kelimelerin dilimizde bu kadar çok yer tutması, günlük hayatta tabelalarda, basında, caddelerde bu kadar çok kullanılması, dilimizin geleceği konusunda kaygılanmayı gerektirecek boyuttadır. İnsan birçok büyük şehrin caddesinde dolaşırken, kulaklarını tıkayıp sadece tabelalara baksa, kendini rahatlıkla yabancı bir ülkede hissedebilir.

Bu durumun yeni bir şey olmadığını, eskiden de buna benzer durumlarla karşılaşıldığını kaynaklardan, eski yazarların hikâye ve romanlarından öğreniyoruz. Bu konuya değinen yazarlardan biri de Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur. Yazar, 1922 yılında yazdığı 'Turhan Nasıl Çıldırdı?' adlı hikâyesinin kahramanı Turhan'ın şahsında şunları anlatmaktadır: Turhan sokakta, duvarlarda ve cemakânlarda, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca hattâ Rusça ilânlara, yaftalara, reklâm afişlerine bakar: 'Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti (belediye başkanı), bir matbuat nizamnamesi yok mu?' diye feryat ederdi. Çünkü Avrupa'nın hiçbir tarafında yerlilerin lisanından başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilân, yafta görmemişti.

Paris'te, Londra'da, Newyork'da dersaadetten pek çok ecnebi mevcut olduğu halde, İngiltere ve Amerika'da İngilizce'den gayrı sokaklarda bir yazı görülmezdi. Ekseri kahvehanelerde; 'ena isketo' lokantalarda 'ona kutleta', iskelelerde 'ena pedi' çığlıkları biçâre Turhan'ın kulaklarını törpüler delerdi. 'Bu nasıl millî, bu nasıl resmî lisan? Bu nasıl memleket, bu ne kayıtsız, duygusuz millet?' derdi.

Genç; tasavvurunun, tahammülünün farkındaki bu hallere karşı daima isyan ederdi. Polis müdürüne, matbuat müdürüne gider, baştan savulurdu. Ceridelere makaleler yazar, sansür çıkarırdı. Büyük makamlara lâyihalar (dilekçe) takdim eder, 'hıfz' işaretiyle evrak odalarına gönderilirdi. Bu suretle muvaffak olamayınca, yeni ve ateşli bir nesil yetiştirmek için evvelâ hususî bir mektebe fahri, sonra devlet mekteplerinden birine muvazzaf (kadrolu) muallim oldu. Bir müddet geçti, talebeyi dersten başka şeylerle meşgul ettiği suçlamasıyla kınamaya maruz kaldı, istifaya mecbur oldu.'

Restaurant, cafe, center, shop, night clup, wc, express, highlife, newline, colelction, color foto, by by, pardon, part time, full time, carrier, family, jean, new style, creation, open, closed, push, cottonland, full automatice, best model.. vb kelimelerle de, bugünün Turhanlar'ı karşılaşmakta. Ancak günümüzün Turhanları'nın, hikâye kahramanı Turhan kadar şuurlu oldukları söylenemez. Bu kelimelerin kullanılmakla yetinilmemesi, genellikle İngilizce'de yazıldığı şekilde yazılması, söylendiği şekilde telaffuz edilmesi büyük bir çoğunluğu rahatsız etmemekte, çoğunun dikkatini dahi çekmemektedir.

Yazarın seksen sene önce gördüğü ve hikâyeleştirdiği bir meselenin halledilmesi bir yana, bugün daha vahim bir durum almış olması, yeterli çalışmanın yapılmadığını göstermektedir. Seksen sene sonra yine aynı manzaralarla karşılaşılmaması için alınması gereken bazı tedbirler olmalı.

Fertler bu konuda hassas olmalıdır. Türkçe karşılığı bulunan yabancı kökenli kelimeleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. 'Pardon, çok pardon' yerine, 'afedersiniz, özür dilerim, izin verir misiniz' vb cümleleri pekâla kullanabiliriz. 'Mersi' yerine 'teşekkür ederim, sağ ol' diyerek, meramımızı ifade etmek değerimizi eksiltmez. Yabancı kökenli karşılıklarını kullanmanın değerimizi artırmayacağı gibi...

Yazılı ve görüntülü iletişim vasıtalarında çalışanlar; yazılarında, programlarında Türkçe kelimeleri kullanmaya özen göstermelidirler. Bu yayınları seyredenler bunları örnek almakta ve bunlardan etkilenmektedir. Buralarda duydukları, gördükleri, okudukları kelimeleri bir süre sonra kullanmaya başlamaktadırlar. Sözgelimi yılbaşı dolayısıyla hazırlanan bir programda sahneye; 'New Years' yazılı bir yazı asmak ne seyirci sayısının artmasına, ne de programın kalitesine bir katkıda bulunabilir. Bunun yerine, 'Mutlu Yıllar, Mutlu Seneler, İyi Yıllar, İyi Seneler', gibi ifadeler kullanılabilir. Böylece muhatap ne denilmek istendiğini daha rahat anlar ve programda meramınızı daha kolay anlatmış olursunuz. Sahası ne olursa olsun, dil konusunda eğitimcilere çok büyük vazife düşmektedir. Sadece eğitimciler değil, herkesin; Türkçe'nin doğru ve güzel kullanılması konusunda büyük bir hassasiyet göstermesi, çok şuurlu davranması, dilimizin geleceği açısından son derece önemlidir.



Popular Posts