Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2015 Çarşamba

Ansiklopedik Edebiyat Terimleri Sözlüğü Turan Karataş

Ansiklopedik Edebiyat Terimleri Sözlüğü Turan Karataş
Ansiklopedik Edebiyat Terimleri Sözlüğü

http://turbobit.net/er8wa9n7binw.html




Edebiyat terimleri, bu sahada bir birikime kavuşmak, dahası uzmanlaşmak isteyenlerin bilmesi gereken konuların başında gelmektedir. Terimleri tanımadan edebiyat meselelerine sıhhatli, gerçekçi bir yaklaşım sağlamak mümkün değildir. Söz konusu sahanın "anlam kodları" sayılan edebiyat terimleriyle ilgili olarak bugüne dek bazı kitaplar yazıldı, yayımlandı. Hepsinin kendince bir hizmeti oldu. Ne var, gelişen, değişen edebiyat dünyamızın gereksinmelerini karşılamada yetersiz kaldılar; çoğu kendi dönemine mahpus ve mahkûm oldu. Eskiyi derleyip toparlayacak, yeniyi ekleyecek bir çalışmaya ihtiyaç vardı; bu kitap, bu ihtiyaçtan doğdu.

Terimleri tanıtmak ve açıklamakla yetinmeyip örneklerle ilmi izahına çalışan ve doyurucu bilgiler veren elinizdeki kitap, bunlara bir yenisini eklemekle kalmıyor, şimdiye kadar yazılanların eksikliklerini tamamlamak, daha kuşatıcı olmak iddiasını da taşıyor. Bu alanda var olduğuna inandığımız eksikliği, kısmen tamamlamayı ve terimlerle ilgili bazı zihin karışıklıklarını gidermeyi de amaçlıyor bu kitap.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Kitap Okuma Listesi ve Kitaplar


http://birsurukitap.blogspot.com/



abdulbaki gölpınarlı divan edebiyatı beyanında





Ahmet Hamdi Tanpınar - XIX. Asır Türk Edebiyatı





Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü- İskender Pala




Chomsky, Noam - Media Control





CHOMSKY_Noam_-_Necessary_Illusions.pdf





Çalıntı - polemik.pdf





Devellioğlu - Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Sözlük





Efkan Kiraz etimolojik Sozluk2.pdf






Eski.Uygur.Turkcesi.Sozlugu.pdf





Hilmi Yücebaş - Şair Eşref Bütün Şiirler






Hulki Aktunç - Büyük Argo Sözlüğü



İbrahim Kafesoğlu - Kutadgu Bilig ve Kültürümüze Etkisi





J. Blau - Kürtçe-Türkçe-Fransızca-İngilizce Sözlük




KPDS EŞANLAMLI CÜMLE SORULARI





Mehmet Akalın - Tarihi Türk Şiveleri




Mehmet Ali Ağakay - Türkçede Mecazlar Sözlüğü




National Geographic - January 2014 USA



National Geographic USA - March 2014


Necdet Sakaoğlu _ Tanzimattan Cumhuriyete




Necmettin Halil Onan İzahlı Divan Şiiri Antolojisi




Osmanlıcadan Türkçeye





OsmanliTurkcesiSozlugu mehmet kanar




PC Magazine - March 2014 USA




PC World - February 2014



PC World - January 2014 USA




Renan Mudafaanamesi (1962) - Namik Kemal




Seyyid Şerif Cürcani - Arapça-Türkçe Tercüme




siir sanatı - erdoğan alkan



Sozluk



Stephen Hawking - Zamanın Daha Kısa Tarihi



Susan Sontag-Başkalarının Acısına Bakmak




Turan_Karataş-Ansiklopedik_Edebiyat_Terimleri


Vasfi Mahir Kocatürk - Divan Şžiirinde Mecaz









28 Şubat 2014 Cuma

Dilde Yabancılaşma

Dilde Yabancılaşma

Bir televizyon kanalı, 'Best Model Türk Dili Konuşan Ülkeler' yarışması düzenlemiş. Yani Türk dili konuşan ülkelerin mankenlerinin yarışması. Hem Best Model, hem de Türk Dili konuşan ülkeler... Tam, 'altı kaval, üstü şeşhane' deyimine uygun bir durum...
Maalesef günümüz insanı sözlerinin arasına İngilizce, Fransızca vb kelimeleri sokuşturmayı kültürlü olma göstergesi addetmektedir. Sadece sözlerinde yer vermekle kalmayıp, günlük hayattaki bir çok eşyayı ve kavramı da yabancı kökenli kelimelerle anlatmaktadır. Özellikle gençler olmak üzere insanlar artık; 'Blue Jean Center'dan aldığı 'new creation' kıyafetleri giyerek, 'restaurant'a veya 'fast food'a gidiyor. Kapıda 'closed' yazarsa geri dönüyor, 'open'i görünce 'push'u da okuyup kapıyı iterek içeri giriyor. 'Köfte burger' yiyip çıktıktan sonra; 'cafe'ye ya da 'wc'ye gitmek isteyebilir. Daha sonra 'new style dizayn' edilmiş 'club'larda vakit geçiriyor. Eğlencesi genellikle 'non stop'tur. Saçlarına, üzerine 'sprey' sıkmıştır. Arabası 'steyşin' olabilir. Yedek tekerleğe ihtiyacı yoktur, nasıl olsa 'stepne'si vardır. Mükellefi 'stopaj' öder, çiftçisi 'sübvansiyon' bekler, borsacısı 'spekülasyon' yapar. Sanatçıları 'star'dır. 'Suare'de veya 'matine'de mutlaka bulunmalıdır. Tercümesi 'spontone', anlaşması 'stand-by'dir. Yarım gün tatildedir. Ona ihtiyaç duymaz. Çünkü 'part-time' çalışmaktadır. Yılbaşında 'eşantiyon', 'promosyon'lar dağıtılır. Ortamın 'steril' olmasına çalışır. Ancak genellikle 'stres'li olduğundan 'spazm' geçirir.

Yabancı kökenli bu kelimelerin dilimizde bu kadar çok yer tutması, günlük hayatta tabelalarda, basında, caddelerde bu kadar çok kullanılması, dilimizin geleceği konusunda kaygılanmayı gerektirecek boyuttadır. İnsan birçok büyük şehrin caddesinde dolaşırken, kulaklarını tıkayıp sadece tabelalara baksa, kendini rahatlıkla yabancı bir ülkede hissedebilir.

Bu durumun yeni bir şey olmadığını, eskiden de buna benzer durumlarla karşılaşıldığını kaynaklardan, eski yazarların hikâye ve romanlarından öğreniyoruz. Bu konuya değinen yazarlardan biri de Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur. Yazar, 1922 yılında yazdığı 'Turhan Nasıl Çıldırdı?' adlı hikâyesinin kahramanı Turhan'ın şahsında şunları anlatmaktadır: Turhan sokakta, duvarlarda ve cemakânlarda, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca hattâ Rusça ilânlara, yaftalara, reklâm afişlerine bakar: 'Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti (belediye başkanı), bir matbuat nizamnamesi yok mu?' diye feryat ederdi. Çünkü Avrupa'nın hiçbir tarafında yerlilerin lisanından başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilân, yafta görmemişti.

Paris'te, Londra'da, Newyork'da dersaadetten pek çok ecnebi mevcut olduğu halde, İngiltere ve Amerika'da İngilizce'den gayrı sokaklarda bir yazı görülmezdi. Ekseri kahvehanelerde; 'ena isketo' lokantalarda 'ona kutleta', iskelelerde 'ena pedi' çığlıkları biçâre Turhan'ın kulaklarını törpüler delerdi. 'Bu nasıl millî, bu nasıl resmî lisan? Bu nasıl memleket, bu ne kayıtsız, duygusuz millet?' derdi.

Genç; tasavvurunun, tahammülünün farkındaki bu hallere karşı daima isyan ederdi. Polis müdürüne, matbuat müdürüne gider, baştan savulurdu. Ceridelere makaleler yazar, sansür çıkarırdı. Büyük makamlara lâyihalar (dilekçe) takdim eder, 'hıfz' işaretiyle evrak odalarına gönderilirdi. Bu suretle muvaffak olamayınca, yeni ve ateşli bir nesil yetiştirmek için evvelâ hususî bir mektebe fahri, sonra devlet mekteplerinden birine muvazzaf (kadrolu) muallim oldu. Bir müddet geçti, talebeyi dersten başka şeylerle meşgul ettiği suçlamasıyla kınamaya maruz kaldı, istifaya mecbur oldu.'

Restaurant, cafe, center, shop, night clup, wc, express, highlife, newline, colelction, color foto, by by, pardon, part time, full time, carrier, family, jean, new style, creation, open, closed, push, cottonland, full automatice, best model.. vb kelimelerle de, bugünün Turhanlar'ı karşılaşmakta. Ancak günümüzün Turhanları'nın, hikâye kahramanı Turhan kadar şuurlu oldukları söylenemez. Bu kelimelerin kullanılmakla yetinilmemesi, genellikle İngilizce'de yazıldığı şekilde yazılması, söylendiği şekilde telaffuz edilmesi büyük bir çoğunluğu rahatsız etmemekte, çoğunun dikkatini dahi çekmemektedir.

Yazarın seksen sene önce gördüğü ve hikâyeleştirdiği bir meselenin halledilmesi bir yana, bugün daha vahim bir durum almış olması, yeterli çalışmanın yapılmadığını göstermektedir. Seksen sene sonra yine aynı manzaralarla karşılaşılmaması için alınması gereken bazı tedbirler olmalı.

Fertler bu konuda hassas olmalıdır. Türkçe karşılığı bulunan yabancı kökenli kelimeleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. 'Pardon, çok pardon' yerine, 'afedersiniz, özür dilerim, izin verir misiniz' vb cümleleri pekâla kullanabiliriz. 'Mersi' yerine 'teşekkür ederim, sağ ol' diyerek, meramımızı ifade etmek değerimizi eksiltmez. Yabancı kökenli karşılıklarını kullanmanın değerimizi artırmayacağı gibi...

Yazılı ve görüntülü iletişim vasıtalarında çalışanlar; yazılarında, programlarında Türkçe kelimeleri kullanmaya özen göstermelidirler. Bu yayınları seyredenler bunları örnek almakta ve bunlardan etkilenmektedir. Buralarda duydukları, gördükleri, okudukları kelimeleri bir süre sonra kullanmaya başlamaktadırlar. Sözgelimi yılbaşı dolayısıyla hazırlanan bir programda sahneye; 'New Years' yazılı bir yazı asmak ne seyirci sayısının artmasına, ne de programın kalitesine bir katkıda bulunabilir. Bunun yerine, 'Mutlu Yıllar, Mutlu Seneler, İyi Yıllar, İyi Seneler', gibi ifadeler kullanılabilir. Böylece muhatap ne denilmek istendiğini daha rahat anlar ve programda meramınızı daha kolay anlatmış olursunuz. Sahası ne olursa olsun, dil konusunda eğitimcilere çok büyük vazife düşmektedir. Sadece eğitimciler değil, herkesin; Türkçe'nin doğru ve güzel kullanılması konusunda büyük bir hassasiyet göstermesi, çok şuurlu davranması, dilimizin geleceği açısından son derece önemlidir.



Dil Plânlaması Ve Sosyal Değişim

Dil Plânlaması Ve Sosyal Değişim


Dil, sadece insanlar arası iletişimi temin eden bir sistem değildir. İnsanın zihni, kalbî ve ruhî melekelerinin de çalışmasına vesile olan bir vasıtadır. Mefhum üretme, düşünme, tefekkür, mantık, değerlendirme, tahlil, terkip gibi birçok zihnî faaliyet dil aracılığıyla yapılır. İletişimin şekli ve muhtevası kültürel ve sosyal gelişmelerle birlikte değişiklik gösterir. Ekonomik, teknolojik ve kültürel yönden hızlı bir gelişim içinde olan milletlerin dilleri de hızlı bir değişim geçirir. Bir ülkenin dil ve iletişim anlayışına göre de o ülkenin vatandaşlarının ekserisinin düşünce vetireleri (süreç) ve dünya görüşleri şekillenir. Zira okuduklarımıza veya dinlediklerimize mana veya değerleri, hafızamızdaki tedailer yoluyla veririz. Dildeki değişim, tedailerdeki, dolayısıyla manalardaki, davranış ve tutumlardaki, kısacası hayattaki değişiklikleri doğurur. Bir dildeki değişim sebeplerini şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

1. Yeni terminolojilerin ortaya çıkması. Bunlar:
a. İlmî keşifler.
b. Teknolojik gelişmeler
c. Kültürel değişiklikler.
d. Üretim ve hizmetlerdeki, bürokratik işlemlerdeki gelişmeler yoluyla olabilir.

2. Yeni dil kalıplarının ortaya çıkması. Bunlar da şu yollarla olabilir:
a. Milletlerarası ticaret.
b. Kültürlerarası mübadeleler (turizm, göç).
c. Milletlerarası toplantılar.
d. Diplomatik ve diğer resmi ilişkiler.
e. Uluslararası ilişkiler (ittifaklar, mübadeleler, husumetler).
f. İletişim kurma kabiliyetlerini geliştirmek gayesiyle verilen eğitim.
g. Nüfus içindeki kültürel, sosyal, ekonomik ve eğitimle ilgili farklılıklar.

3. Yeni fikirlerin ve düşünce şekillerinin ortaya çıkması:
a. Siyasi değişim.
b. Felsefî, manevî ve dinî gelişmeler.
c. Sanat ve edebiyat alanındaki gelişmeler.
d. Liderler ve yenilikçiler tarafından belirlenen
modeller ve misaller.
e. Medyanın ortaya attığı misaller.
f. İletişim sürecinin tahsili konusunda ileri seviyede yapılan akademik çalışmalar.

4. İletişimle ilgili teknolojideki gelişmeler:
a. Bilgisayarda kullanılabilecek sözel, nümerik veya grafik dilleri için hazırlanan donanım ve yazılımlardaki gelişmeler.
b. Nakletme ve neşretme konusundaki yenilikler.
c. Bilgisayar destekli iletişimin yaygın hale gelmesi.

5. Dilbilimindeki ve ilişkili olduğu bilimlerdeki gelişmeler:
a. Bilgisayarlar, robotlar ve otomasyon aletleri için geliştirilen diller.
b. İletişim teorisindeki gelişmeler.
c. Zihnî, sözel ve sentaktik (cümle bilgisine ait) vetirelerin (süreç) daha iyi anlaşılır hale gelmesi.
d. Dil ve davranışlardaki ahengi ve kararlılığı artırmaya yönelik beyan tahlili (discourse analysis), mana ilmi (semantics), metindilbilim (textlinguistics) ve tefsir ilmi (hermeneutics) gibi alanlarda yapılan araştırmalar.
e. Yeni bilgiler ve anlayışlardan istifade etmek ve dili mücmel (az söz), kesin ve
tesirli bir ferdi ve içtimai iletişim vasıtası haline getirmek için yapılan planlı değişiklikler.

Bir cemiyetin dilindeki değişmeler bir anda ortaya çıkmaz ve bunlar öylesine sessiz devam eder ki her değişiklik safhası için bir “siren” çalan olmadığı için, çoğu insan nelerin olup bittiğinin farkına bile varmaz. Bu derinden derine olan değişim, ancak toplumun benimsemesine göre şekillenir, fakat siyasi ve entellektüel çevrelerce bu vetirenin yönlendirilmesi ve hızlandırılması da mümkündür.

Yazı dili, orijinal haliyle zaman geçse de muhafaza edilebilir, ama bir dil ancak “kullanıldığı” zaman hayatını devam ettirir. Onu kullananların eğilimleriyle de bir kalıba girer. Şartlar kullanımı değiştirdikçe, dil de değişikliğe uğrar. Şu halde kendi
lisanımızı takviye, tespit ve takrir etmek istiyorsak, sürekli olarak kendi terminolojimizi, hem de her türlü iletişim vasıtasıyla kullanmamız elzemdir.

Her ülkenin kendine has dil politikası yoluyla, kültürel, ekonomik ve siyasi mevcudiyetini devam ettirmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Amerikalıların kültür dernekleri ve kütüphaneleri, İngilizlerin “British Council”ı, Almanların “Goethe Institute”leri ve Fransızların “Alliance Française”si hep bu gaye için, bilhassa yabancı ülkelerde kurulan müesseselerdir. Bu tür kurumlar, kendi dillerinin yaygınlaşması için kütüphaneler açar, ortak çalışmalar yürütmek için akademisyen mübadelesi yaparlar.

Hemen hemen her ülkede, yazılı, sözlü veya görüntülü yayınlarda kullanılan dili kontrol eden birimler mevcuttur. Bunlar o ülkedeki dil kullanımını bile değiştirecek
kadar tesirli kişilerdir. Mesela ABD’deki feminist dergilerin editörleri cinsiyet ayrımı yapan ifadelerin yer aldığı makaleleri neşretmeyeceklerini söylemektedirler. BBC, CNN gibi meşhur TV kanallarının programlarındaki diplomatik dil ise suya sabuna dokunmadan insanların zihinlerini kontrol etmede uzman olan dilbilimciler tarafından tespit edilir. İsrail’de ise radyo yayınlarının metinlerini tashih eden İbranice uzmanları bulunur. Şu halde mevcut yayınlarımızı ve ileride yapmayı planladıklarımızı, kendi anlayış eleğimizden geçirecek, kalburüstü editörlere ihtiyaç olduğu açıktır.

Dil planlaması ile sosyal değişimin birbiriyle ne kadar yakından ilişkili olduğunu gördük. Şimdi de isterseniz, 10 milyon m2’lik bir alanda, lehçeleriyle de olsa 160 milyon kişinin konuştuğu dilimizin kıymetinin artırılması adına neler yapabileceğimizden bahsedelim.

1. Yabancı ülkelerde Türkçe öğretim merkezleri açılabilir.
2. Türkçe’yi inceleyen kurum ve bilim adamları ile irtibat kurulabilir. Ortak seminer, konferans, panel ve toplantılar tertip edilebilir.
3. Akademisyen ve talebe mübadelesi yapılabilir.
4. Gramer kitapları ve sözlükler hazırlanabilir. Bu sözlükler:
a. Her sahanın kendisine has teknik terimlerini.
b. Kendi eserlerimizden iktibasları.
c. Gayri tabii ve yanlış kullanımları ihtiva edebilir.

Bu lügatlardan bir kısmının mefhumların çerçevesini çizecek şekilde hazırlanmalarına dikkat edilmelidir. İngilizce Collins Cobuild sözlüğünde olduğu gibi bilgisayar destekli hazırlanmasında büyük fayda vardır. Yine İngilizce BBI sözlüğünde olduğu gibi birlikte kullanımların, yani hangi isimlerle veya fiillerle hangi nesne veya edatların kullanıldığından bahseden sözlüklerin de hazırlanması gerekmektedir. Ansiklopedik lügatler, “güzel adlandırmalardan”, deyim ve atasözlerinden, edebi sanatlardan bahseden sözlükler de büyük bir ihtiyaçtır. Bu sözlüklerin sadece kitap halinde değil, normal ve CDROM disketlerinde de kullanılabilecek mahiyette olmasına dikkat edilmelidir. Metinlerin cümle bilgisi ve dilbilgisini kontrol eden bilgisayar programlarının geliştirilmesi de unutulmamalıdır. Dil bir toplumun temel kuru- mudur demek mübalağa olmaz. Çünkü bir ferdin toplum içinde tecrübe ettiği ilk kurum dildir ve diğer bütün müesseseler bu kurumun düzenli kalıpları üzerine bina edilir. Unutmayalım, bir dili planlamak bir cemiyeti planlamak demektir.

KAYNAKLAR

Cooper R. L. (1989) Language: Planning and Social Change, Cambhdge:CUP
-Exton, W. (1982) “The Future of Language: Basic Tool ol Communication”, Communications and The Future Bethesda: World Future Society.
- Korkmaz, Prof. Dr. Z. (1992) “Orta Asya’daki Yeni Gelişmeler ve Dilcilerimize Düşen Görevler”, Dil Dergisi Sayı: 5



Yabancı Dil Öğretiminde Yabancılaştırma

Yabancı Dil Öğretiminde Yabancılaştırma

YABANCI DİL ÖĞRETİMİNDE YABANCILAŞTIRMA
Dil, insanlar arasında haberleşmeyi sağlayan temel bir vasıta olmasının yanı sıra, millet olmanın da asıl unsurlarından biridir. Dil, milletlerarası münasebetlerin gerçekleşmesi, bilgi alış verişi ve ilmi çalışmaların aktarılmasında da vazgeçilemeyecek değerdedir. Bir başka ifade ile dil, sanki sihirli bir değnek gibi insanları öyle bir noktada bir araya getirir ki, muhataplar ister istemez birbirlerinin tesir sahasına girerler.

Toplumların hayatında böylesine aktif bir rolü olan dil, kültür transferi ve kültürel münasebetlerde de oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu husus, bilhassa yabancı dil tahsilinde kendini apaçık ortaya koyar.

Yabancı dil öğretiminin henüz sanayileşememiş ülkeler için ayrı bir yeri olduğu öteden beri yazılıp çizilmekte ve tartışılmaktadır. Bugün yabancı bir dilin öğretilmesini gerekli kılan şartların nasıl tespit edilmesi gerektiğinden tutun da hangi vasıtaların kullanılması ve kime, nasıl, ne kadar öğretilmesi gerektiğine kadar pek çok konu üzerinde tartışmalar olmaktadır. Ne var ki ülkemizde, pek çok kültürel mesele gibi, bu husus da aydınlığa kavuşturulmuş sayılmaz.

Yabancı dil, ilk bakışta gelişmekte olan ülkeleri alâkadar eder görünse de gelişmiş denilen ülkelerin insanları da meslekleriyle alâkalı olarak bir ikinci dili öğrenme durumunda kalmaktadırlar. Serbest ticaret, politika, bilhassa haberleşme ve ulaşım vasıtalarının gelişmesi neticesinde gittikçe küçülen dünya ve artan milletlerarası münasebetler, turizm ve benzeri iş kolları, ikinci bir dili öğrenmenin ehemmiyetini artırıcı faktörlerdir.

Yabancı bir dili öğrenmenin en verimli yolu, o dili konuşulduğu ülkede öğrenmektir. Fakat, ister bu şekilde, isterse başka bir şekilde öğrenilsin, yabancı dilin, O dili konuşan ülkenin kültüründen ayrı düşünülemeyeceği çok açıktır. Bu bakımdan dil, kültür alış verişlerinin en önemli vasıtasıdır. Burada, öğrenilen dile ait ülkenin kültürü, bu dili öğrenen kişileri ister istemez tesir altında bırakır. Herhangi bir dilin dünya üzerinde önem kazanmasının, o dili konuşan ülkenin siyasi ve ekonomik üstünlüğü ile bağlantılı olması da o dilin kültürünü daha da hakîm bir pozisyona çıkarmaktadır. Bu yüzden, ikinci bir dil öğrenmek, bilhassa günümüzde son derece önemli olmakla birlikte, kültür emperyalizmi’ noktasında, kendisine karşı teyakkuzda olunması gereken bir tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Bilhassa İngilizce’nin İngilizlerin sömürgeleştirdikleri her ülkede, mesel Hind yarımadasında, Amerika’da, Avustralya’da; Fransızcanın Kuzey Afrika’da bugün bile birinci dil olma hususiyetini koruması, söylediğimizi teyid etmektedir.

Bugün, bilhassa ülkemizde günlük konuşma dilimize giren bazı ifadeler, yabancı dil yoluyla nasıl bir kültürel asimilasyona açık olduğumuzu göstermektedir. Mesela, artık çoğu gençler, “Allah’a ısmarladık” yerine “bye-bye” diyerek vedalaşmaktadırlar. Yine, birbirlerinden ayrılırken kullandıkları “görüşürüz” ifadesi de, İngilizce’den dilimize geçmiş ve günlük hayatımıza mal olmuş ifadelerdendir. Üstüne üstlük, yabancı filmlerin tercümelerinde yapılan yanlışlar, işe bir başka buud eklemektedir. Mesela, aslında “özür dilerim” demek olan “I’m sorry”, veya sadece “sorry” ifadesi, “üzgünüm” şeklinde tercüme edilmektedir. Bunun yanı sıra, “banyo almak, duş almak, çay almak” gibi ifadeler de yine günlük hayatımıza giren ve Türkçe itibariyle yanlış olan Fransızca ve İngilizce menşeli kullanımlara bir diğer misaldir.

Ülkemizde yabancı dille eğitim yapan okullar ve dil kursları, önemli bir yer tutmaktadır. Bu eğitim müesseselerinde öğrenciler, hazırlık sınıflarında ‘hedef dil’ olarak yabancı dil öğrenmekte ve bu dili, daha sonraki sınıflarda ‘vasıta dil’ olarak kullanmaktadırlar. Dil öğretiminde kullanılan malzemeler, doğrudan veya dolaylı olarak o dili konuşan ülke menşe’lidir. Kitaplar o ülkede hazırlanmakta, kitapların video filmleri aynı ülkede çekilmekte ve yabancı ders aracı olarak kullanılan resim ve kartlar da kitaplardaki mevzulara göre hazırlanmaktadır. Bütün bunlar, tamamen ya o ülkenin kültürünü yansıtmakta veya son zamanlarda bazı ders kitaplarında görüldüğü üzere, yabancı dili öğrenen ülkelerin kültürlerinden bazı unsurlar taşısa da hem asgari seviyede olmakta, hem de diğerine tezat teşkil edici bir hususiyet taşımamaktadır. Yabancı dil, “öğrenme” ve “edinme” faaliyetlerine dayanır. ‘Öğrenme’ şuurlu ise de ‘edinme’ şuursuzdur ve öğrenci, zamanla farkında olmadan kitaplarda verilmeğe çalışılan kültürün tesir sahasına girer. Buna, o kültüre bir hayranlık ve kendi değerleri karşısında bir aşağılık kompleksi de eklenince, artık dili öğrenilen ülke bir taşla iki kuş vurmuş olur. Bugün, İngiltere ekonomisinin dörtte üçünün dile dayandığı söylenmektedir ki bu, üzerinde çok ciddi düşünülmesi gereken bir husustur. Bu şekilde, bilhassa İngiltere ve Amerika gibi ülkeler, hem dilleri vasıtasıyla ekonomilerini düzeltmekte, hem de kültürlerini aşılayarak hâkimiyetlerini sürdürme imkânı bulmaktadırlar.

Yabancı dil öğreniminden vazgeçilemeyeceğine göre, toplumun çeşitli kesimlerinden sözü edilen okullara giden gençlerin çoğunda gözlenen olumsuz tesirlerin önüne geçmek için yapılacak en akıllıca iş, bir yandan öğrencileri kendi öz kültürümüzün değerleriyle donatmak, diğer yandan da okutulacak kitapları bizzat ülkemiz
insanlarına kendi kültürel değerlerimizin istikametinde hazırlamaktır. Bu da herşeyden önce, o yabancı dili çok iyi bilmeyi gerektirdiği gibi, kendi dilimizi ve kültürümüzü bilmeyi ve içinde yoğrulmuş olmayı gerektirmektedir. Ayrıca, gelişen dil öğretim metod ve araçları mevzuunda da belli bir yeterlilik sahibi olmak, son derece mühimdir. Dolayısıyla bu konu, pek çok milli meselelerimiz gibi, gönüllülerini beklemektedir. Ayrıca, öğretmenlerimizin yabancı dili öğretirken dikkatli olmaları ve mevzuları seçici bir yolla işlemeleri de hayati önemi haizdir..

Dil Ve Kültür

Dil Ve Kültür

Kelimelerin olmadığı bir dünyada yaşasaydık, insanlar, beyinlerinden, ruhlarından, kalplerinden süzülüp gelen duygu ve düşünceleri birbirlerine nasıl aktarırlardı kimbilir? Kelimesiz, sözsüz, yazısız, kısacası dilsiz bir dünya... Hayali bile sıkıntı veren renksiz bir dünya. Hayata renk katan dil, her toplumun ruh aynasıdır. Bir toplumun kültür seviyesini ve dünya görüşünü tespit etmek isteyenler o toplumun kullandığı dili incelemeleri yeterlidir.

Mesela, bir Kızılderili kabilesi olan Siouxlar’ın dilinde hiçbir “küfür” kelimesi yoktur. Kızılderililere vahşi diyen beyaz adamın yüzünü kızartacak bir tablo! Dil ile kültürün ve toplumun ilişkisine diğer bir örnek de arşivlerimizdeki belgelerdir. Arşivlere bir göz atsak, belgeler bize şunları fısıldar: “Kâğıdımızdan mürekkebimize, yazı türümüzden kullanılan kaleme kadar uzanan unsurlardaki estetiğe bakın. Her şahsın makamına göre kullanılan lakaplar, hitaplar, dua cümleleri, o devrin insanının, sizin cedlerinizin ruh inceliklerini yansıtmıyor mu? Şu muhteşem fermanların arkasındaki muhteşem devleti nasıl görmemezlikten gelebilirsiniz?”

Gerçekten bu belgelerin sadece şekilleriyle değil, içlerinde geçen kalıplaşmış ifadelerle de devirlerinin kültür birikimi ve hayat görüşlerine nasıl işaret ettikleri incelenmeye değer. Mesela, bir belgede bir bayan ismi geçtiği zaman hemen ardından, çoğu zaman, “zid iffetüha” (Allah iffetini artırsın), bir âlimin ismi geçtiği zaman “zid ilmüha” (Allah ilmini artırsın) şeklinde bir dua cümlesi gelirdi. Sadrazam, defterdar, müftü, kazasker, beylerbeyi, sancakbeyi ve kadı gibi makam sahibi şahsiyetlerin senası birkaç satır sürüyordu.

Dil-kültür ilişkisine dair başka bir misal de atasözleri ve deyimlerdir. Günümüzde, mevcut dillerdeki kalıplaşmış ifadelerin, bilhassa atasözlerinin, milli ruhu yansıttığı görülmektedir. Hatta bu atasözlerinden bazılarının farklı milletlerde -kelimeler farklı olsa bile- aynı manayı taşıdıkları tespit edilmiştir. Zira bazı cihanşümul (evrensel) hakikatler, bütün insanlar tarafından tartışmasız kabul edilir. Bir köyde iki muhtar, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki devlet başkanının olamayacağı, olursa işlerin karışacağı, yani hâkimiyetin en önemli esasının müdahaleyi reddetmek olduğu, cihanşümul bir hakikattır. Bu hakikata İngilizler şöyle işaret eder: “Aşçılar çoğaldı mı çorba tatsız olur”, İtalyanlar; “Çok horozun öttüğü
yerde güneş doğmaz”, İranlılar; “İki kaptan gemiyi batırır”, Ruslar; “Yedi ebenin olduğu yerde bebek kör doğar”. Bizdeki atasözleri de şöyle: “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur”, “İki arslan bir posta sığmaz”.

Atasözleri ve deyimlerin kültürümüze nasıl ayna oldukları şu misallerden açıkça görülebilir:
— Allah, dağına göre kar verir.
— Allah, doğrunun yardımcısıdır.
— Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.
— Allah sabırlı kulunu sever.
— Allah’tan umut kesilmez.
— Almadan vermek Allah’a mahsustur (yaraşır).
— Allaha ısmarladık.
— Allah bağışlasın.
— Allah bilir.
— Allah etmesin.
— Allah utandırmasın.


“Çalım Kültürü” nün doğurduğu gariplikler de hatırlanmaya değer. Arabalara yapıştırılan çıkartmalar nedense daha çok İngilizce ve İngilizlerin “white lie” (zararsız yalan) (!) dedikleri cinsten. Mesela “My other car is a Ferrari” (Benim diğer arabam bir Ferrari’dir). Ya arabaların arka camlarında taşınan sahte Amerikan plakalarına ne demeli! Bu plakaları takanlar, Amerika’yı görüp geldiğini mi ima ediyorlar acaba? Bir de kolu, bacağı kırılanların alçılarına yazdırdıkları imza sirküleri var. “Ne çok arkadaşı varmış”mı denmek isteniyor yoksa? Kısacası “hava atmak”, kültürümüzü ve dilimizi maalesef oldukça etkiliyor.

Şimdi dil-kültür-toplum ilişkisinde, hassas bir husus üzerinde duracağız. Kitle
iletişim araçlarıyla insanların zihinlerini kontrol etmek mümkün müdür?

Aynı hadiseye, farklı isimler vermeleri ne garip?! Mesela, bir insan dinini değiştirir; yeni dinine mensup insanlar için o bir “mühtedi” (hidayete eren)’dir; eski dindaşları için, “mürted” (dinden dönen). “Şehit olmak isteyen mücahitler” bazıları için “İntihar saldırısında bulunan bir grup fanatiktir”. Özellikle basın-yayın organlarında bu tür “dil oyunlarına” veya daha resmi bir ifadeyle “diplomatik üsluba” çok rastlanır. Mesela, “Teröristler ölü olarak ele geçirildi”, “Göstericiler hayatını kaybetti” haberlerinde, özneden çok hadise vurgulanmış, halkın yanlış anlamalarının (veya gereksiz su-i zanlarının) (!) önüne geçilmiştir. Bu şekilde, aktif fiil cümlesi yerine, pasif cümleler ve isim cümleleri kullanmak, basının “tarafsız” kalmak için uyguladığı bir metottur. Batılı strateji uzmanlarının tavsiye ettikleri “güzel adlandırmalar” (!) da, insanlarda infiale sebep olabilecek bazı hadiselerin yumuşatılmasında kullanılır. Gaye, mevcut statükoya zarar gelmesini önlemektir. “Soykırımı” veya “katliam” yerine “etnik temizleme”; “kumar” yerine “talih oyunu”; “bebek katliamı” veya “sinsi soykırım” yerine “aile planlaması” terimlerini kullanmak gibi...

Ya “şeker bayramı” tabirine ne demeli? Kulluk dairesinde bulunan aciz ve fakir insanın, Allah’ın azamet, kudret, şef kat ve merhamet gibi yüzlerce isim ve sıfatını idrak edip “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahuekber” senalarıyla görünen ve görünmeyen âlemlere ilan ettiğimiz “Ramazan Bayramı” nda, “şeker” ve “tatlılar” dışındaki başka bir şeyle uğraşmayan ve insanları uğraştırmak istemeyenler de kimler? Bunları düşünmek gerek.

Nezaket isteyen başka tabirler de var. “Kara kışta” , karla ve tabiatla “mücadele” edildiği söyleniyor. Hâlbuki ne kış “karadır”, ne de insan onunla “mücadele” eder. “Hava muhalefeti” de ayni şekilde yanlış kullanılan deyimlerden birisidir. Tabiatta kötü ve çirkinmiş gibi gözüken şeylerin altında güzellikler yatar. Güzel düşünemeyen insanlar güzel göremezler. Rabb e kendilerine ve yaratılanlara yabancılaştıkları için “hayat”ı bir “cidal” olarak görürler.

İnsanı daha büyük bir vartaya düşüren bir tabir de şöyle “İşimiz Allah a kaldı” Acaba hangi iş Allah‘ın iradesi dışında gerçekleşir ki? Bundan başka “Üzümü nu ye bağını sorma” gibi ifadeleri duydukça, ister istemez insanın aklına bunların bizden olmayanlardan sudur ettiği geliyor. Batılılar bu konuda oldukça işgüzar. Ortaya attıkları tabirlerin ardında kendi hayat görüşleri okunuyor. Aldanmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor.

Allah a dayandıkları için cihanı sarsan, fazilet ve medeniyet üstadı Osmanlılar emperyalizm sömürgecilik gibi kavramları tedai ettirecek şekilde bir “imparatorluk” mudur yoksa “cihad-ı fi sebilillah” mefkûresiyle yaşayan o şanlı ecdadımız “Devlet ı Aliye-i Osmaniye” midir’

İşte kullanırken düşünülmesi gereken mefhumlardan sadece birkaçı. O halde ne yapmalıyız? Kendimize ait mefhumlarla düşünmenin yollan nelerdir? Aslında çare basit. Kaynağı Kur’an ve hadisler olan eserleri sürekli okuyup yaşayan insanlarda öyle bir dünya görüşü oluşur ki sahip oldukları ferasetle eşya ve hadiseleri tahlil, bünyelerine yabancı olan unsurları teşhis, bilgileri hikmete, “kültür”ü de “irfan”a tebdil ederler. Öyle bir “lisan” kullanmaya başlarlar ki, sanki yaşadıkları şeyler kelimeleşir, zihinleri ve hayatları aydınlık ve dupduru olur.

KAYNAKLAR

1) Aksan, Prof. Dr. Doğan (1987) “Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim.” Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi.
2) Pel. M (1965) The Story ol Language New York The
American Library.
3) Eminoğlu M. (1989) Osmanlı Vesikalarını Okumaya Giriş.
Konya: Ülkü Basım Evi.
4) Hatim ve Mason (1990) Discourse and the Translator, London/New York: Longman.

Masum Dil Türkçe

Masum Dil Türkçe


Dünyanın hiçbir yerinde, atalarının yazdığı kütüphaneler dolusu kitabı, bir turist gibi raflarında seyreden, o nâdide şaheserlere yabancı bir dille yazılmış gibi uzaktan bakan, bizden başka bir millet gösterilemez. Bir "Bâbil Sürgünü"nden sonra vatınına dönen insanlar bile olsaydık bu durum meydana gelmezdi. Veya belli bir tarihten itibaren yeni doğanlar başka dili konuşanlar yanında yetiştirilip 60-70 sene sonra geriye gönderilseydi bile böyle bir şeyle karşılanmış olamazdı. Bizim düşmanlarımızın gaddarlıklarına bakınız ki, anne-babalara kendi evladını öldürtüp parçalatan zâlimler gibi bizim dilimizi bizim elimizle dilim dilim ettirdiler... Tarih; ferd ve cemiyetlerin maddi ve manevi bakımlardan türlü tazyik ve zulümlere uğradığına, hatta kafa ve vicdanlann tahakküm altına alındığına dair bir çok vak'alara şâhit olmuştur. Lâkin milletlerin, hem de kendi evlâtları vasıtasıyla, dillerinin böyle bir tasalluta maruz kaldığını ve bu kadar gülünç bir vaziyete sokulduğunu gösteren bir hâdise kaydetmez. Hatta Rusların bilhassa Türklere revâ gördükleri ve diğer Asya milletleri için programlarına alarak yapmak istedikleri şey bile dilimizin başına gelenlere nazaran çok hafif kalır. Çünkü onlar dillerini Ruslara karşı ciddi ve şuurlu olarak müdafaa ettiler.

Hatta 1963'te Frankfurt'ta toplanan milletlerarası Petrol Kongresine Rus delegeleriyle birçok Türk mühendisi de gelmişti de bunlardan birine bir Türkiyeli talebe, anlıyor musunuz diyerek, öztürkçeyi savunup yazan bir gazetemizi sunduğunda Azerbaycanlı mühendis gazeteyi evirmiş çevirmiş ve nihayet "Pek anlıyamıyorum ama bir şey anladım: Bizim sekiz sene savaşarak yendiğimiz şeyleri ve yerdiğimiz devrik cümleleri şimdi size satmaya çalışıyorlar, bu manat (yani para) geçmez, siz dilin bünyesinin devrilmesinin nereye kadar gideceğini bilemezsiniz, biz ise biliyoruz." demişti.

Prof. Osman Turan, dil fâciamızı şöyle dile getiriyor:
Tarih boyunca kendi tekâmül kanunlarına ve münasebette bulunduğu kültür ve medeniyetlerden aldığı tesirlere göre gelişen ve böylece dâhili ve hârici unsurları bünyesine mal ederek bir cemiyetin müşterek bir ifade vâsıtası hâline gelen bir dil, "milli" sıfatını kazanır. Fakat milletçe müşterek bir dil denilince edebiyat mensubları, ilim ve fikir adamlan tarafından kullanılan dilin, halk ve köylülerin anlayacağı bir dil olmasını tasavvur etmek sadece abestir. Bu, kültürü ve münevveri imhâ etmek demektir. Dil hareketinde ilk felâket "milli dil" tarifinin bu mânâda anlaşılmasıyla başlar. Halbuki bu tema üzerinde başlayan dil hareketi, bu tarifi de reddederek menşei Türkçe olmayan bütün kelimeleri de atmak suretiyle, ibtidâi kavimlerde bile tasavvur edilemeyen, hayâli bir tasfiye yoluna saptı. Böylece yalnız edebiyat mensublarının değil, bütün milletin müşterek malı olan kelimeleri de atmağa ve yerlerine herkesin yabancı olduğu unsurları sokmağa çalıştı. Daha kötüsü, menşei Arapça ve Farsça olmakla beraber asırlarca düşünüş ve duyuşlarımızı bir komprime gibi üzerlerinde taşıyan, şekil, mânâ ve telâffuz bakımından asıllariyle bir alâkası kalmayıp tamamen bizim malımız olan kelimeleri ve onunla birlikte bir kültürü fedâ ederken, bunların yerine koymak istediklerimizin yüzde doksanı dilimizin kanunlarına, teşkil kaidelerine aykırı ve bu sebepler de milletçe bizim sayılamayan kelimeler olması idi...

Bu fâcia karşısında, dâvanın bu şekliyle bâtıl olduğunu söylersiniz. Size aslında ilmi ve mutedil tarafı olan meseleyi o çerçeve içerisinde müdafaa ederler. Yeni kelimelerin yüzde doksan dilimizin kaidelerine aykırı olduğunu isbat edersiniz, o zaman, meydana getirilen tehlikenin âki-betlerini hesaba katmadan, ifratın, normali temin için, zaruretine işaret edenler; uydurmacıların tasfiye prensiplerini bir an için kabul edersiniz ve neden bu kadar Frenkçe kelime ve unsurları Türkçe ilân ettiklerini sorarsınız; size bunların aslında Türkçe olduğunu iddiaya kadar cesaret e-derler. Biraz tarih ve filoloji bilgi ve mantığınıza dayanarak bunların gülünçlüğünü, onların da itiraz edemeyeceği bir şekilde, meydana koyarsınız; burada da sıkışınca size Avrupa medeniyetine girebilmek için dilimizin onlara yakın bir bünye olması lâzım geldiği muğalatasını yaparlar. Bunun da sakat bir düşünce olduğunu isbat edersiniz; nihayet son olarak hiç sıkılmadan, asıl gayemiz sizde bu milli şuuru uyandırmaktır, diyerek fikren müflis olduklarını ve bütün yorucu konuşmaların bu tesbit-ten başka bir işe yaramadığını müşâhede edersiniz. İşte bu fâcia üzerine senelerce cereyan eden münakaşalarımızın hulâsası budur.

Bu satırları yazan (Osman Turan) da, liseden üniversite tahsilinin ortalarına kadar bu milli dil romantizmi içerisinde, okuduğu metinlerde, menşelerinin Türkçe olup olmadığına göre kelimeleri bir tasnife ve istatistiğe tâbi tutan ruhi bir buhran geçirmiştir. Fakat dil ve kültür meselelerinin şümulüne nüfuz ettikten sonra Türk dilinin maruz kaldığı tahribat anlaşılmış ve bu sefer hakiki ıstırap bu hareketi tebcil için yapılan "Dil bayramları"nın gerçekten bir "Dil mâtemi" olması gerektiğini meydana koyan "Istılahlar meselesi" adlı makalelerimizde ifade edilmişti. Bu sebeple dil hareketinde samimi olan münevverlerin psikolojisini anlamak kolaydır.

Henüz Türkçe lügat ve gramer kitabı bile vücuda getirilmeden girişilen ve ilme aldırış etmeyen bu teşebbüs eğer devlet kuvvetine dayanmasa idi halkın akl-ı selimi ve istihzâsı karşısında derhal ölüme mahkum olurdu. Aslında çoktan Türk mizahı hususi sohbetlerde veya bazen fırsat bularak karikatürlerde hükmünü vermişti. Her yabancı kelimenin, güldürücü bir şekilde, Türkçe olduğuna dair eğlenceli izahlar veya herkesin yeni bir kelime uydurma merakı bodur gündelik mizahımızın başlıca, mevzularından idi ve uydurma kelimeleri bir araya getirerek başkalarını eğlendirenler de eksik değildi.

Bir avukatın hâkime: "Bay yargıç, size aralıkta verdiğimi ocağa attınız" ifadesine karşı hâkimin, sâfiyetle, avukatı ciddiyete davet ettiği meşhurdur.

Bazı zarif istihzalar mizah mecmualarına kadar aksediyordu. Meselâ bir karikatürde, mektepte tahtaya kaldırılıp bir meseleyi kolayca halleden çocuğa hocası: "Bu meseleyi sen değil, muhakkak ki, baban halletti" deyince, çocuk: "Yağma yok, bay öğretmen, babam bu dili bilmez ki" diyerek zekâ ve çalışkanlığını isbat eder. Diğer birinde hoca, çocuğa (+) in ne işareti olduğunu sorar; Çocuk "Üç yıl önce cemi, iki yıl önce toplay, geçen sene toplama derlerdi, bu sene ne dediklerini öğrenmeye geldim" cevabını verir.

Bu garip durumumuzu şu hikâye çok güzel tasvir eder zannediyorum:
Bir zaman bir grup gözü açık cambaz ve hünerbaz toplanıp zamanın hükümdarının huzuruna çıktılar ve şöyle dediler:
— Efendimiz, gelişen son imkânlara göre yepyeni kumaşlar keşfedildi... Bu güzel ülkenin sizin gibi şâhâne hükümdarına ancak böyle fevkalâde kumaşlardan yapılmış elbiseler yaraşır... Yalnız bir husus var.. Nasıl söylesek!... Yani bunların değişik bir yönü var efendimiz... Şunu demek istiyoruz, bunlar herkese görünmez!.. Zekâ seviyesi yüksek, ilim, irfan ve kültürü üstün kimselerden başka, hiç kimse bu şâhâne kumaşların varlığından haberdar olamaz, güzelliğini farkedemez...

Bu göz bağcılara kanan hükümdar, tezgâhların kurulması ve dokuma işlerinin başlaması için, hazineden pek çok paralar tahsis eder. Görünmeyen iplerle (!) bizimkiler işe girişirler. Ara sıra kontrole gelen hükümdar hiçbir şey görmez ama, câhil ve geri zekâlı durumuna düşmemek için sesini çıkarmaz. Derken dokuma işi biter, bu sefer dikime geçilir. Hükümdar 'elbiselerin provalarına gelirken ne diyecekler diye vezirleri de yanında getirir. Onlar da birşey görmezler ama ne yapsınlar, damga yememek, çaptan düşmemek için:
— Ne kadar da şâhâne!.. Hükümdarımızın şanına lâyık!.. derler.

Nihayet herşey bitmiştir. Hükümdar bir de halkın görüp takdir etmesi için bir geçit resmi düzenler. Şâhâne tâcını, incilerle süslü kaftanını, dedelerinden kalma hâtıraları, herbiri bir fethin ve kahramanlığın yâdigarı bütün, kıymetli elbise ve nişanlan çıkarıp, bu hayâli elbiseleri itinâ ile giymeye çalışır ve iç çamaşırlarıyla halkın huzuruna çıkar. Vezirlerin, bilginlerin yapmacık takdir ve alkışlarına rağmen, halkın karşısına çıkınca hükümdara karşı halkta önce bir hayret başlar sonra da aralarında çığlık gibi şu sözler dolaşıp yayılır:
— Eyvah hükümdarımız çıldırmış!.. İşte aynen bu hikâye gibi, maalesef asâletin kelimelerde bile düşmanı olanlar, bütün hünerlerini kullanarak ifade tekniğinin zirvesine ulaşan edib ve şâirlerimizin, edebi saltanatımızın şeref sayfalarına, fethettiğimiz ülkelerle beraber fethettiğimiz kelimelerden nakşettikleri inci ve mercanları, teker teker sökerek edebiyatımızı fakir, perişan ve derbeder hâle getirmişlerdir. Böyle olunca da kendi gücünden başka bir müdafii olmayan dilimizi tahribe koyulmuşlardır.

Birdenbire uydurulan kelimeler sür'atle mektep kitaplarını devlet dilini istila etti. Yeni kelimelerden kimse birşey anlamadı. Türk dilinin kaidelerine aykırı olarak yapılan ve pek çoğu da Fransızca veya malum olanlarını bozarak alınan bu kelimelerin mânâsını keşfederek bir imkân da yoktu. Halbuki dilin kanunlarına göre yapılmış olsalardı bile asırların biriktirdiği ince ve şumüllü mânâları taşıyan kelimeleri bu yenileriyle karşılama imkânsızdır. Dil Kurumu bu ihtiyacı karşılamak için henüz ciddisini yapmadan bu uydurmalar için Türkçe Sözlük adı ile uydurma bir lügat kitabı neşretti. Fakat ne gariptir ki, uyduranların bile mânâsını derhal unuttukları bu kelimelere ait lügat kitabı neşredilir edilmez, bunların pek çoğu mevkilerini yeni uydurmalara terketti. Bu suretle, çocuklar bilhassa manevi ilimleri ya hiç veya kulaktan kapma ve müphem olarak biraz anladılar. Mektepte, dört duvar arasında bile işe yaramayan bu dil, bir nevi çocuk dili, hatta mektep argosu mâhiyetini de alamadı. Böylece dil buhranının en tehlikeli neticesini Türk istikbalinin ümidi olan gençliğin sağlam bir kültür ve formasyona mani olması teşkil etti. Unutmamak lâzımdır ki, sağlam bir kültür ve sağlam bir kafa ancak bir lisana ve bilhassa ana dile hâkimiyetle mümkündür. Bu neticeyi daha bâriz olarak üniversite tahsilini bitiren yeni neslin, fikirlerini iyi bir Türkçe bile ifade edemediğine dair misallerde görüyoruz. Bugün ciddi muharrir ve edebiyatçılarımızın hâlâ eski nesle mensup olmalarının sebebi budur. Hatta üniversite hocaları arasında sağlam bir Türkçe yazamayan insanların da az olmadığı vâkıasını itiraf edersek buhranın derinliği daha kolay ifade edilmiş olur.


Dil meselesi herkesin fikir yürütebileceği bir mesele değildir. Bütün bu kargaşalıkların, henüz Türkçenin imkânlarını ihtiva eden bir lugata sahip olamayışımızdan kaynaklandığına inanıyoruz. Bu mevzu hakkındaki araştırmalarımıza da ileride temas edeceğimizi zannederiz.


Derleyen Safvet Senih



Dil Dramımız

Dil Dramımız

İngilizce dünyanın en zengin dillerinden biridir. Kelime sayısı yarım milyonun üstündedir ve bu kelimeler kamuslarda (muazzam lügat kitaplarında) incelikleriyle tesbit edilmiştir. İngilizler, Anglo-Saksonca temel üzerine eski Grekçenin dörtte birini, Lâtincenin yarısını binâ etmişler, buna Fransızca, Almanca, İspanyolca ve daha yetmiş iki milletin dilinden on binlerce kelime katmışlar; nasıl krallarını Almanlardan devşirerek kendilerine mal etmişlerse, bu kelimeleri de dillerinin, potasında eriterek İngilizceye mal etmişlerdir. Dilin bütünü Anglo-Saksonca olarak kalmış, esas millî karakterini kaybetmemiş, buna karşılık yüz binlerce yeni kelimenin ilâvesiyle İngilizce her türlü his ve fikir inceliklerini ifadeye muktedir dünyanın en zengin ve renkli dil paleti hâline gelmiştir.

Bizde ise 1932 yılında dil dâvâsı devkârî bir enerjiyle ele alınıyor. Güdülmek istenilen yol idealistçedir. Türkçedeki bütün yabancı asıllı kelimeler atılacak, yerlerine mâzinin mahzenlerine gömülmüş öztürkçe kelimeler, eski kitaplardan taranıp çıkarılacak; halkın dilinde mahalli olarak yaşıyan kelimeler toplanılacak; Türkçenin bünyesindeki üretme kabiliyetinden faydalanılarak kelime uydurulacak. Bu suretle dupduru, taptaze, apaydın bir Türkçe meydana gelecek (!) Bunun zamanla gerçekleşebileceğine inanan samimi idealistlerin yanısıra işgüzârlar da harekete geçiyor. Türkçenin etine, kemiğine, sinirlerine islemiş, bütün milletin; ovadaki çobanın, obadaki Kezban'ın bildiği, kullandığı yüzlerce kelime bir çırpıda dil dışı edilmek isteniyor. Bir TARAMA DERGİSİ çıkarılıyor. Bakıyorsunuz, "kalem" gitmiş, yerine "çizgiç, kavru, yazgaç, sızgıç" gelmiş, "Dert" gitmiş yerine "çir, çor, daylı, göynük, güyen, iğ, ığım, maçça, mun, obucin, sağış, sakınç" gelmiş. "Hazin" gitmiş, yerine "beyret, cabı, cabık, koyuk, koyak, koygun, somsur, süren" gelmiş. "Huzur" gitmiş yerine "iley, kaş, kat, kıt, ön, tapu" gelmiş. "Hürmet'' gitmiş yerine "koyturka, koyurka, kulduk, kulluk, kuttuk, kündü, san, sangı, tapşın, tapu, tapuk, tömünşülük, yüvünce" gelmiş. "Hükümdar" gitmiş yerine "başkaruçı, paşkaruçı, bilevci, buyruk, erkliğ, idi, il ekesi, iliğ, inal, kağan" gelmiş. "Hürriyet" gitmiş, yerine "bostanşılık, erkinlik, erik, irik, koyurtgan, poşluk, salgara" gelmiş. "Mezar" gitmiş, yerine "basaga, gömgen, komva, kurgan, sin, tüke, tünerik, kom, söki" gelmiş.

Aradan iki üç yıl geçiyor. Bu acâyip dilin biraz hafifi bütün mekteplere empoze ediliyor. Artık "millet" denmiyecek "ulus" denilecek. "Asker" denmiyecek "sü" denilecek. "Taksim" denmiyecek "böley" denilecek... Liste uzun. Biz o zaman ilk mektepte talebeydik. Küçücük çocuk aklımızla bu yapmacık, sevimsiz dilin tutmayacağını biliyor, seziyorduk. Tiksiniyor, kullanmak istemiyorduk. Bize "Bu sözleri şimdi siz yadırgıyorsunuz ama alışacaksınız. Yirmi otuz yıl sonra siz de böyle konuşacaksınız, ulus da böyle konuşacak. Artık Türkçenin geçmişi de, geleceği de budur" diyorlardı, gene inanmıyorduk. Ve inanmamakta ne kadar haklıymışız! İşte o günden bu yana ne kadar zaman geçti; kulak verdiğimizde bu dili kullanana rastlıyor muyuz? Bu topraklarda ve karşıki vatan parçası Kıbrıs'ta, "Böley böley!" diyen bir "sü ulus" değil "Taksim, taksim!" diye haykıran bir "asker millet" görüyoruz.

Gerçek dil inkılabına hangi yoldan gitmek gerektiği daha sonra iyice anlaşılmış, onun için de 1935'te çıkan Cep Kılavuzu ile, evvelce atılan fakat hiçbir emir ve telkinle dilden çıkarılamıyacağı apaçık olan "ahlâk, akıl, asker, hükümet, hürriyet, ırz, kalp, kalem" gibi kelimeler geri getirilmişti. Ama özleştirme teranesiyle, balta elde Türkçenin kolunu budunu parçalamak için birbiriyle yarışanlar meydan aldı. Bu yarış elân devam etmektedir. Sonu nereye varacak bilemeyiz, çünkü bu gidişle Halil Nihad'ın dediği gibi:

"Vekâlet oldu vekillik, bugün bakanlıktır,
Yarın nedir, o bilinmez yarın karanlıktır"


Dil dâvâsı gerçekten bir numaralı millî dâvâ hâline gelmiştir. Analar, babalar, hocalar, dili bilen münevver yazarlar, resmî ağızlar gençlerin yaşayan Türkçeyi bilmediklerini, okuduklarını anlamadıklarını, daha kötüsü, ters anladıklarını, mekteplerdeki dehşet verici başarısızlığın bilhassa dil yetersizliğinden ileri geldiğini koro halinde haykırmaktadırlar.

Şevket Rado'ya bir öğretmen ahbâbı yana yakıla anlatıyor:

Bir lise mezunu kendisinden bir "tavassut" ricâ etmiş. Bu ricâyı bildiren kâğıda ne yazmış biliyor musunuz:" Tasallut etmenizi rica ederim!.."

Evet bu arada "muhâbere" yi "muharebe" "protokol'u "portakal", "merhun"u "merhum", "tavsiye"yi "tasfiye" sanan münevverler zümresi de türeyip üredi.

Onlar dilde yaşıyan "yabancı" kelimeleri bilmiyorlar da bunların "öz-Türkçe" karşılıklarını mı biliyorlar? Hayır! Uydurdukları kelimeler umumiyetle zevksizlik ve görgüsüzlük mahsulü olduklarından ekseriyetle tutunamıyorlar. Neticede bu gençlerin belleyebildikleri bir "öz-Türkçe" kelimeye mukabil, belleyemedikleri "yabancı" kelimelerin sayısı belki on binlere bâliğ olmakta ve bu gençlerden herbiri birer dil cücesi hâlinde iki câmi arasında bî-namaz, yerle gök arasında gâfil ve perişan kaybolup gitmektedirler.

Şimdi, bir mîzah yazarının, dipdiri aramızda yaşıyan faydalı kelimeleri bilmeyen bahtsız bir nesli hicveden "Vali Beyin Başyazısı" başlıklı bir yazısını sunacağım:

"Bayramın ikinci günü ev ziyaretçilerle doldu. Evin büyük oğlu Doğan Bey elinde gazete,

"Vali Bey Bayram gazetesine başyazı yazmış" dedi.

Büyük Hanım,

"Vali Beyi pek severim. Ne yazmış acaba, aman oku." dedi.

Doğan Bey gazeteyi okumaya başladı: "Otuz günlük oruç ayını gıpta edilecek bir irade metâneti ile tamamlayan vatandaş imrenilir bir ruh safveti ve samimiyeti içerisinde bayram musâfahasına koşuyor"

Büyük Hanım Sordu.

"Nereye koşuyor?"

Oğlu Doğan Bey, gazetedeki kelimeyi heceleyerek okudu:

"Mu-sa-fa-ha-sı-na koşuyor"

Misafirlerden biri,

"Husamafa ne demek?" diye sordu.

0 sırada cart diye bir ses duyuldu. Halının üstünde oynayan torunlarından biri yerdeki Bayram gazetesini yırtımıştı. Misafirlerden biri edebiyat öğretmeni:

"Fusamaha diye bir kelime hiç duymadım" dedi.

Bir misafir:

"Siz duymadınız diye kelime yok mu demektir? Daha sizin duymadığınız dünyada ne kadar kelime var." deyince, öğretmen:

"Olabilir ben duymadım." dedi.

O zamana kadar söze karışmamış olan büyük baba,

"Nedir o?" dedi "Duyup duymadığınız nedir?"

Safahuma kelimesini hiç duydunuz mu?

"Ha... Bildim. Japon adalarından biri olacak. Bu Japon adaları irili ufaklı dört yüzden fazla olup, içlerinde en münbit ve mahsuldâr olanına Sumahufa adası denir." "Sumahufa değil baba..."

"Ya nedir?"

"Husamafa..."

"Yanlış yazmışlardır. Doğrusu Fusamaha olacak. Evet bir Japon adasıdır.

"İmkânı yok, Japon adası olamaz, Vatandaşların Japon adasında işi ne?"

"Turist olamazlar mı?"

"Amma da yaptınız, bayram diye vatandaşlar Namusafa adasına mı kaçacaklar?"

Doğan Hey,

"Yahu," diye bağırdı. Bir kere kelimenin aslını bozdunuz. Gazete nerede, baksanıza şuna..."

Yerden gazeteyi aldılar. Torun gazeteyi yırtmış, parçalamıştı. Tam aradıkları kelime okunamıyordu. Doğan Bey:

"Ben Humasufa diye okuduğumu gayet iyi biliyorum" dedi.

Bir misafir:

"Evet" dedi. "Doğru... Siz sahamufa diye okudunuz.

"Tabiî canım insan okuduğunu bilmez mi? Tabiî fusamaha diye okudum."

"Haaa... Şimdi anlaşıldı. Şuna Humasufa desenize Sahafuma demek bilirsiniz bazı şeylerin beş altı adı vardır. Meselâ helâ.. ayak yolu deriz, kabine deriz, tuvalet deriz.

"Abdesthane."

"Hah işte tamam İtalyanlar ayıp olur diye bir mecliste helaya bizim gibi kabine demezler, masafuha derler. Şimdi anlaşıldı mı?

"Amma yaptınız baba... İnsaf yâhu... Yani vatandaşlar ayak yoluna mı koşuyorlar?

"Neden koşmasınlar? Şimdi vatandaşlar her bir yere koşuyorlar., trene, vapura. otobüse, tranvaya... Neresini boş buluyorlarsa oraya koşuyorlar. Şimdi boş yer kaldı mı? Boş buldun mu koşacaksın."

"Olamaz, imkânı yok... Bu sahamufa olsa bir bayram yeri, sirk adı filândır."

"Musafama mı; Haa bildim, bildim, Dur ayol... Danyal Peygamberin kardeşinin adı neydi."

"Yoo... o başka. Onun adı Husafama. Bayram sevinciyle vatandaşlar Danyal Peygamberin kardeşine mi koşacaklar. Amma yaptınız."

"Sahumafa'yı şimdi hatırladım. Eskiden Hasamafu adında bir Hint fakiri vardı. Gazetelerde okumuşsunuzdur. Bu Mufasaha zurna çalar, halatı yılan gibi oynatırdı."

' 'Canım Hint Fakiri.'' Fusamuhayı herkes biliyor. Bu o masafahu değil..."

"Ay aman, bırakın şunu. Ne olursa olsun. Tasası bize mi düştü? Samuhafa, fusamaha, her neyse..."

"Canım hanım, öyle şey olur mu? Bütün vatandaşlar bayram günü Hasamafu'ya koşarken biz duralım mı? Belki Migros gibi birşeydir de kahve, çay dağıtıyordur."

İşte el sıkışmak, selâmlaşmak manasına gelen musafaha kelimesinin başına gelenlere bakınız. Nice böyle güzel kelimelerimiz ondan farklı değil.


Türkçemiz (N.özdoğru) den derleyen

Dil Kasabası

Dil Kasabası

Yaşadığımız yüzyıl içerisinde 1930'lardan başlayarak dil öğretiminde en çok tartışılan konulardan birisi "yabancı bir dili sınıfta nasıl öğretiriz?" idi. Bir çok teori ve uygulama dil öğrenimi tarihinde sırası ile tatbik edildi. "Communicative approach" (iletişime dayalı öğreti) en çok tutulan ve ve-rimli olan metotlardan birisi oldu. Bu metoda göre meselâ bir İngilizce öğretmeni, derste anadili hiçbir zaman kullanmayacak, bütün sınıf içi ve sınıf dışı faaliyetleri İngilizce olarak açıklayacaktır. Öğretmen çok zor durumda kalırsa öğrencinin anadiline başvuracaktır. Yine bu metoda göre öğretilecek olan İngilizce yaşayan, gerçek ve fonksiyonel İngilizce olacaktır. Yani hangi durumlarda hangi İngilizce yapıları kullanılıyorsa, şu anda geçerli olan hangi yapılarsa, bunlar öğretilecektir.
Böyle bir programı gerçekleştirmek için okul içinde ve okul dışında İngilizce konuşulan bir ortam hazırlamak en ideal durum olacaktır. O hâlde dil öğrenmenin gayesi, okulda veya herhangi bir dil kursunda sınıf geçmek değil de, yabancı dili gerçekten anlayabilme, konuşabilme ve yazabilme olacak ise (ki gerçek dil öğrenimi budur), bunun en kolay yolu dilin konuşulduğu ülkeye gidip hem ESL dersleri alma, hem de kendini o yabancı dilin kullanıldığı ortama bırakma ve dili orada yaşadığı şekli ile öğrenme olacaktır. Ünlü dil bilimci Stephen Krashen, okulda öğretilen kurallara uygun dil öğretimini "dil öğrenme" (learning) ikincisini ise "dili özümseme, alma" (language acquisition) olarak tanımlar ve ekler: "dil öğrenme şuurludur; fakat dili alma, özümseme şuur altıdır".

Amerika'da Los Angeles'taki üniversitelerden birisinde yapılan bir araştırmada, beş yaşında Çinli bir çocuk, bir kelime dahi İngilizce bilmediği hâlde anaokuluna kaydedilir. Öğrencinin ismi Paul'dür. Paul iki yaşında iken Los Angeles'a gelmiş, anaokuluna kayıt yapılana kadar da evden dışarı hiç çıkartılmamış, hiç Amerikalı arkadaşı olmamış, annesi, babası ve bakıcısıyla hep ana dilinde konuşmuş ve evde hiçbir şekilde İngilizce televizyon kanalları izlenmemiştir. Anaokulundaki sınıf arkadaşlarının hepsi Amerikalı öğrencilerdir. Anaokulunun süresi 4,5 aydır.

Paul okulda devamlı İngilizce ile karşılaşmaktadır. İlk öğrendiği cümlelerden birisi "get out of here"dir. Bir gün Amerikalı sınıf arkadaşı onun yanına oturmasını istemez ve bu cümleyi söyler. Diğer bir gün Paul bisiklete binerken kendisini rahatsız eden Amerikalı sınıf arkadaşına aynı cümleyi mırıldanır "get out of here". Gerçekte Paul kullandığı cümlenin kelimelerini tek tek bilmez fakat bildiği, böyle bir durumda kulla-nabileceği cümlenin bu olduğudur.

Diğer bir gün resim dersinde resim çizerken diğer arkadaşının "I am finished" demesiyle öğretmeninden "you can go now" cevabını alıp sınıftan dışarıya çıkması, Paul'e örnek olur. Paul de resmini bitirdikten sonra aynı şekilde cümleyi söyler ve dışarı çıkar. Ve bir kaç kez, aynı cümle ile değişik durumlarda karşılaşan Paul, artık "I am finished" cümlesinin "bitirdim" mânâsına geldiğini öğrenmiştir. Bu şekilde Paul 19 hafta içinde İngilizce'yi, aynı süre dahilinde normal İngilizce eğitimini sınıfta alan bir öğrenciden çok daha ileri bir seviyede öğrenmiştir. Sebep gayet açıktır: Paul tamamı ile İngilizce konuşulan bir ortamda bulunmuş, dil üzerine normal bir eğitim almadığı hâlde Amerikalı arkadaşları, çevresi onun için en büyük kaynak olmuştur.

19 hafta içerisinde İngilizce'yi konuşur hâle gelmiştir ama henüz hiçbir gramer kuralı bilmemektedir. Kendimizi ele alıp düşünecek olursak her biri-miz doğduğumuzdan itibaren çevremizden duyduğumuz cümleleri taklit ederek, tekrar ederek dili öğreniriz. Ve çok gerekli olan kurallar dışında da Türkçe gramerini fazla bilmeyiz. (Belki gramer bize ortaokul 2 veya 3 itibari ile ders olarak konur ve ciddî olarak öğrenmemiz istenir. Ve biz o devreye kadar Türkçe'yi konuşmakta hiçbir zorluk çekmeyiz.)

O hâlde, yabancı bir dili öğrenmek için ilk olarak o dilin konuşulduğu bir ortamın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Dil öğrenmek isteyen bir öğrenci 'hedef dil' ortamında dili çok çabuk, doğru bir şekilde ve şuur altına yerleştirerek öğrenebilir. Bu şekilde öğrenilen dil ödünç alınan bir elbise gibi değil, ömür boyu kullanılmak üzere satın alınan bir elbise gibi kendimize ait olur. Bu durumda dil öğrenmek için yurt dışına gitme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Fakat her dil öğrenmek isteyen öğrenci, hem maddî sebepler, hem de bazen suç oranlarının yüksek olması sebebiyle yurt dışına gitmek istemez. O zaman diğer bir çözüm akla geliyor: İngilizce dil ortamını burada, Türkiye'de oluşturmak.

1970 yılında bir grup Rusça öğretmeni Rusya'nın dağlık, kamp alanı olarak kullanılan bir yerini kiralayarak burayı bir dil köyüne çevirdiler. Köy içindeki levhalar, gümrük kontrolü her şey Rusça oldu. Haberleşme, televizyon, radyo her türlü iletişim aracı Rusça üzerine tasarlandı. Daha sonra öğrenciler buraya davet edildi ve eğitim başladı.

Öğrenci sınıf içinde gördüğü eğitimden sonra okul dışında yine Rusça ile karşılaştı ve sonuç oldukça başarılı oldu. Öğrenciler böyle bir kampta Rusça'yı kısa bir sürede, yaşayan gerçek dil yapıları ile özümseyerek öğrendiler.

Aynı proje kendi ülkemizde yapılabilir. Şehirden uzak bir yerde, öğretilecek dilin klâsik bir ortamı inşa edilebilir. Kasabanın her türlü tabelaları, işaretleri bu dilde olacak, her türlü sosyal, kültürel birimleri, postahane, sinema, klinikler, lokanta, kütüphane, gazete bayileri bu dili konuşan aileler tarafından işletilecektir. Televizyon, gazeteler, dergiler de hep bu dilde yayın yapacaklardır. Kısaca öğrenci Türkçe ile irtibatını kesecek sadece hedeflenen dili konuşacaktır.

Dil öğreniminde "kültür" önemli bir faktördür. Öğreneceğiniz dilin kültürünü bilmezseniz dil içerisindeki yapıları, onunla ilgili esprileri, nükteleri yakalamanız çok zordur. Bir ülkenin kültürünü öğrenmek ve anlamak o dili anlamayı kolaylaştırıcı faktörlerden birisidir. Yine böyle bir kasaba ortamına bir lise hazırlık sınıfı kurulabilir, bir dil kursu veya yaz okulu açılabilir. Lise hazırlık sınıfına gelen öğrenci yatılı olarak burada kalır ve ancak sömestr tatilinde eve gitmesine izin verilir. Yine böyle bir okulda müdür ve çalışanlar ana dili hedef dil olanlardan veya bu dilin konuşulduğu bir yerde doğmuş, Türkçe'yi az bilen eğitimli Türklerden olabilir.

Kısacası, böyle bir kasabada, yaşayan dil konuşulacaktır. Böyle bir ortamda öğrenci, okul içersinde duyduğu konuşulan hedef dili, okul dışında her şeyi ile o dile ait olan bir ortamda pekiştirerek çok kısa bir süre içerisinde geliştirebilir. Sözün kısası bu projenin temel prensipleri, yabancı dil öğrenirken ana dilden mümkün olduğunca az faydalanma ve gerçek dil materyallerini kullanma olacaktır. Tabiî ki böylesine dev bir proje, çok büyük bir maliyet ve ekip çalışması gerektirmektedir.

Kaynaklar
- Patricia A. Richard-Amato, Making It Happen, Addison-Wesley, Publishing Company, California, 1988.
- Joseph Huang and Evelyn Hatch, Publishing Articles on Acquisition of English, University of California, Los Angeles.

Tarık Buğra'nın Türkçe Sevdası

Tarık Buğra'nın Türkçe Sevdası



Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu alanların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve bırakılamaz şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, ‘öztürkçeciler’ ve dilde ‘arılaşma’yı savunanlar tarafından dışlanmıştır.

“Türkçenin Genç Kalemler dergisiyle birlikte doğru yola girdiğini, bu yolda halkın edebiyat ve düşünce hayatıyla bütünleşmeye başladığını düşünen Tarık Buğra, Tek Parti döneminde başlayan dil ırkçılığının son derece tahrip edici neticeler doğurduğu kanaatindedir. Bunun için kendi neslinden birçok yazarı da peşinden sürükleyen ve kısırlaştıran ‘öztürkçe’ macerasından uzak durmuş, özellikle ‘kültür kelimeleri’ dediği, bugünü geçmişe bağlayan kelimelerden yazarlık hayatı boyunca vazgeçmemiştir.”1 Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca ‘kafa’ ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk çağlardan beri ‘insanın kelimelerle düşündüğü’ anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir. Yakasını ‘kelime anarşisine’ kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Tarık Buğra’ya göre Türkçenin bugünkü görünüşü, dil şuurunun kaybolduğunu haber vermektedir.

Tarık Buğra’nın Türkçeyle ilgili yazılarında söz dönüp dolaşır bir şekilde dönemin dil kurumuna gelir. Bu kurumu bir çiftliğe, kurumda görev yapanları da çiftlik ağalarına benzeten Buğra, bu kişilerin birbirlerini çok tuttuklarını, kendi anlayışlarına göre müesseseleştiklerini, dergilerinde kendi anlayışlarına göre, bilgin, sanatkâr ve münekkit yetiştirdiklerini belirtir. Bu kurumun yetiştirdiği hikâyeci, romancı ve şairlerin başarısının da dilimizi bozdukları, fakirleştirdikleri ölçüde arttığını söyler. Bir ülkenin anadili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, birtakım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası hâline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirmek iddiasını ‘dil ırkçılığı’ ve tasfiyecilik olarak görür. Birkaç yüz kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile dilleri hariç, ‘arı dil’ olmadığını söyleyen Buğra, Mustafa Kemal’in son dönemlerindeki dil anlayışıyla, ‘öztürkçecilerin’ yaptıkları arasında en küçük bir ilgi bulunmadığını belirtir. Buğra, Mustafa Kemal’in dilde girilen çıkmazın farkına vardığını Falih Rıfkı’ya söylediği şu sözle hatırlatır: “Çocuk, çıkmaza girilmiştir. Türkçeyi bu çıkmazda bırakamayız, tabiî yola gireceğiz.” Tarık Buğra, ‘Atatürk ve Türkçe’ başlıklı 10 Kasım 1974 tarihli Tercüman gazetesinde yayımlanan yazısında, kuruluş yıldönümü dolayısıyla Atatürk’ün 1934 ve 1937 yıllarında ‘Türk Dili Araştırma Kurumu’na gönderdiği iki mesajına yer verir. Aynı kuruma, üç yıl arayla, aynı gâye için gönderilen bu iki farklı mesajda, Atatürk’ün dil konusuna bakışını net bir şekilde okumak mümkündür.

Atatürk’ün 26 Eylül 1934 tarihli mesajı şöyledir:
“Dil bayramından ötürü, Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeliğinden, ulusal kurumlardan kutunbilikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım.”

Atatürk’ün 26 Eylül 1937 tarihli mesajı ise şöyledir:
“Dil bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumu’nun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassis oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.”

Tarık Buğra, Servet-i Fünûn edebiyatının dilde yaptıklarıyla ‘öztürkçecilerin’ dilde yaptıklarını birbirine benzetir. Buğra’ya göre her iki grup da iktidara karşı mücadelesini devleti ve devletin temellerini yıkacak şekilde yürütmüştür. Tarık Buğra, ‘öztürkçecilerin’ dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar Tarık Buğra: “Öyle bir cümle yazarsınız ki, içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri aba en ced Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri veya yapacakları şey -düpedüz- Türk düşünce ve sanat hayatını, kitaplarını ateşe vermekten, yani Timur veya Hülâgû barbarlığından, Vandallığından (eski kültür ve sanat eserlerini yakıp yıkma düşünce ve davranışı) başka bir şey olmuyor.” Bu düşüncesini şöyle bir örnekle anlatmak ister Buğra: “Değiştirin ‘aşk’ kelimesini -veya unutturun- Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan bugüne kadar yazılmış birçok büyük mısraı, yazarlarıyla birlikte öldürdünüz demektir. Romanlar, hikâyeler, ilim eserleri ve piyesler de caba.” Tarık Buğra Servet-i Fünûncuları mücadelelerinde ‘öztürkçecilerden’ daha samimi bulur. Çünkü Servet-i Fünuncular bu mücadeleyi kaybettiklerinde, kaybedecekleri bir ‘Sis’ bir ‘Aşk-ı Memnû’ları vardır. Arıcıların ise kaybedeceği bir şey yoktur. Bazıları zaten mirasyedidir, bazıları da sırf kitapları baltalamak için kitap çıkarmıştır. Tarık Buğra, 4 Nisan 1969 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısına ‘öztürkçecileri’ kastederek “Kiralık Kâtiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbir şey değil, kiralık kâtillerdir: kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş - veya kandırılmış- kiralık kâtiller. Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş - veya kandırılmış- kâtiller. (…) Yuf olsun bu oyunu -oynayanlara ve oynatanlara değil- uykulu gözlerle seyreden sanatçılara ve devlet sorumlularına. Onlar bu ‘yuf’tan yakalarını kurturamayacaklardır. Şimdi ve yarın. Tarih de yapışacaktır yakalarına onların.”

Tarık Buğra kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını Buğra şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz, kent mi? Şehir dediniz mi, gericisiniz, Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent deyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler Buğra; çünkü ortada kötü ve sarsak bir eğitimin av hâline getirdiği milyonlarca genç ve Türkiye’nin yarınları vardır. ‘Şehir’ kelimesini atıp onun yerine ‘kent’i koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarının söyleyenleri ‘zibidi’ olarak niteleyen Buğra, ‘kent’ kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi, Türkçe olmadığını belirterek asıl ‘şehir’in Türkçe olduğunu söyler. Şehir kelimesini unutmakla ne kaybedeceğimize dâir küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü Tanpınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında (1966 yılında Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen depremi kastediyor) kaybolup gitmişe döner. Siz şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da ‘Şehir Kâhya’sından Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün. Viranşehir bile kalmaz elimizde.” Tarık Buğra’ya göre “bir kelimenin ölümünü beklemeden fırına atmak, o kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından, duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak” demektir. Tarık Buğra, kelimelerin temsilciliklerini yaptıkları hakikatlere de dikkatleri çeker ve tarihine, kültürüne, medeniyet ve sanatına yabancı olanların bu hakikatleri yıkmaya kalkışacağını söyler: “Böyleleri için Malazgirt herhangi bir ova, Rumelihisarı herhangi bir duvar, Bursa şehirlerden bir şehir, Sakarya da rastgele bir ırmaktır. İşte bu kültürsüzlük, bu soysuzluktur ki, kelimeleri kravatlara, mendillere döndürüyor, onlar, böylece de ‘kent’i şehir, ‘koşul’u şart, Farsça ‘zor’dan zorlama ‘zorunluk’ ucûbesini mecburiyet yerine koymaktan çekinmiyor.”

Tarık Buğra, “Anadil bile kavga sebebi, bölünme sebebi yapıldıktan sonra millî birlik dediğimiz yaşama ve gelişme şansına ürpermeden bakmak elden gelir mi?” diye sorar. Dildeki parçalanmışlığın millî birlikteki parçalanmışlığa sebep olabileceğine işaret eder. Ona göre Türkçenin bugün aldığı darbeler, yarının yaralarıdır. Tarık Buğra dilde oynanan oyunların belirli bir gâyeye yönelik olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; ‘sebep, bütün, şiir, hikâye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…’ gibi aralarında özbeöz Türkçeleri de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktır. Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir. Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, soyluluklarını sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millîleştirir.”

Dilde arıcılık düşüncesindekilerin kültür kelimelerine saldırmasına rağmen, gelişen teknolojinin bir neticesi olarak dile giren yabancı kelimelere gecikmiş olarak karşılık bulmaya kalkışmasını bir samimiyetsizlik olarak görür. Karşılık bulmaya çalıştıkları kelimeler ‘otobüs’ kelimesinde olduğu gibi köylere kadar ulaşmıştır, öyle veya böyle binlerce yazıya girmiştir. Bu tür teknolojinin getirdiği kelimelere hemen karşılık bulunması gerektiğini belirten Tarık Buğra, bu hususta Fransa Dil Akademisi’nin bir faaliyetine dikkatleri çeker: “Amerika ilk atom denemesini yaptığı zaman, haberi alan Fransız Dil Akademisi, vaktin gece olmasına rağmen toplandı ve bu hâdisenin getireceği ve getirdiği terimlerin Fransızca karşılıklarını bulmak, bu işi de onlar halka intikal etmeden yapmak kararı aldı.” Tarık Buğra yabancı kelimelerin alışkanlık hâline gelmeden Türkçe karşılıklarının bulunmasını ister. Dilin korunması ve kendi gücüyle gelişmesi için bu önemlidir. Tarık Buğra, ‘bütün, hep, hepsi, her’ kelimelerinin hepsinin ‘tüm’le karşılanmaya çalışıldığının altını çizerek dildeki nüansların yok edilmeye çalışıldığını belirtir. Nüansların ve deyim ayrıntılarının kaybolmasıyla kafanın yozlaşacağını, çölleşeceğini söyler. Dille ilgili yazılarında, bir televizyon programında kendisine yöneltilen, ‘Hakikatin yerine gerçeği koysak ne kaybederiz?’ sorusunu sık sık hatırlatan Buğra, bu soruya verdiği ‘Hakikati kaybederiz!’ cevabını tekrarlamaktan zevk duyar gibidir. Başka bir yazısında, ‘hakikat’ ile ‘gerçek’ kelimeleri arasındaki nüansın altını şöyle çizer: “Bir dil ırkçılığı psikozu içinde, gerçeğe sırt çeviren bir eğitim, büyük bir ihtimalle, hakikat ile bağlantı kurması çok zor insanlar yetiştirmeye mahkûm düşecektir; yani insan öğütecektir.’

“Türkçe, Türkçe, elbette her şeyden önce ve doğru yol tutulana kadar Türkçe. İnsanlarımızdan bilgi, düşünce ve seviye beklemeye ancak ondan sonra hakkımız olabilir.” diyen Tarık Buğra, dilin dokunulmazlığını kurtarmak mecburiyetinde olduğumuzu belirtir. Bu olmadıkça akademi ve üniversitelerin unvan dağıtmaktan başka bir fonksiyonlarının kalmayacağını söyler. Çünkü bozuk dil, bozuk düşünce üretilmesi demektir. Tarık Buğra, Türkçenin kullanımı hususunda dönemin TRT’sini de tenkit eder. Ona göre bu kurum, dili bozmaya uğraşanlarla ortak hareket etmektedir. TRT’nin ‘Anayasa’ dilini kullandığı iddia edilmektedir. Bu iddiayı ileri sürenlere göre, anayasa diline uymak sadece TRT’nin değil, bütün herkesin boyun borcudur. Hâlbuki Buğra bunun bir samimiyetsizlik olduğunu belirtir. Bu iddiasına bazı misaller getirir: “Başta ‘neşir ve ilân’ tarihi yazılıdır. Sonra ‘neşir’ birden bakarsınız ‘yayın’ olmuş. Demek ki, TRT neşir dese de, ilân veya kanun dese de Anayasa diline aykırı konuşmuş olmayacak.”

Tarık Buğra, dilde oynanan oyunlar yüzünden, dünün hikâyecilerinin, şâirlerinin ve ilim adamlarının bize çivi yazısının yazarları gibi yabancılaştığını, onları anlamak için sadeleştirme faaliyetlerinin başladığını, hâlbuki Fransızların dünün büyük yazarlarının eserlerini bugün hiç sadeleştirmeye gitmeden anladıklarını belirtir. Bu tür oyunlarla nesillerin birbirine yabancılaştıklarına ve bunun neticesinde kültür kopukluğu meydana geldiğine işaret eder. Ayrıca Buğra, üç-beş yılda bir sözlük değiştirmeyi, lisan sahibi olmamakla eşdeğer bulur ve bu şekildeki bir hareketi, ihanet olarak görür. Türkçenin alınyazısının soylu edebiyatçılarla, sözde edebiyatçıların, yani üçkâğıtçıların arasındaki gizli savaşın neticesine göre çizileceğini söyleyen Buğra, dilin korunması yönünde bazı tekliflerde bulunur. Meselâ dil şuurunun oluşturulması için önemli eserler, okullarda okutulmalıdır. Alfabeden kaynaklanan telâffuz hatalarını düzeltmek için, Türkçeyi güzel kullananların konuşmaları kaydedilerek okullara dağıtılmalıdır. Türkçeyi koruma kanunu acilen çıkarılmalıdır. Böylece yabancı isimlerle açılmış işyerlerinin önüne geçilmiş olur. Dil ile ilgileri bulunmayanların, özellikle siyasetçilerin, dile el atmalarını karşı çıkılmalıdır. Tarık Buğra, üniversitelerin dilin bozulmaya çalışılması karşısında tepkisiz kalmasını, dil idraksizliği olarak yorumlar ve bu idraksizliğin içinde seviyesizliğin, iptidâîliğin, barbarlığın ve bütün unsurlarıyla medeniyet idraksizliğinin olduğunu söyler. Tarık Buğra kendisinin de ‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ gibi uydurukça kelimeler kullandığı yönünde gelen tepkilere ise, ‘Sıkışık zamanlarda o veya bu şekilde kontrol gücümüzü kaybedebiliyoruz.’ diye cevap verir. Bunun aslında vahim bir durum olduğunu, çünkü bu işin açık kapı bırakmaya gelmeyeceğini belirtir. Dilin asıl değerinin ve medeniyet birimi sayılışının ‘yazı’ sayesinde olduğunu söyleyen Buğra, büyük sanat adamlarının dili nasıl zenginleştirdiğini Montaigne’den yaptığı iktibasla anlatır: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilik getirmekten çok, onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar. Yeni ‘sözcükler’ getirmezler. Onları zenginleştirirler, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirir; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar.” Buğra, Montaigne’in yeni yazarların yaptığına ışık tutan cümlelerine de yer verir yazısının ilerleyen bölümlerinde: “Zamanımızın yazarlarına bakınca, bu işin herkesin harcı olamadığı anlaşılıyor (…) Yenilik oldu mu bayılıyorlar; işe yarayıp yaramadığı umurlarında değil: yeni bir kelime kullanabilmek hevesiyle eskisini atıyorlar. Çoğunda da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri oluyor.” Dilini kaybeden bir milletin ayakta duramayacağını, devletlerin sağlamlık derecesinin millî dilin sağlamlık derecesine göre anlaşılabileceğini söyleyen Tarık Buğra, kendinden asırlar önce yaşamış olan Konfüçyüs’le aynı noktada birleşir. Konfüçyüs dil ile bir milletin geleceği arasında ne güzel münasebet kurar: “Bir memleketin idaresini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç şüphesiz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, kelimeler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilmezse, vazife ve hizmetler gerektiği gibi yapılamaz. Vazife ve hizmetin gerektiği şekilde yapılmadığı yerlerde âdet, kaide ve kültür bozulur. Âdet, kaide ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar mühim değildir.”

Tarık Buğra’nın bir zamanlar korunması ve sahip çıkılması için çırpındığı Türkçenin bugünkü durumu nedir? Bu mesele çok ciddi araştırmalar isteyen bir husustur. Ancak görünen odur ki, durum pek de iç açıcı değildir. Çünkü bugün, 40-50 yıl önce yazılmış eserleri anlamakta oldukça zorlanan bir lise ve üniversite gençliği var. Türkçenin dünya üzerinde tekrar söz sahibi olması, milletimizin bilimde ve teknikte aldığı yolla eşdeğer olacaktır. Bir milletin yeryüzünde var olmasıyla dili arasındaki münasebeti düşünecek olursak, dilimizin dünyada hak ettiği yere gelebilmesi ve geniş bir alanda konuşulabilmesi için, önce sağlam bir dil şuuruna sahip olmamız, ardından da dilimizi her türlü ilmî araştırmayı ifade edebilecek şekilde zenginleştirmemiz ve işlememiz gerekiyor. Bunun için de hakiki şâirlere, hikâyecilere, romancılara ve ilim adamlarına ihtiyacımız var.


_______________

Dipnot
1- Beşir Ayvazoğlu, Tarık Buğra Güneş Rengi Bir Yığın Yaprak, s.88, Ötüken yay., İstanbul. 1995.

Kaynaklar
1- Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken yay., İstanbul, 2002.
2- Tarık Buğra, Politika Dışı, Ötüken yay., İstanbul, 1992.
3- Tarık Buğra, Bu Çağın Adı, Ötüken yay., İstanbul, 1990.

Popular Posts