Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

28 Şubat 2014 Cuma

Modern Papağanlar

Modern Papağanlar


Çeşitli yönlerden esen rüzgârların tesiriyle, sağlam bir temel ve köke bağlanamıyanlar; sağa-sola eğilip bükülürler. Telkinlere göre, bazan ilim adına, bazan yenilik adına farkına vararak veya varmıyarak çok zararlı işler yaparlar. Evet ihtisaslarının zevkine varamamış, sırrına erememiş bazı matematikçiler gibi, bazı dilciler de; mevzularını kuru, tatsız, somurtkan durumlara sokarlar; mesleklerini her türlü estetikten, elâstikiyetten mahrum çirkin hâllere götürürler; problemlerini güya kendilerinden başkalarının çözemiyeceği sahte güçlükler içinde, çok abus gösterirler. Gün gelir, dilde olgunlaşıp güzelleşen anne kelimesini ana; elmayı alma; elâyı ala; inancı yinaç; Selçuku selçik; Merâli Maral yaparlar. Hatta başka dilden geldiğine bakmıyarak, kemâl'i bile kamal yaparlar. Bunun adı da büyük ses uyumuna uymak olur.

Gün gelir, Arapça-Farsça asıllı Türkçeleşmiş kelimeleri atarlar; ama bakarsınız, frenkçe kelimeler istilâ etmişçesine dilin içine yığılır. Gün olur, dilimizle alâkası olmayan -sel ve -sal ekleri ilâve edilir. Ama asırlardır dilin özüne giren; ilmî, insanî, kitabî gibi mensubiyet ekleri sökülüp atılır. Ortalığı "—sel" alır; "—sal"'larla da kurtulamayız.

Gün olur, Arapçaya yapılan düşmanlık kadar frenkçeye de düşman kesiliriz. Gün olur, aynı silah geri teper; "Güneş-Dil Teorisi" ile, "Belletenler'de": Adet, dakika. derece, fark hacim, hal, hâtâ, hesab, huzme, hüküm, ifâde, ihtâr, ilim, meselâ, işâret, kuvvet, mâden ve başkaları gibi; daha pekçok kelimenin, aslında Türkçe olduklarının isbatı için sayfalar, kitablar dolusu makaleler yazılır. Aynı "Belleten'lerde": Aksiyon, aritmetik, baskül, formül, geometri, grafik, harmoni, ıskonto, kapital v.b. gibi frenkçe kelimelerin bile Türkçe, hem de ne kadar Türkçe olduğu, yine sayfalar dolusu yazılarla isbata çalışılır.

;Şimdi insan bunu görünce, Refik Halid'in, Ago Paşanın Hatıratı'nı hatırlıyor. Orada "Ago Paşa" isimli bir papağan, başından geçenleri şöyle anlatıyor:
Bir zamanlar bir kuşçu dükkânında tâlim ve terbiye gördüm. Karşımızdaki bahçenin adına (Millet Bahçesi) derlerdi... Bunu, gelip-geçenlerden işite işite ezberledim; iki de bir: —Millet Bahçesine gidelim! diye lüzumlu lüzumsuz haykırırdım. Bilmem ne oldu ki, bir gün dükkâna iki polis girdi; beni göstererek sâhibime hiddetli şiddetli emirler verdiler. Zavallı dükkâncı:
"— Kuş'tur, aklı ermez; ne söylerlerse onu tekrar eder! diye itirazlar etti; ve onlar gider gitmez yanıma koştu: — Allah belânı versin! diye haykırdı, beni sürdürecek misin? Bir daha Millet kelimesini ağzına alırsan dilini koparırım, anladın mı? Orasının adı bundan sonra (Belediye Bahçesi), söyle bakayım tekrar et!...


Beni bir konağa verdiler. Yeni bir derse başlamıştık: — Yaşasın hürriyet! Bu ne demekti, kuş kafamla bunu idrak edemezdim. Fakat bakıyordum, konakta da kimsenin henüz anladığı yoktu. Neyse, benim vazifem bilir-bilmez, anlar-anlamaz herkes gibi: — Yaşasın hürriyet! diye bağırmaktan ibaretti. Haftasını geçmemişti; konağın balkonundan caddeden geçen halka her zaman olduğu gibi: — Yaşasın hürriyet! diye haykırıyor, birçok takdirlere nâil oluyordum.

Bir akşam; kendiliğimden, sokaktaki nümayişçilerden koparak: —Yaşasın Niyazi! Yaşasın Enver! diye bağırınca, zavallı efendimin sevincinden(!) üzerine bir fenalık geldi, biraz ayılınca: — Sabahtan tezi yok, hemen Ago Paşayı İttihad ve Terakki merkez-i umumisine hibe ediyorum, bana yine selâmet kapısı açıldı! diye söyleniyordu. Nitekim öyle de oldu. Hürriyet beni de girdiğim konaktan seneler sonra çıkardı, beni de refah ve sükundan ayırarak mâcera ve hâdisâta kaptırdı. Ah bu merkez-i umumi!.. Bereket ki, üç gün kaldım. Kaba, hantal, şivesiz bir sürü adam, kafesimin önünde toplanıyorlar: —Aha! Kuşa da bak, ne hürriyet-perver! Bre kuşlar bile bizi takdir için dile geldiler, ne muvaffakiyet! diye söylenirlerdi. Orada da kapıya devamlı gelen nümayişçi heyetlerden: — Yaşasın cemiyet! demeyi öğrendim. Koyu bir İttihadcı olmuştum.

Merkez-i umumiden beni, bir nüfuzlu zâtın evine gönderdiler. Balkona asılı, devamlı "— Yaşasın hürriyet! Yaşasın cemiyet! Yaşasın Niyazi! Yaşasın Enver! diye haykırıyor, başıma yüzlerce adam topluyordum, yine sahibimin keyfi yerinde idi: — Verin Ago Paşaya Şamfıstığı! diyor, beni takdirlere gark ediyordu. Bu minval üze-re yedi ay geçti, geçmedi; bir sabah, ben balkonda lâtif bir mart güneşine karşı: —Yaşasın İttihad ve Terakki! diye gırtlağımı yırtarcasına haykırırken odaya Efendim pür-telâş girdi:
— Susturun şu kuşu, şu mel'un kuşu, beni öldürtecek, evimi yağma ettirecek! diye bağırdı. Hemen koştular, kafesimi balkondan aldılar, en alt kata indirdiler, üzerime de demir kapıyı kapadılar.


Zifiri bir karanlık.. Acaba ne olmuştu, ne yapmıştım; suçum, günahım neydi, bilmiyordum. Sonra anladım ki, "Yaşasın hürriyet! " modası geçmişti.


Beni tekrar kuşbaza verdiler. O akşam yeni bir derse başladık. Bu dersi, bu yeni parolayı da zabtetmiştim; kuşçunun dükkânından, dışarıda havaya silâh sıkan âsi askerlere hitaben ben de onlar gibi haykırıyordum. Bu sefer de neferler karşıma geçip: — Kuşa bak, dili bize uygun! diye şaşıyorlardı.

Bir sabah övülmek, mükâfatlanmak ümidi ile: — Yaşasın..! der demez, kuşbazım koştu: — Sus bre münâsebetsiz kuş! Beni mürteci diye astıracak mısın? Çeneni tut, yoksa gaganı koparırım! diye üzerime yürüdü. Derhal sustum, içimden: — Allah Allah! diyordum, bu ne kararsızlık, ne döneklik, devamlı dil değiştirip duruyoruz; bir takdir, bir tevbih göre göre anamdan emdiğim süt burnumdan geldi!


Dükkâncı ertesi gün, top sesleri arasında bana yeni dersimi takrir etti: —Yaşasın Mahmut Şevket Paşa! diye hep haykırıyor, kanat çırpıp âzami hürriyet-perver heyecan ve neşesini gösteriyordum. Bu gayretim sayesinde nihayet Yıldız yağmacılarından ve Hareket Ordusu erkânından birine satıldık, rahata konduk. İri bir gramafonları vardı, çalına çalına ben de:
— Kimdir onlar? Kimdir onlar? Hareket Ordusu! türküsünü ezberlemiştim; yeni sahiblerimin takdirleri arasında daima tekrak eder dururdum. Fakat, ne kadar da olsa ser'de kuşluk var, bu türkünün arkasından da sokaktan geçen bir satıcının taklidini yapardım: — Lahana Turşusu! diye bağırırdım.. Binaenaleyh o türkü acaib şekle girdi:
— Kimdir onlar? Kimdir onlar? Hareket Ordusu! Lahana Turşusu!


İşte bu münasebetsizliğimin cezasını çektim, gayet mutaassıb bir İttihadçı Zâbit olan ve bizzat Hareket Ordusunun başında bulunup o sayede Yıldız mücevheratının başına konan efendim, bu alaylı türküyü işitince:
— Vay müstebid, muhâlif, mürteci kuş seni! deyip de tabancasını çekmesin ve üzerime silâhını boşaltmasın mı? Bereket ki, toplayıcı olduğu kadar atıcı değilmiş, ancak iki metre ötedeki bir çalınmış vazoya isâbet ettirebildi. Hemen beni gözünün önünden kaldırdılar.


Artık ben, İttihadçıların nazarında, bir muhalif, bir mürteci sayılıyordum...


Şayet Hürriyet ve itilâf erkânından birisi, kendilerine mensubiyetimi duyup, derhal beni satın almasaydı; bulunduğum evde açlıktan helâk olmam muhakkaktı. Yeni sahibim, her akşam kafesimin başına gelir, bana:
— Haydi Ago Paşa, şu "Kimdir onlar?" türküsünü çağır bakalım! derdi. Derhal terennüme başlardım; adamcağız keyfinden bayılırdı; meğerse Hareket Ordusu girdiği zaman onu da zindanlara sokmuşlar, divân-ı harblere sürüklemişlerdi. Şimdi bana bu tezyifkâr türküyü söyleterek hıncını çıkarıyordu. O esnada Arnavutluk vak'ası olmuş; Büyük kabine, Bâbıâliye oturmuştu. Binaenaleyh işim gücüm, artık: — Yaşasın Kâmil Paşa! diye haykırmak olmuştu. Muhalif efendim, bu âvâzemden o derece memnun oldu ki, ortasında mor bir yeni dünya sallanan yepyeni bir san kafes aldı; ayçiçeğini de şamfıstığı ile değiştirdi. O günlerde bir vilâyete tayin olunmak üzere bulunuyordu, neşesine pâyan yoktu. Fakat bir sabah, her şeyden habersiz salonda ben: — Yaşasın Kâmil Paşa!


Diye haykırırken ne olsa beğenirsiniz? Efendim, yanıma her tarafı tir tir titreyerek, sapsarı, sakalı bıyığı karışmış bir hâlde girdi:
— Sus budala kuş! Beni tekrar divân-ı harblere mi sürükleyeceksin? Diye bağırdı. Ah! Kendiliğimden dilim olsa da ona şöyleçıkışsaydım:


"Behey adam, sizin hiçbir işte sebâtınız yok mudur? Daha dün (söyle; diye yalvarıyordun, bugün (sus!) diye haykırıyor-sun... Ben ne diyeceğimi şaşırdım, sen de ne yapacağını bilmiyorsun! Budala, ahmak, dönek, münâsebetsiz hep sensin, sizsiniz bütün insanlar!


Muhâlif değil mi? Ondan pervam yoktu, ne vurabilir, ne dövebilirdi.. İnadıma haykırdım:
— Yaşasın Kâmil Paşa! Biçare adam munis bir sesle şöyle söyledi:
— Yavrum, ille (yaşasın) diye bağırmak istiyorsan bari bir kârlısını bağır, (yaşasın Mahmut Şevket Paşa!) de.. Zira yine o geldi, hem de sadrazam olarak...


Onun bu kadar çabuk dönüp geleceğini ben nereden tahmin edebilirdim. Bir zaman da tekrar (Yaşasın Şevket Pasa!)lara devam ettim. Bir akşam yine öyle bağırıyordum, efendim ağzı kulaklarında içeri girdi:
— Ago Paşa, senin duan makbul olmadı. Şevket Paşayı vurdular! Dedi. Ben açıkgözlülük yapmak istedim:
— Yaşasın Kâmil Paşa!


Diye bağırdım, hoş düştü amma bu gevezeliğim ertesi günü bizim efendinin Bekir Ağa bölüğüne tıkılmasını, sonra da Sinop'a gönderilmesini icabettirdi. Komşulardan bir İttihadçı, bire bin katarak ve "Efendi ile kuş tâ be sabah şenlik yaptılar!" diyerek bizi divân-ı harbe ihbar etmişti.


İşte bu tarihten itibaren artık rahat yüzü görmedim. Filvaki tekrar bir İttihadçı evine satılmıştım, bol gıda alıyordum; lâkin hemen hemen her tarafta yeni bir (Yaşasın!) öğrenmeğe mecburdum; zira Harb-i Umumi patlamıştı: — Yaşasın harp! Dedim. Derken Alman muzafferiyetleri şuyu' buldu.

— Yaşasın Hindenburg! Demeyi belledim. Arkasından Enver Paşayı medh icabetti:
— Yaşasın Enver Paşa! Diye haykırdım Kanal seferleri çıktı, arasıra:
— Yaşasın Cemal Paşa! Diye bir bağırmak lâzım geldi. Daha sonra mağlubiyetlere sıra geldi.

— Yaşasın zafer-i nihâi! Avâzesiyle milleti teselli ve teheyyüç iktiza ediyordu. Haykırmaktan gırtlağım iltihablanmıştı. Üstelik bir de:
Asker olacağım ben!...


Türküsünü öğrenmek mecburiyetinde kalmayayım mı? Daha kötüsü, yeni Efendimizin bir zübbe kızı vardı, Türkçe şiirlere meraklıydı, tutup da bana Mehmet Emin Beyin asarından ve tatsız, şivesiz, birtakım manzumeler ezberletmeye kalkışmasın mı? Kendi kendime:
— Ah, diyordum; neymiş o otuz üç senelik mes'ud devir! Yalnız bir cümle öğrenmiştim bir (yaşasın!)... Fakat ne becerildi, ne feyizli, ne hassalıymış! Bakıyorum şimdi her yeni (yaşasın); memleketin birkaç vilâyetine, birkaç milyon ahâlisine oluyar. Fakat derdini kime anlatırstn?-Ben ahvâlin fenalığını şu papağan aklımla kafesimin ardından görüyordum da, sizler gezip tozmakta hür olduğunuz hâlde insan zekâsıyla bir adım ilerisini seçemiyor, sezemiyordunuz... Artık memlekette ne Şamfıstığı, ne Arabistan fıstığı kalmıştı; ayçiçeği tohumu bile nadirâttandı. İnsanlar ekmek diye süpürge tohumu, saman, toprak yerken; benim fıstık istemekliğim münâsebetsiz olmaz mıydı? Binaenaleyh ne bulursam yutmağa mecbur kalıyordum; zayıflamış, sersemleşmiş, neşesizleşmiştim:
— Yaşasın zarfer-i nihâi! Diye hay kırıyordum amma, doğrusu içimden:
— Yaşasın sulh! Demeği arzu ediyordum. Galiba bütün millet de benim gibi düşünüyordu.. Sulh, beni Amerikan fıstığına kavuşturacaktı,nasıl istemezdim? Darı ve mısır yemekten bağırsaklarım kurumuştu... Tam o sırada talih imdadıma yetişti, bir harp zenginine, iki çuval şeker mukabilinde satıldık! Baktım ki harp, gayet iyi bir şeymiş.. O ne bolluk, o ne israf, o ne hayattı? Asıl şimdi, hem de can u gönülden:
— Yaşasın harp! Diye haykırıyordum; harbin faydalarını bizzat görmüş, nimetlerine garkolmuştum. Zira kim bilir nerelerden, ne bahasına bana her cins fıstık celbolunuyor; önüme kutu kutu şekerlemeler serpiliyordu. Yedikçe yedim, şiştikçe şiştim ,dilim öyle bir açıldı, öyle bir cuş u huruşa geldim ki:
— Yaşasın Hindenburg! Diye haykırdığım zaman, yedi mahalle âvâzımdan tâciz olurdu: içimden müthiş bir harp taraftarlığı, bir vatanperverlik, bir hamiyet taşıyordu ki, ancak günde yüz kere:
— Yaşasın zafer-i nihâi! Diye bağırmakla kendimi, ateşimi ve heyecanımı teskin edebiliyordum. Aksi gibi bu saadet de uzun sürmedi; bir sabah harp zengini, odama şaşkın bir hâlde girdi:
— Mütâreke oldu, harp bitti, ben de bittim!


Diyerek, bir boş şeker çuvalı gibi yere çöktü. Ben bilir miyim, teselli için: — Yaşasın Enver Paşa! Yaşasın Hindenburg! Diye bağırmağa başladım. Sahibim:
— Allah ikisinin de belâsını versin; ne vardı dört yılda mağlub olacak.. Ne âciz, iktidarsız heriflermiş; iki yıl daha dayanamazlar mıydı? Diye söyleniyor, küfürler ediyordu. Beni o hiddetle bir mütekâid Paşaya hediye gönderdiler; adamcağız vaktini entari arkasında, köşe penceresinde gazetesini okumakla geçirirdi: hem de yüksek sesle... Nihayet ben de ezberimden okumağa başladım:
— Hinoğlu hinler! Zırtapozlar! Çanak yalayıcılar!


Zannediyordum ki artık (yaşasın) devri hitam buldu; hep böyle atıp tutacaktık.. Meğerse kaderimde yine (yaşasın) diye bağırmak varmış... Geçen yıl satıldığım bu evde, ömrüm bir aralık:
— Yaşasın Kuva-yı Milliye! Demekle geçti. Sonra sustular, böyle bağırmak yasak olmuştu. Altı aydan beri tekrar müsaade edildi. Binaenaleyh şimdi son nakaratım bu... İnşâallah, hayırlısıyle bir de can u yürekten:
— Yaşasın musâlâha!


Demeğe muvaffak olurum; ondan sonra ölsem de gam yemem!

Dillerin Doğuşu

Dillerin Doğuşu

Fatih BAĞCIOĞLU

Filolojiye, dil mevzuuna alâka duysun veya duymasın her insanın aklına zaman zaman "Dil acaba nasıl doğmuştur, dünyada en eski dil hangisidir?" soruları takılmıştır. Yine hemen hemen her insan "Diller tek bir kaynaktan mı, yoksa başka başka kaynaklardan mı gelişmiştir? " sorusuna cevap aramıştır ve bu mevzu filolojinin de (dilbilim) temel meselelerinden biri olmuş, yıllardan beri bir çok filolog bu sorulara cevap bulmaya çalışmıştır.

Son senelerde bu mevzuda yapılan en enteresan araştırmalardan biri Richard Fester'in yaptığı çalışmadır. Karl-Heinz Farni'nin Almanca P.M. Dergisinde yazdığı uzun makalede Fester'in bu ilgi çekici çalışmaları anlatılmaktadır.

Richard Fester 25 senedir 200 muhtelif dünya dili üzerinde incelemeler yapmış ve bu dillerdeki ortak kelimeleri tesbit etmeye çalışmıştır. Bu çalışmada kendisine 30 filolog yardımcı olmuştur. Fester ve arkadaşlarının modern filolojinin metodlarına uygun olarak yaptığı incelemeler, birbirleriyle ilgisi yokmuş gibi görünen muhtelif dillerin (*), müşterek tarafları olduğu gerçeğini ortaya koymuştur.

Bu çalışmalarda Fester'in bilhassa kelimeler arasındaki ses benzerlikleri dikkatini çekti. İlk olarak coğrafik isimleri ele aldı. Bunun neticesinde diller arasında inşanı şaşırtan bir benzerlik meydana çıkıyordu: Federal Almanya'da Ren nehri vardı. Fransa'da Rhone, Garonne ve Roanne, İtalya'da Reno, Norveç'te Rena, İsveç'te ise Ronne nehri bulunuyordu. Burada isimlerden başka bir müşterek taraf ta bunların hepsinin akarsu oluşudur. Verilen misâllerin tamamının Hint-Avrupa dilleri ailesine ait olduğu düşüncesi ileri sürülebilir. Fakat yapılan araştırmalar, Hint-Avrupa dilleri ailesine girmeyen dillerde de buna benzer isimlerin olduğu gerçeğini ortaya koydu. Meselâ, Amerika'da Washington yakınlarında bir nehrin ismi Kızılderili dilinde Raanoke'dir. Buradaki Mepucha yerlileri "çağıldamak, akmak" kelimesini rinun ile karşılamaktadırlar. Bu kelime Almanca'da rinnen'dir. Binlerce kilometre uzaklıkta Hindistan'da buna rina, Tibet'te ran, Japonya'da ryu Afrika'da baharini denmektedir.

Richard Fester'in tesbitlerine göre Japonlar, Amerika yerlileri ve Afrikalılar birbirleriyle münasebet kurmayan topluluklardır. Fakat bu kavimler nehri ve onunla alâkalı "akmak, çağıldamak" kelimesini aynı şekilde ifade etmektedirler.

Fester'e göre genç kadını ifade eden kelime ise bu mevzuda ayrı bir delildir. İskoçya'da genç kadına cwen denmektedir. Kuzey Germenler'de Kwinn, İngilizce'de queen, Ortaçağ Almanya’sında ise kvenne denirdi. Grekçe'de kadın gyne kelimesiyle anlatılır. Indo-Germen dil gruplarına girmeyen Baskca'da Gune ve Norveç dilinde Kuna kelimesiyle ifade edilir. Asıl şaşırtıcı olan Peru'daki Inkalar'da kadın Kuna, Avustralya'da 40.000 seneden beri yasayan yerlilerin dilinde Guna diye adlandırılır.

Fester "yuvarlaklığı" ifade eden Kail kelimesi üzerinde de durarak birçok dünya dilinde bu kelimenin de ortak olduğunu ispatlamıştır. İspanyolca'da Callao yuvarlak demektir. İbranice'de gal'gal tekerlek mânâsına gelir. Tibet dilinde Kyal yuvarlaklığı karsılar.

Ayrıca birinci teklik şahıs zamiri (ben) Almanca'da leh, İngilizce'de I, Latince'de ego, Avustralya dilinde ygo, Arapçada “ene”dir. Yine Latince tintinnare veya tintinnere fiili Türkce'de tınlamak veya ses vermek şeklinde karşılanır. Arapçada ise tanin tınlama, tannan tınlayan demekdir.

Bu birbirleriyle hiç bir münasebeti olmayan muhtelif dillerin bazı nesneleri ifade etmekteki paralelliği, bir çok araştırmacıyı şaşırtmaktadır. Bugün filologların bir kısmına göre bütün dünya dillerinin hepsi aynı kaynaktan, bir tek dilden ayrılmış, ortaya çıkmıştır. Yani bütün dünya dillerinin menşei birdir.

İşte Richard Fester bugünkü ve yok olmuş bütün dillerin hepsinin tek bir dilden geldiği görüsüne katılmakta ve yaptığı araştırmalar, verdiği misâllerle bunu ispatlamaktadır. O zaman da zaruri olarak müşterek orjin, yani bütün insanların aynı anne babanın çocukları olduğu fikri akla gelmektedir. Böyle, orjin i (menşei) bir olan ve hiç bir nakil vasıtasına sahip olmayan o zamanki insanların bütün yeryüzüne nasıl yayıldığı sorusuna Richard Fester, zaman ağırlığıyla ikna edici bir cevap vermektedir. Ona göre devamlı büyüyen ve lisanı ile üstün bir grup, her nesilde sadece 3 km. uzaklaşsa 100 000 sene sonra bulunduğu yerden 10 000 km. uzaklaşmış olur. Böylece zaten dünyanın yarısı iskan edilmiş olur.

Fester sonunda "Lisan insanın kendisi kadar eskidir." hükmünü veriyor ve onun bu araştırmaları en tanınmış filologları bile düşündürüyor. Zaten Yüce Beyan'da öyle demiyor mu: "Siz aynı anne babanın çocuklarısınız. "


______________

(*) Filoloji (Dil ilmi), yeryüzündeki dilleri menşe bakımından başlıca dört büyük âilede toplar:
1— Hint-Avrupa Dilleri Ailesi: Bu ailenin iki büyük kolu vardır. I. Avrupa Kolu; Avrupa kolu da kendi içinde üç kola ayrılır, a. Germen Kolu (Almanca, İngilizce, Flemenkçe), b. Romen Kolu (Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Romence), c. İslav Kolu (Rusça, Sırpça, Bulgarca), II. Asya Kolu (Farça ve Hindistanda konuşulan diller).
2— Sami Dilleri Ailesi (Arapça, Akatça, İbranice).
3— Bantu Dilleri Ailesi (Güney ve Orta Afrika dilleri).
4— Çin - Tibet Dilleri Ailesi (Çince, Tibetçe ve Uzak - Doğu dilleri). Bunun dışında Amerika'daki Avustralya'daki diller bu aileler dışında; aileden küçük dil gruplarını meydana getirirler. Türkçe ise, Macarca, Fince, Moğolca ile birlikte Ura) - Altay dilleri grubuna girer.

Modern İlâl'cılar

Modern İlâl'cılar


Ters tarafından duvara çivi çakmaya çalışan bir deliye öbürü:

"—Olmadı, o çivi bu duvarın değil; baksana ucu karşıyı gösteriyor; oraya çak!" dediği gibi, dilimizde de ekler - kökler birbirine karıştı. İsim ekleri fiillere, sona getirilecekler başa, hatta yabancı ekler, olmayacak yerlere yamanmaya başlandı. N. Fazıl'ın ifadesiyle "kurbağa dili" diye acayip bir lisan doğdu.

Prof. Dr. Faruk Timurtaş bu mevzuda şöyle demekte: "Öztürkçe ve Arı Türkçe adlan altında ortaya sürülen kelimelerin çoğu gramer şekli veya mânâ bakımından yanlıştır, uydurmadır. Bazı kelimelerde isme getirilmesi gereken ek fiile, fiile getirilmesi gereken ek isme getirilmiştir. Gramer kaidelerine uygun, mânâca yanlış olmayan yeni bir kelime, uydurma bir kelime değildir. Uydurma kelime yanlış eklerle yapılan, ses, şekil veya mânâca noksan olan kelimelerdir. Eklerin yanlış kullanılması ortaya garip kelimeler çıkarmaktadır.

Eklerin yanlış kullanılmasının ortaya acâyip kelimeler çıkardığını, örnekler üzerinde görmek faydalı olacaktır. Bunların birkaçını göstermek umumi bir fikir verecektir. Meselâ "ilginç" kelimesini ele alalım. Sevinç, korkunç, gülünç, kıskanç örneklerinde görüldüğü üzere "—c" veya "—nç" olan bu ek, hep fiil köklerine getirilmektedir. Dilimizde ilgimek veya iligmek şeklinde bir fiil mevcud olmadığına göre, "ilginç" yanlış ve uydurma bir kelimedir; fiile getirilmesi gereken "—ne" eki bir isim olan "ilgi" kelimesine getirilmiştir.

"Bağımsız" da böyledir. Bağ isim olduğuna göre, fiile getirilmesi gereken "—m" ekinin isim köküne getirilmesi yanlıştır.

Bir dilde az işlek ve ölü eklerle yeni kelimeler yapılamadığı halde, dilimizde, işlek olmayan eklerle de kelimeler meydana getirildiği görülmektedir. Meselâ "Zorun" böyle bir kelimedir. Kışın, yazın gibi zaman mânâsı taşıyan bir kaç kelimede görülen, zarf fonksiyonuna sâhip, işlek olmayan "—n" ekinin "zor" kelimesine getirilmesi yanlıştır. Bu kelime ek bakımından olduğu gibi, mânâ bakımından da doğru değildir. "Zor olarak, zorla" mânâsı ifade eden kelime "mecburi" kelimesine karşılık olamaz. "Zorunlu" ve "zorunluluk" kelimeleri ise büsbütün yanlıştır. Çünkü, zarf meydana getiren "—n" ekinden sonra "—lu" eki getirilemez. Bütün bunların dışında "zor" kelimesi farsça asıllı bir kelimedir. Arapça asıllıdır diye "mecburi" kelimesini atıp, farsça bir kelimeye işlek olmayan bir ek ilâve ederek yeni bir kelime meydana getirmenin bir mânâsı olmasa gerektir.

Dilimizin bünyesini, kelime kökünün ve eklerin ne olduğunu bilmeyen kimseler, Türkçede mevcud olmayan eklerle de yeni kelimeler yapmaktadırlar. Meselâ dilimizde nisbet ifade eden bir "—sal, —sel" eki bulunmadığı halde, bu eklerle kelimeler meydana getirilmektedir. Uysal ve kumsal gibi bir iki kelimede görülen ek, nisbet mânâsı ifâde etmemektedir. Ayrıca nisbet için kullanılan bu "—sal, —sel" eki, bazan "—al, —el", bazan sadece "—l" şekline girmektedir. Toplumsal, bölgesel, genel, özel, siyasal, doğal gibi. Bunlardan "—al, —el" fransızca, "—sal, —sel" ve "—l" uydurmadır. Dilimizde böyle nisbet ekleri yoktur. Aynı şekilde, "okutman, eğitmen örneklerinde olduğu gibi fâiliyet ifade eden ve fiil köklerine getirilen "—man, men" eki de uydurmadır. Şişman, kocaman gibi birkaç kelimede görülen ek ölü bir ektir ve böyle bir mânâ taşımamaktadır. Başka bir uydurma ek de "—ç" dir. Dilimizde isim köküne getirilen bir "—ç" eki bulunmamasına rağmen "araç" kelimesi teşkil edilmiştir. Doğrusu aracı olması gerekmektedir. Aynı ekle yapılan "gereç" kelimesi ise, Türkçede mevcut olmayan "gere" kökünden meydana getirilmiştir.

Bazan yalnız ek bakımından da değil, mânâ bakımından yanlış kelimeler teşkil ediliyor. Bunlardan da birkaç örnek vermek uygun olacaktır. "Vicdan" karşılığı "bulunç" ileri sürülmüştür. "Vicdan"ın terim ve deyim olarak "bulmak" ile hiçbir ilgisi yoktur. Fakat, vicdan kelimesi Arapça aslında "bulmak" mânâsına gelen bir kelimeden türediği için, kelimenin bizde kullanılan mânâsı düşünülmemiştir. Arapçadan aynen tercüme etmek suretiyle uydurulmuş, mefhum göz önünde tutulmamıştır. "İlişki" kelimeside mânâ bakımından uygun değildir. Bu kelime "münasebet" karşılığı olamaz. İlgi "alâka" demek olduğuna göre "ilişki olsa olsa "taâlluk" mânâsına gelir. "İzlemek" kelimesinin bir tiyatro eserini, bir filmi seyretmek, görmek, bir musiki parçasını dinlemek mânâsına kullanılmasıda hatâlıdır. Çünkü izlemek "izinin arkasından gitmek, aramak" mânâsı ifade eder.

İzlemek yaşayan dilde "Hayvanın veya eşkıyanın izini aramak, takip etmek" suretinde kullanılır. Bu sebeple "takip et-mek"in ancak maddi sahadaki karşılığı olabilir. Perdede, sahnede ve televizyon ekranında bir oyun, bir film izlenmez; seyredilir, görülür.

Bir dilde yeni kelimeler, dilin bünyesine uygun; yani ses, şekil ve mânâlar doğru olarak teşkil edilmelidir. Böyle olduğu takdirde bunlar uydurma değil, usûlüne uygun olarak türetilmiş kelimeler sayılırlar. Her dilde her zaman yeni kelimeler türetilebilir. Bu, o dilin canlılığını ve gelişmesini gösterir. Türkçemiz kelime türetmek bakımından son derece zengin ve kudretli bir dildir. Ne var ki; dili sadeleştirmek ve zenginleştirmek maksadıyla meydana getirilen kelimelerin büyük bir kısmı dilin yapısına dikkat edilmediği için yanlıştır. Halbuki dilimiz yeni kelime türetilmesine son derece elverişli ve müsâittir."

Durum böyle olduğu halde bir kısım arı dilciler, modern bir i'lâl anlayışı içinde "yoksul" hatta "yoksun" kelimelerinin sonlanndaki "—sul" ve "sun" eklerinin bile aslının "—sal" eki olduğunu iddiaya kadar işi vardırmışlardır.

Merhum Ali Fuad Başgil, "Uydurma Dil Modası" başlıklı yazısında hatıralarını anlatırken şöyle diyor: "Hiç unutmam, 1935 yazında, bir gün. Ada vapurunda, rahmetli Eskişehir Mebusu Yusuf Ziya hoca ile buluştuk. Ankara'dan geldiğini ve beşyüz sahifelik bir eser hazırlamakta olduğunu söyledi. Neye dair diye sordum. Arapça'nın Türkçe'den çıkma olduğuna dairmiş... Bir misâl de verdi, meselâ Firavun kelimesi Arapça sanılır, halbuki Türkçedir ve "Burun" kelimesinden çıkmadır. Burun insanın önünde, çıkıntı yapan bir uzuvdur. Hükümdar da cemiyetin önünde giden bir şahsiyet olduğu için, Mısır'da buna burun denilmiş, kelime zamanlar içinde kullanılarak nihayet Firavun olmuş dedi. Altmışından sonra, Esasiye hocalığından dil canbazlığına dökülen üstadı, çıldırıyor mu diye merak etmiştim." Aslında bir zamanlar bu durum bir hastalık halini almıştı. Birçok Arap ve Fars kelimelerinin üzerinde duruluyor, bunların asıllarında muhakkak Türkçelik aramak gibi bir işgüzarlığa kadar gidiliyordu. Hatta bir gün, Necati Beyin Maarif Vekilliğinde, geç vakte kadar süren bir toplantıdan ilk çıkan Falih Rıfkı Beye (Ulus) gazetesi muhabiri sormuştu:
— Bu gün ne yapıldı. Falih Rıfkı bey? Falih'in muhabiri şaşırtan cevabı şu olmuştu:
— Namusumuz kurtuldu.

Meğer o gün, saatlerce, "namus" kelimesinin öztürkçe olduğunu isbata uğraşanlar olmuş ve bu güzel kelime dilimizden atılmaktan kurtarılarak neticede aslı Türkçedir diye bir karara varmışlar.

Başka bir münâkaşayı bizzat Falih Rıfkı kendisi anlatıyor: "İlk lügat komisyonuna başkanlık yaptım. İki takımdık. Biz bir kelimenin Türkçe karşılığı yoksa, konuşma diline geçmişse ve benimsenebilecek bir karşılığı öne sürülmüyorsa onu "Türkçeleşmiş" sayıyorduk. Özleştirmeciler "sokak" kelimesini bile, aslı Arapça olduğu için, lügatta tutmak istemiyorlardı.

Hiç unutmam. Dolmabahçe Sarayında toplanmıştık. Sağımda Naim Hazim Hoca, solumda Yusuf Ziya ... Sıra "hüküm" kelimesinde:
— Bir karşılığı yoksa alıkoyalım, dedim. Naim Hoca da, Yusuf Ziya da:
— Olamaz, dediler.

Sağıma döndüm. Naim Hoca'ya :
— A hocam. Arapçanın aslı Türkçedir, dersiniz. Kur'ân'dan hangi kelimeyi göstersek aslı Türkçe olduğunu iddia eder"siniz.

Soluma döndüm.
— Siz de hocam, bütün diller Türkçe-den üremedir, dâvasını güdersiniz. Fransızca "chambre", allem eder kallem eder, "oda"dan çıkarırsınız. Sonra "hüküm" gibi köye kadar giren kelimeye gelince ikiniz de dayatıyorsunuz.

Hayli tartıştık. Toplantıdan sonra:
— Asya Türk lehçelerini pek iyi bilen bir üyemiz bana geldi. "—Fâlih bey ben bir çok lehçe bilirim. Bir Yakup Kadri, Falih Rıfkı lehçesi de biliyorum. Bilmediğim tek lehçe Dil Kurumu Lehçesi!" dedikten sonra:
— Hiç üzülmeyin. "Hüküm" kelimesini yarın Türkçe yaparız, dedi. Ve ertesi gün usulca elime bir pusula verdi. Radloff'a göre bazı Türk lehçelerinde "Ök = akıl" demekmiş, "ük" şekline girdiğini gösteren örnekler de kâğıtta yazılı idi. Bir uzak lehçede "um, üm " le isim yapıldığı üzerine de bilgi edinmiştim. Alt tarafı da kolaydı: Ük, üküm. Kullanıla kullanıla "hüküm"

Toplantıda :
— Hüküm Türkçedir, dedim ve sabahleyin öğrendiklerimi sayıp döktüm.

İki hoca da susa kalmışlardı
"Uydurma" demeyeyim de "yakıştırmacılık" ilminin temelini atmıştık.

Dilimizin başına gelen bu dramatik durum, Meddah Süruri ile Kel Hasan arasında geçen i'lâl komedisini hatırımıza getiriyor.

Meddah Süruri, bir aralık Kel Hasan'la tutuştular. Süruri Arapça (i'lâl) denilen kaideye uydurarak Kel Hasan hakkında şöyle bir tekerleme yapar:
— Kel Hasan aslında Gül Hasan idi. Sonbahar geldi, yapraklan döküldü. Kel Hasan oldu.

Kel Hasan susar mı? O da şöyle mukabele etti:
— Süruri aslında sürur merhemi idi. Kel Hasan'ın başına sürdüler, tuhaflığı ordan aldı, Kel Hasan oldu.

Meddah Aşki de Kel Hasan'a yardım için Süruri hakkında bir (i'lâl) yuvarladı:
— Süruri aslında Silivri yoğurdu idi, suyunu çekti, sütünü bozdu süruri oldu.

Süruri'nin Aşki'ye mukabelesi daha şiddetli oldu :
— Aşki aslında Fışkı idi (F) nin yuvarlağından lokomatif geçti. (F) yırtıldı, ağzını açtı, üstündeki nokta da kaçtı, Aşki oldu.

Popular Posts