Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

28 Şubat 2014 Cuma

Fetihler Armağanı Bir Şive: İstanbul Şivesi

Fetihler Armağanı Bir Şive: İstanbul Şivesi


İstanbul, bize atalarımızın hediye ettiği, dünyanın boynuna takılmış ve harika bir gerdanlık gibi duran, yer yer mercan renkli şüheda kanları ile lahuti bir renk kazanmış vatanımızın eşsiz incisidir. Bu muhteşem yadigarı, bize bırakanlar ona neler kazandırmışlar, onu nelerle süslemiş ve bezemişler; ah, değerlerine ve mefahirine sahip çıkmayan bizler bir idrak edebilsek!...

Meşhur Molla Cami, İstanbul’un fetih senesinin işaretini Mucizeli Beyan’da geçen “Beldetün tayyibetün” tabirinin gösterdiği 857 hicri tarihi ile bulmuştur. Bu hicri tarih ise, miladi 1453 ederek, dünyanın başında bir taç olarak duran vatanımıza, İstanbul’un bir sorguç gibi katıldığı tarihtir. Zaten fetih, açık ifadesiyle, şanlı Nebinin (s.) dilinde bir müjde halinde bize intikal etmiş bulunuyordu.

Payitaht olan İstanbul’a Fatihi imiz tacıyla tahtıyla yerleşirken bütün ulema ve sanatkârlarımız da “saadet kapısı” dedikleri bu şehre göçmüşlerdi. Dünyanın her tarafından akıp akıp gelenlerle bu “şehri İstanbul” güzelleşecek, “yek sengine” yani bir taşına bile “acem mülkü” feda edilebilecek kadar kıymet kazanacaktır.

İşte bu arada dilimiz de “oluş ve yontuluş” unu İstanbul’da tamamlamış, dillerde incelip güzelleşerek şeffaflaşmış ve nadide bir “İstanbul Şivesi” doğmuştur. Bunda kimlerin emeği yoktur ki!..

İstanbul konuşması, Türkçenin, tarihde ve coğrafyada ulaştığı büyük güzelliktir. Bu dil bir imparatorluk merkezinde, bir imparatorluk coğrafyasından akıp gelen seslerle ve çok zengin dil değerleriyle meydana gelmiş, muhteşem bir dil ve musiki sentezidir. Bu terkibi meydana getirmek için Türkler bir taraftan Tuna boylarında ses almış, öte yandan Afrika ülkelerine yayılmış, Kafkas dağlarından, Nil suyunun akışından Türkçeye sesler getirmişlerdir.

Bunun için, geniş imparatorluk coğrafyasında kaç vatan çocuğu askerlik vazifesiyle nice ülkeler görmüş; kaç vatan çocuğu birbirinden çok uzak şehirlerdeki kızlarla evlenmiş; Vatanın her köşesindeki halis evlatlarını kaç milletten gelin gelen kızlar dilimizi öğrenmiş; Çocuklarımıza anne olarak, evlatlarına, sesine ses kattıkları, her gün daha zengin bir ana dili öğretmişlerdir.

Böylelikle Türkçe ve bilhassa İstanbul Türkçe’ si sayısız insan tarafından işlenmiş müstesna bir lisan olmuştur.

İstanbul Türkçesi, Tıpkı İstanbul gibi yalnız İstanbulluların değil, bütün milletimizin müşterek eseridir. Bu eser İstanbul’ un çeşitli semtlerindeki dil potalarında eriyip kaynaşan sentetik bir telaffuzdur.

İstanbul’un Kanlıca, Kandilli, Beylerbeyi, Çamlıca, Erenköy gibi semtlerindeki eski konaklarda, köşklerde ve yalılarda Türkçeyi bir musiki gibi seslendiren, eski Türk kadınları, bu dili, eskiden hemen yalnız Farisi için kullanılan bir tabirle bir kuş dili haline getirmiş, öylesine tabii bir ses ve ifade güzelliğine ulaştırmışlardır.

İstanbul Türkçesinin bir şivesi de, Osmanlı Sarayından dışarıya gelin giden ve kendilerine “saraylı” denilen bütün tarih boyunca lisanı halis Türkçe olmuş kızların eseridir. Bunlar anne oldukları zaman çocuklarının diline işledikleri Sarayda konuşulan asil, kibar kelime ve tavırlarla, İstanbul’ daki halk Türkçesinin birleşmesinden de ağır, tadına doyulmaz bir söyleyiş meydana getirmişlerdir.

Türk dil kurumunun bir zamanlar dilimize kelime kazandırmak yolunda düştüğü büyük hatalardan biri de derleme yoluyla topladığı kelimeleri ‘ORTAK DİL” e mal etmeye çalışmasıdır. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde kullanılan diyalektleri müşterek dile katmak teşebbüsü dillerin tekâmül tarihini ve şartlarını hesaba katmamaktan ileri gelen beyhude gayretlerden biridir. Bir “İVEDİ” kelimesinin “ACELE” veya “MÜSTACELİYET” kelimesinin yerini bir türlü alamaması, bölge dilini ortak dile mal etme düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu gösteren bir misaldir.

Müşterek dil (La langue commune) ki buna biraz yanlış olarak (ortak dil) de diyebiliriz. Çeşitli bölge dileri arasındaki tarihi müsabakada yalnız birinin galebesine ve hâkimiyetine dayanır. Bu galebenin içtimai amillere, kültür gelişmesine ve politikaya bağlı bir çok şartları vardır.

Antikite Yunanistan’da, çoğu edebiyata geçmiş çeşitli diyalektler konuşulurdu. Atina’nın kültür üstünlüğü kendini kabul ettirdikçe onun diyalektiği olan Atik bütün Yunanistan’ın örnek ve ortak dili olmaya başladı. (Le language Prof. Ed. Sapir sa:144)

Eski İtalya’da ve gittikçe de batıda ortak dil olarak yayılan Latince aslında Roma dili, yani bir şehrin dilidir.

Burada şehrin devlet merkezi olarak aldığı ehemmiyet Roma Dili’nin bütün bölge dillerine hakimiyetinin başlıca sebebidir. (La language. Vendryes. Sa:310)

Aynı şekilde Fransızca da bir devlet merkezi dilidir. Paris’in siyasi ve kültürel ehemmiyeti arkaik “ile de France” lehçesinin “Fransızca” nın bütün öteki diyalektlere hakim olmasının, hatta flaman ve bretonlara yayılmasının sebebidir. 17. asırda sabit şeklini alan bugünkü Fransız dili; Paris burjuvalığının dili, yani bir şehir dilidir. Onu evvela saray, sonra taşra kabul etmiş, onu kullanan büyük muharrirler yerleşmesine ve yayılmasına hizmet etmişlerdir.

İspanyolca da kaotilla siyasi ve edebi hakimiyetinden doğan bir ortak dildir.Fakat İngilizce çeşitli diyalektlerin birleşmesinden vücud bulmuştur. Çünkü Londra bütün taşra bölgelerinden gelen halk kitleleriyle nüfusu artan bir şehirdir. Ortak dil onların diyalektlerinin tesiri altında kaldı. 17. asırda İngilizce’ nin henüz tesbit edilemeyen telaffuzunun çeşitliliği bundandır.

Almanya’da devlet merkezi yeni teşekkül etmiştir. Ve Almanca’ nın ortak dil haline gelmesinde rolü yoktur. Almanca her şeyden evvel bir yazı dilidir ve başarısını “dini amillere” borçludur. Reform hareketinden Luther’ in Almancası bütün Aşağı Almanya’ya yayılmıştır.

Türkçe; Yunanca, Latince, Fransızca, İspanyolca gibi devlet merkezlerinden (İstanbul’dan) gelen bir politika, edebiyat ve kültür hâkimiyeti ile ortak dil halini almıştır. İstanbul dilinin bölge dilleri arasındaki seçkinliğinin ve hâkimiyetinin sebebleri 500 senelik bir tarih oluşu içinde aranmalıdır. Bugünkü devlet merkezi Ankara’ya intikal eden dil de İstanbul dilidir. Büyük tarihi hadise ve ameliyelerin meydana getirdiği bu Türkçe’ yi bölge dilleriyle karıştırmak hiç bir “kurum”un, hatta bir akademinin harcı değildir. Müstakbel tarihin uzun gelişme asırları içinde Türkçe’ nin geçireceği tekamül merhalelerini bugünden bilmeye ve tesbit etmeye imkan olmadığı için, derleme yoluyla yeni bir Türkçe ortaya koyma gayretleri bir ütopyaya kurban olmaya mahkum görünüyor.

Bölge dillerinden aktarılmak istenen kelimeler tutmamıştır. Mesela “defa” yerine konmak istenen “kez” —ki doğrusu (gez) dir. Ve Rahmetli Refik Paşa’ya göre Farsça’ dır
— sevilmeyen kelimelerden biri halinde kalmıştır.

Misâl pek çok.

Türkçemizi özleştirme ve zenginleştirme hamlesinde, arkaik (eski ve ölü) kelimelere veya bölge dillerine baş vurmanın bu güzel ve zaruri hamleyi baltalamaktan başka neticesi olmadı ve olmayacaktır. Dilcilerimizin ve edebiyat amatörlerinin bunu anlayacakları güne kadar gerçek münevverlerin, ‘sözde yeni” dil davranışlarına karşı tiksintisi devam edecektir.

Nihad Sami Banarlı İstanbul konuşması için şöyle diyor Türk Tarihinin son 700 senesinde kurulan en büyük medeniyet, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi’ nde Osmanlı Medeniyetidir. 500 seneden beri, böyle bir medeniyete dil, kültür ve sanat merkezliği yapan İstanbul şehrinde ise Türkçemiz’ in büyük tekâmül göstermesi çok tabiidir.

Esasen her medeniyet dili, o medeniyete kültür merkezliği yapan şehirlerde işlenir. Bu sebeble dünyanın her ülkesinde her dilin en iyi konuşulduğu bir yer, bir bölge, bir şehir vardır. Londra İngilizcesi, Berlin Almancası ne ise İstanbul Türkçesi de öyledir. Hatta Fransızlar bu mevzuda ileri giderek, uzun zaman Paris Fransızcasından da üstün ve merkezi bir sanat lisanı düşünmüşlerdir. Buna göre en güzel Fransızca, bu dilin Paris’te Comedie Francaise’ de konuşulan şeklidir.

İstanbul Türkçesi, daha ilk anlardan başlayarak yalnız İstanbullular tarafından değil, imparatorluğun her tarafından gelen Türkler ve Türkleşenler tarafından işlene işlene güzelleşmiş lisandır. 0 kadar ki bu dilin güzelleşmesi için, asırlarca, bütün bir imparatorluk çalışmıştır. Aynı dil, bilhassa yazı dili olarak, bütün imparatorluk coğrafyasındaki münevverler tarafından elbirliğiyle yükseltilmiştir.

Konu ile alakalı resim için tıklayınız.

Türkçe'den Kaçanlar ve Türkçe'yi Arayanlar

Türkçe'den Kaçanlar ve Türkçe'yi Arayanlar


Londra Üniversitesi'nde Türkçe okutan bir kadın doçent, Miss Margaret Bainbridge, kaybettiğimiz Türkçeyi arayıp bulmak ve kurtarmaya çalışmak için İstanbul'a gelmiş, hakiki Türkçeyi bulabileceği çevrelerde araştırmalar yapmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlerinden ve Türk Ev Kadınları Derneği'nin yardımlarından faydalanmıştır. Bu arada, İstanbul konuşmasını henüz kaybetmemiş bazı İstanbulluların konuşmalarını teybe almıştır.

Nihad Sami, meseleyi şöyle değerlendiriyor: Yaptığı ve yapacağı işin ciddiyeti içinde, gayretli ve sağlam bilgili Miss Margaret Bainbridge'le biz de uzun uzun konuştuk. Türkçenin hazin kaderi üzerinde bilgi alışverişlerinde bulunduk; Türkçenin en güzel eserlerinden seçmeler yaptı k. bandlar doldurduk.

Türkçenin, bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz doçenti en az bizim kadar üzgün ve me'yus buldum.

"Bu gidişin sonu ne olacak?. Sizin, büyük, tarih eseri olan güzel diliniz, böylece ziyan olup gidecek mi?" diyor, başka bir-şey söylemek istemiyordu. İngiltere'de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçeyi öğreteceğini şaşırmıştı. Hakiki Türkçeye ihânet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmî zihniyetle bizim dilimizin ulaştığı en üstün seviyeyi tesbite çalışıyordu.

"Sizin Divan şiirinizin güzelliğini ve Türkçenin eski ve büyük şâirlerinizin elinde neler söylemeğe muktedir bir lisan olduğunu biliyorum. Sinan Paşa gibi, Evliya Çelebi gibi, eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır. Bununla beraber, sizin hakiki Türkçe'niz, bundan 40–50 sene evvel konuşulan Türkçe ile yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisânınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış, kaybolmuş. Ortaya çok güzel bir yazı dili, bir şiir ve nesir çıkmıştır. Bugünkü diliniz ise artık tamamiyle uydurma ve güzel olmayan bir dil, ne sesi, ne üslûbu kalmış, ziyan olmuş bir lisan... Kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar mahvü perişan ettiniz? Bu, akıl alacak şey değildir!" diyordu.

Bizim bazı dilcilerimizin her zamanki gibi yanlış olan bir iddialarına gülüyor: "İngilizceyi öz İngilizce yapmak için cemiyet kurulduğu iddiasına..!"

"—Böyle bir düşünüş. Lord Byron'ın romantizmi devrinde bir ân için çakıp geçmişti. Sonra İngilizce'nin teşekkülü öğrenilince bu romantik düşünce de tabiatıyla câzibesini kaybetti." diyor. Ve, pek tabii olarak, İngilizcenin bir imparatorluk dili oluşundan gurur duyuyor.

Sözün kısası şu ki, Türkçeyi kendi inceliği ve güzelliği içinde öğrenmek isteyen âlim, şimdi Türkiye'de Türkçeyi bulmakta güçlük çekiyor. Vakit kaybetmeden ve henüz Türkiye'de dil bilir üç-beş kişi varken bizim hakiki lisânımızın sesini, şivesini tesbite çalışıyor, ölmezleştirmek istiyor.

Dilimizi mahvetmeye memur insanlar ise bunun aksini yapıyorlar. Onu yıkmak ve unutturmak için ne lâzımsa, hem de, vakit geçirmeksizin yapmaya çalışıyorlar.

Bizi ve dilimizi sevenlerden birisi de İtalyan Prof. Anna Masala... Vehbi Vakkasoğlu'nun sorularına cevap verirken şöyle diyor:
—Gerçi, bir lisan olarak Türkçe var, kendine has bir medeniyetiniz de var.Fakat bu yeni medeniyetten önceki tarihinizi bilmek lâzım. Tam modern bir Türk olmak için eski kültürünüzü bilmeniz gerekir.

Arabça bilmeyen bir adam nasıl Türkolog olabilir?

Türk edebiyatına Divan edebiyatı ile başladım. Bence ileri; eski demektir, yani zaman mevzubahis değil. İleri için, yarın da diyebilirim, dün de diyebilirim farketmez.

Bu sebeple Orta Asya edebiyatınızı okumak istedim. Meselâ destan edebiyatı çok mühim. Divân-ı Lügat'it Türk vs... Sonra gördüm ki, iki paralel yol var:
1) Divan edebiyatı, 2) Halk edebiyatı... Ve halk edebiyatında tasavvuf edebiyatı var. Tasavvuf edebiyatı, derya; bitmez tükenmez... Belki ölünceye kadar çalışacağım.

Roma Üniversitesi'ndeyim. Talebelerim çok... Geçen sene otuzdu, bu sene daha fazla. Meselâ geçen sene Yunus Emre'yi okuttum, bu sene başka bir konudan bahsedecektim, onlara... Yok dediler. Hocam ne olur, tasavvufa bayılıyoruz yine tasavvuftan bahseder misiniz?

Neden kompleks var sizde? Ben dikkat ettim şunu gördüm: Bakınız ben Avrupa'da doğdum, Mozart'ı severim, Mozart'ı severken, ben Itri'yi buldum; bayıldım O'na. Bazı Türkler, Itri'yi bilmiyorlar veya bilmek istemiyorlar. Itri'yi misâl olarak söylüyorum. Bunun gibi birçok misâl verebilirim. Kompleks var onlarda.

Bir gün bir Türk kızı bana ne dedi bilir misiniz?

—Anna Masala, sen hep Itri'den bahsediyorsun. Bu Itri bitti Ben Mozart'ı severim. Ben çok sert bîr cevap verdim:
—Çok affedersiniz dedim, bence sen Itri'yi bilmiyorsun kızım. Fakat Mozart'ı da anlamıyorsun.

Ben, içten ve gerçek söylüyorum, o Türk kızından daha şanslıyım. Kompleks bu... Çünkü ona göre, Itri eski, ne demek eski? Bir dün olduğu gibi, bir de yarın var. Sadece bu gün olmaz. Yarın varsa, bir de dün var. Lâtince öğrendim. Tabii şimdi ben Lâtince konuşmam. Fakat İtalyanca'yı dahi öğrenmek için Lâtince okudum. Bazı Türkler sıkılıyorlar ve diyorlar ki, yüz sene önce, ikiyüz sene önce, bin sene önce başka. Elbette başka. Fakat meselâ ben Micelangelo dersem kompleks yok bende. Ama siz Sinan, daha doğrusu Koca Sinan deyince sıkılıyorsunuz. Pek anlamadım ben bunu.

—Anna Masala hanımefendinin değerli sekreteri Ayşen Hanım, onun tercümeleri hakkında şunları söylüyor:
—Anna hanımın son yaptığı tercümeler arasında bir Gazi Osman Paşa Marşı var. İnanın, bu gün bunun Türkçesini sekiz yaşındaki bir çocuğa veya seksen yaşındaki bir ihtiyara okuyun, onlar nasıl anlıyor, nasıl ağlıyorlarsa, hiç İtalyanca bilmedikleri halde, tercümesini de okuyunca aynı şekilde hislenip ağlayacaklardır. Çok samimi söylüyorum. İtalyanca veya Türkçe bildiğim için değil. Ben şiiri okuduğum zaman vapurdaydım. İnanır mısınız, avaz avaz bağıracaktım, nerdeyse...

İtalyancayı hiç bilmeyen biri bile, Onun tercümelerini okusa, aynı duyguyu, aynı mânâyı anlayacaktır mutlaka, yani İtalyancasını okurken Türkçe'sini görecektir. Bu kadar derinlemesine hissetmiştir onları yazarken.

Şimdi bir de meseleyi başka yönden ele alalım...

Sovyet Rusya'nın kurulduğu yıllarda, zamanın en büyük İlimler Akâdemisi olmasına çalışılan "Şu'ra Cumhuriyetleri İlimler Akademisi "ne bir vazife verilmişti. Buna göre, akademi, Rusça'yı öz Rusça hâline getirmek için ne yapmak gerektiğini araştıracak, neticeyi bir rapor hâlinde Rus hükümetine verecekti.

Bu rapor çok ciddi araştırmalardan sonra, yine çok ciddi şekilde hazırlandı. Raporda hülâsa olarak şu neticeye varılıyordu:
"Rusça'yı Öz Rusça yapmak mümkün-dür.Ancak bunun için Rusçada kullanılan kelimelerin yüzde yetmişbeşini terk etmek ve yerlerine yeni kelimeler bulmak gerekir."

Bu rapor Rusça için derhal hasıraltı edildi. Fakat aynı rapor, Moskova'nın dış siyasetine yaman bir ışık tutmuş oldu:
Madem ki bir dili öz dil yapmaya çalışmak, o dile bu derece yaşayan kelime kaybettiriyor; geçmişle, kökle, inançlarla alâkayı kesiyor, şu halde bu sistem diğer müsait ülkelerde tatbik edilebilirdi...

Bu tatbikata ışık tutan bir hâtıra:
Peyami Safa kendisine "sosyal, spontane, koordinasyon, icmâl, tecessüs, hulâsa ve hâdise.." kelimeleri yabancı olduğu hâlde niçin kullandığını soran okuyucusuna bir hâtıra ile cevap veriyor:
"Rahmetli Hüseyinzâde Ali bir gün Rusya'da bir tiyatro locasında, Rus lisaniyatçılarından biriyle Türkçeden bahsediyormuş. Rus âlimi Türkçenin yabancı kelimelerden mürekkep olduğu için kendi kendine yeten, müstakil bir dil olmadığını söylemiş.

Hüseyinzâde Rus'a sormuş:
—Söyler misiniz? Rusya'da tiyatroya ne derler?
—Tiyatro.
—Oynayanlara ne derler?
—Aktör.
—Sahne tertibatına?
—Mizansen.
—Piyesi fısıldayana?
—Süflör.
—Sahnenin resimlerine ve eşyasına?
—Dekor.
—Bunlar Rusça mı?
—Hayır!"

Şimdi biz de okuyucuya soralım; "Niçin otomobil, telefon, elektrik, fabrika, tank, mitralyöz, vapur, tren?.. Bunların Türkçesi yok mu?"

Gene biz cevap verelim: Bunların da Türkçe'si yok. Tren trendir. Bu zarureti daha fazla münakaşaya vaktimiz yok. Sonra medeniyet trenini kaçırırız.

Derleyen: Safvet Senih

Modern Papağanlar

Modern Papağanlar


Çeşitli yönlerden esen rüzgârların tesiriyle, sağlam bir temel ve köke bağlanamıyanlar; sağa-sola eğilip bükülürler. Telkinlere göre, bazan ilim adına, bazan yenilik adına farkına vararak veya varmıyarak çok zararlı işler yaparlar. Evet ihtisaslarının zevkine varamamış, sırrına erememiş bazı matematikçiler gibi, bazı dilciler de; mevzularını kuru, tatsız, somurtkan durumlara sokarlar; mesleklerini her türlü estetikten, elâstikiyetten mahrum çirkin hâllere götürürler; problemlerini güya kendilerinden başkalarının çözemiyeceği sahte güçlükler içinde, çok abus gösterirler. Gün gelir, dilde olgunlaşıp güzelleşen anne kelimesini ana; elmayı alma; elâyı ala; inancı yinaç; Selçuku selçik; Merâli Maral yaparlar. Hatta başka dilden geldiğine bakmıyarak, kemâl'i bile kamal yaparlar. Bunun adı da büyük ses uyumuna uymak olur.

Gün gelir, Arapça-Farsça asıllı Türkçeleşmiş kelimeleri atarlar; ama bakarsınız, frenkçe kelimeler istilâ etmişçesine dilin içine yığılır. Gün olur, dilimizle alâkası olmayan -sel ve -sal ekleri ilâve edilir. Ama asırlardır dilin özüne giren; ilmî, insanî, kitabî gibi mensubiyet ekleri sökülüp atılır. Ortalığı "—sel" alır; "—sal"'larla da kurtulamayız.

Gün olur, Arapçaya yapılan düşmanlık kadar frenkçeye de düşman kesiliriz. Gün olur, aynı silah geri teper; "Güneş-Dil Teorisi" ile, "Belletenler'de": Adet, dakika. derece, fark hacim, hal, hâtâ, hesab, huzme, hüküm, ifâde, ihtâr, ilim, meselâ, işâret, kuvvet, mâden ve başkaları gibi; daha pekçok kelimenin, aslında Türkçe olduklarının isbatı için sayfalar, kitablar dolusu makaleler yazılır. Aynı "Belleten'lerde": Aksiyon, aritmetik, baskül, formül, geometri, grafik, harmoni, ıskonto, kapital v.b. gibi frenkçe kelimelerin bile Türkçe, hem de ne kadar Türkçe olduğu, yine sayfalar dolusu yazılarla isbata çalışılır.

;Şimdi insan bunu görünce, Refik Halid'in, Ago Paşanın Hatıratı'nı hatırlıyor. Orada "Ago Paşa" isimli bir papağan, başından geçenleri şöyle anlatıyor:
Bir zamanlar bir kuşçu dükkânında tâlim ve terbiye gördüm. Karşımızdaki bahçenin adına (Millet Bahçesi) derlerdi... Bunu, gelip-geçenlerden işite işite ezberledim; iki de bir: —Millet Bahçesine gidelim! diye lüzumlu lüzumsuz haykırırdım. Bilmem ne oldu ki, bir gün dükkâna iki polis girdi; beni göstererek sâhibime hiddetli şiddetli emirler verdiler. Zavallı dükkâncı:
"— Kuş'tur, aklı ermez; ne söylerlerse onu tekrar eder! diye itirazlar etti; ve onlar gider gitmez yanıma koştu: — Allah belânı versin! diye haykırdı, beni sürdürecek misin? Bir daha Millet kelimesini ağzına alırsan dilini koparırım, anladın mı? Orasının adı bundan sonra (Belediye Bahçesi), söyle bakayım tekrar et!...


Beni bir konağa verdiler. Yeni bir derse başlamıştık: — Yaşasın hürriyet! Bu ne demekti, kuş kafamla bunu idrak edemezdim. Fakat bakıyordum, konakta da kimsenin henüz anladığı yoktu. Neyse, benim vazifem bilir-bilmez, anlar-anlamaz herkes gibi: — Yaşasın hürriyet! diye bağırmaktan ibaretti. Haftasını geçmemişti; konağın balkonundan caddeden geçen halka her zaman olduğu gibi: — Yaşasın hürriyet! diye haykırıyor, birçok takdirlere nâil oluyordum.

Bir akşam; kendiliğimden, sokaktaki nümayişçilerden koparak: —Yaşasın Niyazi! Yaşasın Enver! diye bağırınca, zavallı efendimin sevincinden(!) üzerine bir fenalık geldi, biraz ayılınca: — Sabahtan tezi yok, hemen Ago Paşayı İttihad ve Terakki merkez-i umumisine hibe ediyorum, bana yine selâmet kapısı açıldı! diye söyleniyordu. Nitekim öyle de oldu. Hürriyet beni de girdiğim konaktan seneler sonra çıkardı, beni de refah ve sükundan ayırarak mâcera ve hâdisâta kaptırdı. Ah bu merkez-i umumi!.. Bereket ki, üç gün kaldım. Kaba, hantal, şivesiz bir sürü adam, kafesimin önünde toplanıyorlar: —Aha! Kuşa da bak, ne hürriyet-perver! Bre kuşlar bile bizi takdir için dile geldiler, ne muvaffakiyet! diye söylenirlerdi. Orada da kapıya devamlı gelen nümayişçi heyetlerden: — Yaşasın cemiyet! demeyi öğrendim. Koyu bir İttihadcı olmuştum.

Merkez-i umumiden beni, bir nüfuzlu zâtın evine gönderdiler. Balkona asılı, devamlı "— Yaşasın hürriyet! Yaşasın cemiyet! Yaşasın Niyazi! Yaşasın Enver! diye haykırıyor, başıma yüzlerce adam topluyordum, yine sahibimin keyfi yerinde idi: — Verin Ago Paşaya Şamfıstığı! diyor, beni takdirlere gark ediyordu. Bu minval üze-re yedi ay geçti, geçmedi; bir sabah, ben balkonda lâtif bir mart güneşine karşı: —Yaşasın İttihad ve Terakki! diye gırtlağımı yırtarcasına haykırırken odaya Efendim pür-telâş girdi:
— Susturun şu kuşu, şu mel'un kuşu, beni öldürtecek, evimi yağma ettirecek! diye bağırdı. Hemen koştular, kafesimi balkondan aldılar, en alt kata indirdiler, üzerime de demir kapıyı kapadılar.


Zifiri bir karanlık.. Acaba ne olmuştu, ne yapmıştım; suçum, günahım neydi, bilmiyordum. Sonra anladım ki, "Yaşasın hürriyet! " modası geçmişti.


Beni tekrar kuşbaza verdiler. O akşam yeni bir derse başladık. Bu dersi, bu yeni parolayı da zabtetmiştim; kuşçunun dükkânından, dışarıda havaya silâh sıkan âsi askerlere hitaben ben de onlar gibi haykırıyordum. Bu sefer de neferler karşıma geçip: — Kuşa bak, dili bize uygun! diye şaşıyorlardı.

Bir sabah övülmek, mükâfatlanmak ümidi ile: — Yaşasın..! der demez, kuşbazım koştu: — Sus bre münâsebetsiz kuş! Beni mürteci diye astıracak mısın? Çeneni tut, yoksa gaganı koparırım! diye üzerime yürüdü. Derhal sustum, içimden: — Allah Allah! diyordum, bu ne kararsızlık, ne döneklik, devamlı dil değiştirip duruyoruz; bir takdir, bir tevbih göre göre anamdan emdiğim süt burnumdan geldi!


Dükkâncı ertesi gün, top sesleri arasında bana yeni dersimi takrir etti: —Yaşasın Mahmut Şevket Paşa! diye hep haykırıyor, kanat çırpıp âzami hürriyet-perver heyecan ve neşesini gösteriyordum. Bu gayretim sayesinde nihayet Yıldız yağmacılarından ve Hareket Ordusu erkânından birine satıldık, rahata konduk. İri bir gramafonları vardı, çalına çalına ben de:
— Kimdir onlar? Kimdir onlar? Hareket Ordusu! türküsünü ezberlemiştim; yeni sahiblerimin takdirleri arasında daima tekrak eder dururdum. Fakat, ne kadar da olsa ser'de kuşluk var, bu türkünün arkasından da sokaktan geçen bir satıcının taklidini yapardım: — Lahana Turşusu! diye bağırırdım.. Binaenaleyh o türkü acaib şekle girdi:
— Kimdir onlar? Kimdir onlar? Hareket Ordusu! Lahana Turşusu!


İşte bu münasebetsizliğimin cezasını çektim, gayet mutaassıb bir İttihadçı Zâbit olan ve bizzat Hareket Ordusunun başında bulunup o sayede Yıldız mücevheratının başına konan efendim, bu alaylı türküyü işitince:
— Vay müstebid, muhâlif, mürteci kuş seni! deyip de tabancasını çekmesin ve üzerime silâhını boşaltmasın mı? Bereket ki, toplayıcı olduğu kadar atıcı değilmiş, ancak iki metre ötedeki bir çalınmış vazoya isâbet ettirebildi. Hemen beni gözünün önünden kaldırdılar.


Artık ben, İttihadçıların nazarında, bir muhalif, bir mürteci sayılıyordum...


Şayet Hürriyet ve itilâf erkânından birisi, kendilerine mensubiyetimi duyup, derhal beni satın almasaydı; bulunduğum evde açlıktan helâk olmam muhakkaktı. Yeni sahibim, her akşam kafesimin başına gelir, bana:
— Haydi Ago Paşa, şu "Kimdir onlar?" türküsünü çağır bakalım! derdi. Derhal terennüme başlardım; adamcağız keyfinden bayılırdı; meğerse Hareket Ordusu girdiği zaman onu da zindanlara sokmuşlar, divân-ı harblere sürüklemişlerdi. Şimdi bana bu tezyifkâr türküyü söyleterek hıncını çıkarıyordu. O esnada Arnavutluk vak'ası olmuş; Büyük kabine, Bâbıâliye oturmuştu. Binaenaleyh işim gücüm, artık: — Yaşasın Kâmil Paşa! diye haykırmak olmuştu. Muhalif efendim, bu âvâzemden o derece memnun oldu ki, ortasında mor bir yeni dünya sallanan yepyeni bir san kafes aldı; ayçiçeğini de şamfıstığı ile değiştirdi. O günlerde bir vilâyete tayin olunmak üzere bulunuyordu, neşesine pâyan yoktu. Fakat bir sabah, her şeyden habersiz salonda ben: — Yaşasın Kâmil Paşa!


Diye haykırırken ne olsa beğenirsiniz? Efendim, yanıma her tarafı tir tir titreyerek, sapsarı, sakalı bıyığı karışmış bir hâlde girdi:
— Sus budala kuş! Beni tekrar divân-ı harblere mi sürükleyeceksin? Diye bağırdı. Ah! Kendiliğimden dilim olsa da ona şöyleçıkışsaydım:


"Behey adam, sizin hiçbir işte sebâtınız yok mudur? Daha dün (söyle; diye yalvarıyordun, bugün (sus!) diye haykırıyor-sun... Ben ne diyeceğimi şaşırdım, sen de ne yapacağını bilmiyorsun! Budala, ahmak, dönek, münâsebetsiz hep sensin, sizsiniz bütün insanlar!


Muhâlif değil mi? Ondan pervam yoktu, ne vurabilir, ne dövebilirdi.. İnadıma haykırdım:
— Yaşasın Kâmil Paşa! Biçare adam munis bir sesle şöyle söyledi:
— Yavrum, ille (yaşasın) diye bağırmak istiyorsan bari bir kârlısını bağır, (yaşasın Mahmut Şevket Paşa!) de.. Zira yine o geldi, hem de sadrazam olarak...


Onun bu kadar çabuk dönüp geleceğini ben nereden tahmin edebilirdim. Bir zaman da tekrar (Yaşasın Şevket Pasa!)lara devam ettim. Bir akşam yine öyle bağırıyordum, efendim ağzı kulaklarında içeri girdi:
— Ago Paşa, senin duan makbul olmadı. Şevket Paşayı vurdular! Dedi. Ben açıkgözlülük yapmak istedim:
— Yaşasın Kâmil Paşa!


Diye bağırdım, hoş düştü amma bu gevezeliğim ertesi günü bizim efendinin Bekir Ağa bölüğüne tıkılmasını, sonra da Sinop'a gönderilmesini icabettirdi. Komşulardan bir İttihadçı, bire bin katarak ve "Efendi ile kuş tâ be sabah şenlik yaptılar!" diyerek bizi divân-ı harbe ihbar etmişti.


İşte bu tarihten itibaren artık rahat yüzü görmedim. Filvaki tekrar bir İttihadçı evine satılmıştım, bol gıda alıyordum; lâkin hemen hemen her tarafta yeni bir (Yaşasın!) öğrenmeğe mecburdum; zira Harb-i Umumi patlamıştı: — Yaşasın harp! Dedim. Derken Alman muzafferiyetleri şuyu' buldu.

— Yaşasın Hindenburg! Demeyi belledim. Arkasından Enver Paşayı medh icabetti:
— Yaşasın Enver Paşa! Diye haykırdım Kanal seferleri çıktı, arasıra:
— Yaşasın Cemal Paşa! Diye bir bağırmak lâzım geldi. Daha sonra mağlubiyetlere sıra geldi.

— Yaşasın zafer-i nihâi! Avâzesiyle milleti teselli ve teheyyüç iktiza ediyordu. Haykırmaktan gırtlağım iltihablanmıştı. Üstelik bir de:
Asker olacağım ben!...


Türküsünü öğrenmek mecburiyetinde kalmayayım mı? Daha kötüsü, yeni Efendimizin bir zübbe kızı vardı, Türkçe şiirlere meraklıydı, tutup da bana Mehmet Emin Beyin asarından ve tatsız, şivesiz, birtakım manzumeler ezberletmeye kalkışmasın mı? Kendi kendime:
— Ah, diyordum; neymiş o otuz üç senelik mes'ud devir! Yalnız bir cümle öğrenmiştim bir (yaşasın!)... Fakat ne becerildi, ne feyizli, ne hassalıymış! Bakıyorum şimdi her yeni (yaşasın); memleketin birkaç vilâyetine, birkaç milyon ahâlisine oluyar. Fakat derdini kime anlatırstn?-Ben ahvâlin fenalığını şu papağan aklımla kafesimin ardından görüyordum da, sizler gezip tozmakta hür olduğunuz hâlde insan zekâsıyla bir adım ilerisini seçemiyor, sezemiyordunuz... Artık memlekette ne Şamfıstığı, ne Arabistan fıstığı kalmıştı; ayçiçeği tohumu bile nadirâttandı. İnsanlar ekmek diye süpürge tohumu, saman, toprak yerken; benim fıstık istemekliğim münâsebetsiz olmaz mıydı? Binaenaleyh ne bulursam yutmağa mecbur kalıyordum; zayıflamış, sersemleşmiş, neşesizleşmiştim:
— Yaşasın zarfer-i nihâi! Diye hay kırıyordum amma, doğrusu içimden:
— Yaşasın sulh! Demeği arzu ediyordum. Galiba bütün millet de benim gibi düşünüyordu.. Sulh, beni Amerikan fıstığına kavuşturacaktı,nasıl istemezdim? Darı ve mısır yemekten bağırsaklarım kurumuştu... Tam o sırada talih imdadıma yetişti, bir harp zenginine, iki çuval şeker mukabilinde satıldık! Baktım ki harp, gayet iyi bir şeymiş.. O ne bolluk, o ne israf, o ne hayattı? Asıl şimdi, hem de can u gönülden:
— Yaşasın harp! Diye haykırıyordum; harbin faydalarını bizzat görmüş, nimetlerine garkolmuştum. Zira kim bilir nerelerden, ne bahasına bana her cins fıstık celbolunuyor; önüme kutu kutu şekerlemeler serpiliyordu. Yedikçe yedim, şiştikçe şiştim ,dilim öyle bir açıldı, öyle bir cuş u huruşa geldim ki:
— Yaşasın Hindenburg! Diye haykırdığım zaman, yedi mahalle âvâzımdan tâciz olurdu: içimden müthiş bir harp taraftarlığı, bir vatanperverlik, bir hamiyet taşıyordu ki, ancak günde yüz kere:
— Yaşasın zafer-i nihâi! Diye bağırmakla kendimi, ateşimi ve heyecanımı teskin edebiliyordum. Aksi gibi bu saadet de uzun sürmedi; bir sabah harp zengini, odama şaşkın bir hâlde girdi:
— Mütâreke oldu, harp bitti, ben de bittim!


Diyerek, bir boş şeker çuvalı gibi yere çöktü. Ben bilir miyim, teselli için: — Yaşasın Enver Paşa! Yaşasın Hindenburg! Diye bağırmağa başladım. Sahibim:
— Allah ikisinin de belâsını versin; ne vardı dört yılda mağlub olacak.. Ne âciz, iktidarsız heriflermiş; iki yıl daha dayanamazlar mıydı? Diye söyleniyor, küfürler ediyordu. Beni o hiddetle bir mütekâid Paşaya hediye gönderdiler; adamcağız vaktini entari arkasında, köşe penceresinde gazetesini okumakla geçirirdi: hem de yüksek sesle... Nihayet ben de ezberimden okumağa başladım:
— Hinoğlu hinler! Zırtapozlar! Çanak yalayıcılar!


Zannediyordum ki artık (yaşasın) devri hitam buldu; hep böyle atıp tutacaktık.. Meğerse kaderimde yine (yaşasın) diye bağırmak varmış... Geçen yıl satıldığım bu evde, ömrüm bir aralık:
— Yaşasın Kuva-yı Milliye! Demekle geçti. Sonra sustular, böyle bağırmak yasak olmuştu. Altı aydan beri tekrar müsaade edildi. Binaenaleyh şimdi son nakaratım bu... İnşâallah, hayırlısıyle bir de can u yürekten:
— Yaşasın musâlâha!


Demeğe muvaffak olurum; ondan sonra ölsem de gam yemem!

Popular Posts