Öne Çıkan Yayın

kelime videoları

https://www.youtube.com/channel/UC91Wrsi_25Ts3280rX8CLDw                                               ...

28 Şubat 2014 Cuma

Kontekst

Kontekst


Bir yazarımız şikâyet ediyor: Evlatlarımız Türkçenin en lüzumlu kelimelerini, dedelerimizden bize yâdigar kalmış tabirler bilmezler, ezberlemezler... Sorarsınız:
—Mefhum nedir?
—Bilmem.
— Mevhum nedir?
— Bilmem dedik ya..

Bu yüzden nesiller arasında râbıtalar kopar. Çünkü basınımız tarihin Türk'e mal ettiği kelimeleri vermez; ecnebilere has isimleri (yani film figüranlarının, beynelmilel ahlâksızların göbek adlarını) hâfızalara nakşetmeye çalışır. Halbukî duygu ve düşüncelerimizi en güzel şekilde ifade edebileceğimiz kelimeleri (nereden alıp dilimize kazandırmışsak artık köküne veya kökün ırkına bakmadan bize mâl oluşunu esas alarak) iyice öğrenip kullanmalı ve dilimizi takviye etmeliyiz. Meselâ şu sıfatların güzelliğine bakalım: İndî (herkesin kabul edebileceği bir temele bağlamayıp sırf kişinin kanâatine dayanan), fevri (ansızın gelen zorlu bir duygu tesiriyle düşünülmeden yapılan, parlarcasına, coşarcasına), derûnî (içten, iç, içle ilgili), hasbî (Allah için, gönüllü ve karşılık beklemeksizin yapılan), mevhum (aslı vücudu olmadan, zihinde hâsıl olan; evham mahsûlü, kuruntuya dayanan), mâ 'serî (topluluğa ait, ortaklaşa), uhrevî (öbür dünya ile ilgili, öbür dünyaya yaraşan), Dâvûdî (Hz. Davud'un sesini andıran, kalın, tok, gür, dokunaklı ses), cezrî (kökten, temelden, radikal) zecrî (zorlayıcı, zorla yaptırıcı)... Bu sıfatlar düşüncelerimizi belagatle ifade etmeye yarar. Tek bir sıfat, dallı budaklı bir fikrî flaş hâlinde aydınlatabilir. Meramımızı bir kelimeyle anlatmak varken, üç, beş hatta daha fazla kelime kullanmak ibtidaîlik değil midir? "Bu adam birçok değişik kaynaklardan elde edilmiş bilgiye sahiptir." yerine "Bu adam, (eklektik) bilgiye sahiptir." demek herhalde daha uygundur. Faydalı ve şivemize uyan bir kelimeyi, ırkı ne olursa olsun, dağarcığımıza atıp saklamalıyız. Yoksa dilimiz, "güvercin İngilizcesine" döner.

Bu mevzuda İsmail Habib Sevük, "Prensip realiteden çıkar, emelden değil, D imden çıkar, kafadan değil, dile uymaktan çıkar, dili kendine uydurmaktan değil " demektedir.

Edebiyatımıza geçmiş bu olgun ve dolgun mânâlı kelimelerimizi "nasıl öğrenelim" şeklinde bir soruya, "modern usulle kelime öğrenme" metodu ile diye cevap vereceğiz: Garb dillerinde kontekst (context) diye bir kelime vardır. Bir misalle bu mefhumu iyice anlaşılır hâle getirelim. Bazan bir kelimeyi söyledikleri zaman duymadığımız o kelimenin ne olduğunu pekâla bilirsiniz. Diyelim, fakültenin gürültülü bir dershanesinden kulağınıza ancak şu sözler çalındı: "Sınıftaki bütün erkekler Erdoğan'a, bütün....... da Ayla'ya rey verdiler" kaçırdığınız kelimenin "kızlar" olduğu aşikar. Cümledeki öteki kelimeler bunu gösteriyor. İşte bu öteki" kelimeler "kontekst" tir. Kontekst, bir kelimenin veya pasajın ne mânâya kullanıldığını tayin eden çerçevedir. Yani metinde bir kelime ve pasajdan evvel ve sonra gelen ve o kelime veya pasajın mânâsını anlatan kelimelerdir. Biz de bunun esas karşılığı "siyak u sibak" tır.

Aslında siyak-sibak yoluyla kelime öğrenmek psikolojik ve fıtrî yoldur. İlhâm yüklü, hakikat ve hikmet dolu eserlerin tekrar tekrar mütâlâa edilmesi gerekmektedir. Bunlar insanları çok yönlü irşad ve tenvir ederler. Bir defasında bakarsınız karşınıza bir kelime çıkar, siyak-sibaktan az çok onun mânâsını anlarsınız. Fakat mânâyı dağıtmamak için devam edersiniz bir paragraf veya bir satır sonra aynı kelime tekrar karşınıza çıkar cümlenin akışı mânâ hakkında bir fikir verdiği için okumanıza devam edersiniz. Başka bir gün ayrı bölümde veya bir dergide önünüze o kelime çıkar ama artık o yakınlıklar "tanım'a" vokabülerinize yerleşme hâlindedir. Sık sık önünüze çıkan bu kelimenin mânâsı darala darala "kullanma" vokabülerinize girer.


Bazı misâller verelim:

1) Hunhar: Kana susamış, zâlim, kan dökücü.
a) O, hunhar, zâlim, gaddar ve kızıl bir sultan değildi.
b) Çanakkale'de haçlı ruhu ile hareket eden batılılar eski hunharlıklarını tekrarladılar.

2) Amelimanda: Amel (iş) - mânde (kalmış), işgörmez.
a) Amelimanda bürokratlar daha ilk adımdan itibaren şaşırıp kalmışlardı.
b) Köhne bürokrasi, faâl ve cevvâl insanları bile, amelimanda, kalp, sarsak bir hâle sokmuş veya kalıplaştırmıştı.

3) Halûk: Başkalarıyla iyi geçinir, iyi huylu, ahlâklı.
a) Dışı süs, içi pis, sûreti menus bu yaldızlı medeniyetin yetiştirdiği ahlâk kaydı tanımayan kimselerle mücadelenin başında gerçekten medenî, samimî, gösterişten uzak halûk insanlar gelir. b) O, evinde ciddî, halûk bir aile reisi, müşfik bir baba, dış muhitinde riyâsız, samimî bir dost, iş hayatında verimli bir enerji, heyecan, faaliyet timsali idi.

4) Gabî: Kalın kafalı, ahmak, budala, akılsız.
a) Bizde gabilerle zekiler, hatta dehâ pırıltısı taşıyanlar bile aynı sınıfta okuyor.
b) Tecrübemizle biliyoruz ki, ilk devrede parlayan talebe sonra umumiyetle sönükleşiyor, ortadan aşağı bile düşüyor. Acaba, orta ve gabî çocuklarla dolu bir sınıfta bu dâhileri soldurduğumuzdan mıdır?


Şimdi daha kolay anlaşılacakları verelim:

1) Beşûş: Gülümseyip duran, (Bu zor şartlar altında o beşûş idi. Bana çalışma odasını gösterirken kendisi de gülüyordu.)

2) Velüd: Verimli mahsullü, çok doğuran: (Edebiyat alanında gereği kadar velûd olamadı; pek ağır işlerin ve ilmî yükün altında ezildiğinden kendisinden beklenilen edebî eserleri ortaya koyamadı)

3) Nezîh: Temiz, ince anlayışlı, temiz ahlâklı, (O namuslu ve nezîh bir insan olarak öyle kirli ve karanlık işlerden uzak kaldı)

4) Serkeş: İtaatsiz, başkaldıran. (Şaşkın, dalgın, acemi ve serkeş bir insanın önüne gelene toslaması gayet normaldir)

5) Hayırhâh: Herkese iyilik isteyen, herkesi iyi görmeyi seven. (İnsanımızın kökten gelen bir terbiye ile ekseriyetle güler yüzlü, tatlı sözlü, kanaatkâr, namuskâr, hayırhâh oluşu bizlere ferah, memnunluk ve şevk veriyor.)

İşte bu kelimelerle bir kaç defa daha karşılaşırsanız artık unutmazsınız. Böyle bir metod tatbik ettiğiniz, içinizde de şevk ve aşk taşıdığınız takdirde çok güzel yeni kelimeleri ve derin mânâların muhafazalarını dimağınıza hâkkedebilirsiniz. Yoksa lügattan kelimeler aktarıp her birini alt alta yüz defa da yazıp ezberleseniz, ertesi gün bir de bakarsınız çoğu unutulmuş. Hele kelimeleri yazarken aklınız başka yerde olursa... Ama bu usulle hem kelime öğrenmiş olacaksınız, hem zihninizi hazlara gark edip bakış ufkunuzu genişletecek, derin manaları mütâlâa etmiş olacaksınız.


Mevzumuza, konuşma ve yazma üe ilgili bazı kelimelerden misâl vererek devam edelim:

1— Lâ-edrî, tabir caizse, en büyük şâirdir. Şu sebeble ki, bu isimde bir şair yoktur. Kimin tarafından yazıldığı malûm olmayan güzel mısra, beyit ve parçaların altına "Lâedrî" imzası atılır. Böylece asırların, nesillerin zevk süzgecinden geçmiş emsâlsiz bercesteler işte bu kollektif dâhinin eseri sayılmaktadır.

2— Günümüz silahları, hakikaten beşeriyet için bir felâket, belki de bir hâtime teşkil edebilir.

3— Başkan, hatibin saded dışı konuştuğunu ifade etmekte ve sorunun sınırları içinde kalmasını ihtar etmekteydi.

4— Hakikatler bâzan cesaret hududunun dışına taşınca sahipsiz kalırlar. Meâlini yazacağım mektubdaki dava da işte bunlardandır.

5— Bir gazetenin vazifesi herşeyden önce doğru haber vermektir. Bilhassa böyle bir felâkette sansasyon yapmaları doğru değildir. Sansasyon haberler muvakkaten para kazandırır ama; itibar kazandırmaz.


Şimdi cümlelerde geçen kelimelerden bazılarını ele alalım:

1— Lâedrî: (Arabça) "bilmem" mânâsınadır.
2— Hâtime: Edebî eserlerde, mevzuu bitirip bağlayan son kısım, son söz.
3— Meâlen: Harfi harfine değil de, mânâ ve mefhumu ifade eder şekilde.
4— Saded: Asıl mevzu, konuşulan madde.
5— Sansasyon: Geçici bir zaman için büyük bir alâka ve heyecan duyma hali.


Şimdi de ifade ve uslubla ilgili bazı misâller verelim;

1— Fuzulî'nin Âl-i Âbâ Mersiyesi'nin:
"Ey derd, perver-î elem-î Kerbelâ Hüseyn
Veyl Kerbelâ belâlarına mübtelâ Hüseyn" nidâları birbirini takip eden belâ ve mübtelâ kelimelerindeki "lâ" seslerinin bestelenmeden haykıran mûsikisi ve alliteras-yonu içinde, kendiliğinden şiir mısralanna işlenmiş feryadlardır.

Yine böyle feryadlarla başlayan, "Yâ Şâh-ı Kerbelâ ne revâ bunca gam sanâ" mısraından sonra söylenen, "Derd ü demâdem ü elem ü dem be dem sanâ" mısraında ise birbirini takip eden "dem, dem, dem, dem" aliiterasyonlarında âdeta dövülen vücudlarla, dövülen davulların ve kudüm tipi sazlarının göğüslerinden yükselen hazin ve heybetli âhenk seslenir. -N.S. Banarlı

2— Sovyetler kendi anladıkları mânâda demokrasiye "Halk demokrasisi'' adını vermişler. Bu tabir haşivdir. Demokrasi zaten halk idaresidir "ziya ışığı" der gibi bir şey (ziya: ışık demektir)

3— Onun yazış tekniğinin kendine has ince telmihli, dokunaklı, yer yer tatlı sert ifade şekilleri vardır.


Mânâları:

1— Alliterasyon: Bir kelime grubunda aynı harfin, umumiyetle hecelerin başında tekrarı.

2— Haşiv: Dolma, doldurma, lüzumsuz söz, Meselâ, "ağladı" yerine "hararetli göz yaşları döktü"; "yanakları kızardı" yerine "yanakları kırmızı renge boyandı"; "saati sordu" yerine "saat hakkında malûmat almak istedi" gibi.

3— Telmih: Başka bir şeyi hatıra getirecek bir söz söylemektir. Bunda gözetilecek nokta hatıra gelmesi istenen şeyin çokluk bilinip bilinmemesidir. Meselâ, Fransız krallarından IV. Henri birgün İspanya elçisine, eğer kendisini çok kızdırırsa atına atladığı gibi Madrit'e kadar gideceğini söylediği zaman elçi: "Haşmetlim, oraya ilk varan Fransız kralı olmazsınız" demiştir. Daha evvel kral François'in esir olarak Madrit"e götürülmüş olması bilinmeyince cevabın mânâsı tam anlaşılmış olmaz.

Peyami Safa yazmıştı:

"Bir genç sordu bana:
— Itnab ne demek?
— Türkçe karşılığı yok, dedim. Saded hâricinde, yazıyı ve sözü uzatmak.
— Saded haricinde ne demek?
— Mevzuun dışında.
— Ha!.. diye canlandı ve güldü delikanlı.
— Var onun Türkçesi!
— Itnabın mı, sadedin mi?
— Itnabın Türkçesi var.
— Nedir?
— Traş!"


Ben bu şakaya bir kahkaha borcunu ödedikten sonra, gençliğin argoya düşkünlüğünün sebeblerinden birini sezer gibi oldum: Dilimizden kovduğumuz ve yerine Türkçe'lerini koyamadığımız Arabça ve Farsça kelimeleri hiç değilse, argo De karşılama zarureti Gençlerin ciddî yazılarında ilim dilinin yerini külhanbey dilinin alması da bundan.

Nesirlerine ve şiirlerine bakıyorum: Gençliğin cilt hazinesi o kadar fakir ki, bazı makaleleri, köylü mektublarını, bazı şiirler de "Hıdırelles" mânîlerini andırıyor. Yirmibin kelime kullanan Shakespeare'den dört asır sonra, bu zavallıcıkların bin-ikibin kelime içinde çırpınmaları acıklı bir destandır."

Başka türlü destanlar ortaya koymak da gençlerimizin elindedir. Büyüklerimizin, mürşid ve rehberlerimizin yazdıkları eserleri hatmedercesine okuyalım. Onların kullandığı, fakat bizim bilmediğimiz lüzumlu kelimeleri ezberliyelim. Bir veya bir kaç yabancı dili ihtiyacımıza göre öğrenelim; Türkçe'mize uygun kelimeleri ve terimleri dilimize kazandıralım, uymayanlara uyacak karşılıklar bulalım, dil hazinemize pırlantalar, katalım. Bilgi seviyemizi yüceltelim ve hâfızamıza nakşedelim. Zira, medeniyetin temeli dildir.

Dili Yeniden Düşünmek

Dili Yeniden Düşünmek

Dünyada dengeler hızla değişiyor. On beş yıl öncesine kadar demir perdenin kalesi olan ülkelerde bugün yepyeni oluşumlar ışık saçıyor. İki binli yılların bu ilk diliminde yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Bu, nesillere ufuk gösterecek bir umut... Bu umudun gerçekleşmesi; tarih, kültür, coğrafya, ekonomi, dil ve edebiyat gibi birçok unsuru hesaba katmaya bağlı. Orta Asya ülkeleriyle olan kültür, dil ve tarih birliğimizi yok saysak, münasebetler ne kadar sığ temeller üzerine atılırdı.
Orta Doğu, Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar ve Kafkaslarla çevrili olan ülkemiz; coğrafyamızın belirlediği, tarihimizin biçimlendirdiği şekliyle, zengin bir bileşime sahiptir. Anadolu'ya mazinin sağladığı bu zenginlik, çeşitlilik ve bütünlük geliştirilecek olan evrensel bir dille, geleceğimizin de en büyük dayanağı olacaktır.
Hedefimiz; evrensel barışı gâye edinen, diyalog ve hoşgörüyü esas alan yeni bir model sistemi dünyaya sunacak olan beyinlerin ve aksiyon erlerinin bu mesaj sunumunu gerçekleştirirken dil hususunda nelere dikkat edeceklerine ışık tutabilmektir. Bu model sistemi temsil edeceklerin şüphesiz, dil bakımından mükemmel olmaları gerekir. Diğer bir ifadeyle evrensel barışı, diyalog ve hoşgörüyü esas alan bu modelin, evrensel bir dil ile temsil edilmesidir.
Dilin tanımı, insanî münasebetlerdeki önemi, toplum için ifade ettiği anlam, mesaj aktarımında tek başına yeterli olup olmadığı, mükemmel dilin tanımı ve insanların bu dile nasıl sahip olacağı bu yazının konuları arasındadır.

Dil ve ifade ettiği anlam
Dil, Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde, insanların duygu ve düşüncesini aktarma vasıtası olarak tanımlanır. Bu tanımlama dile, anladığımızın dışında çok geniş bir anlam yüklemektedir. İnsanlar sadece sözle duygu aktarımı yapmazlar. Bakışlar, tavırlar, jest ve mimikler kısaca "hal dili" de insan duygularının aktarımında bir vasıtadır.
Sözün insanlar üzerindeki tesiri çok büyüktür. Bu sebeple insanlar, tarih boyunca, bir başkası üzerinde tesirli olacak güzel söz söylemenin yollarını araştırmışlardır. Dilin ustası olarak kabul edilen şairler ve hatiplerin toplum içinde hep ayrıcalıklı bir yeri olmuştur. Öyleki, söylemiş oldukları sözlerden dolayı devlet adamları tarafından itibar gören şairler olduğu gibi, sözlerinin meydana getirdiği tesiri canlarıyla ödeyen şairler de mevcuttur.
Dilin tebliğdeki önemi çok büyüktür. Biz, bunun örneğini Hz. Musa'nın hayatında görmekteyiz. Hz. Musa, Firavun'a karşı tebliğle vazifelendirildiğinde Allah'tan; "dilindeki hafif pürüzün giderilmesini, daha tesirli konuşma yapabilme imkânına eriştirilmesini, daha pürüzsüz konuşabilen kardeşi Harun (as)'un bu yüce davaya hizmette kendisine yardımcı verilmesini"1 dilemiştir. Bu durum Kur'an'da şöyle anlatılmaktadır: "Musa dedi ki: ‘Rabb’im, yüreğime genişlik ver, işimi kalaylaştır, dilimden şu düğümü çöz ki; sözümü anlasınlar, bana ailemden birini (kardeşim Harun'u) vezir olarak ver, onunla arkamı kuvvetlendir." (Taha / 25-26-27-28-29-30-31) Bu âyetlerin de işaret ettiği gibi tebliğ vazifesinin gerçekleşebilmesi için ilahî mesajların insanlara tesirli bir dille anlatılmasına ihtiyaç vardır. Nitekim Allah (cc); Hz. Harun'u, Hz. Musa'ya yardımcı olarak göndermiştir.
Söz, sosyal olaylarda da çok önemlidir. Sözün toplumlar üzerindeki tesiri zaman zaman "savaşları bitirecek, başları kestirecek" kadar büyük olmuştur. Cahiliye döneminde Araplarda şiirin büyük bir yeri vardı. Şiir yarışmalarında birinci olan şiir altın harflerle yazılarak Ka'be'nin duvarına asılırdı. İslâmiyet geldiğinde Ka'be'nin duvarında "Muallakat-ı Seb'a" denen yedi şiir bulunmaktaydı. Kur'an, edebiyata ve şiire çok değer veren bu topluluk üzerine onları şaşkına çeviren büyük bir ilahî üslupla nazil olmuştur. Kur'an, bu insanlar üzerinde çok büyük bir tesir göstermiş ve onun bir beşer sözü olamayacağı konusunda ittifak etmelerine vesile olmuştur. Nitekim Kur'an bazı âyetlerinde insanlara ve cinlere hitaben kendisine benzer bir eser oluşturamayacakları hususunda meydan okumuştur. Bu meydan okuma, bu toplumun değer ölçüleri ve ruh halleri dikkate alınırsa daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu topluluk İslâmiyet'ten önce şairin bir sözüyle savaşa girişir, bir sözüyle savaşı bitirirdi.
Günümüz dünyasında da dil en tesirli silâhlardan biridir. Bu silâh, kullananın kabiliyeti, becerisi ve gâyesine göre olumlu veya olumsuz olabilmektedir. Günümüzün en ciddi savaşları kültür sahasında yaşanmaktadır. Bu savaşın da en tesirli silâhının dil olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Dil toplum münasebeti
Dil, bir milletin en önemli yapıtaşıdır. Çünkü o, fertleri bir arada tutan, onlarda ortak yaşama arzusu uyandıran, dertlerini azaltan, sevinçlerini çoğaltan en önemli unsurdur. "Dil, milletin ve milli varlığın en önemli unsuru, milli birlik ve bütünlüğün en büyük amili olduğu gibi, her türlü bilginin de temelidir."2 Heidegger: "Dil, insanın evrenidir." der, bu sözü topluma doğru genişleterek ifade edecek olursak, dil; bir milletin ortak rüyasıdır. Onda bir milletin en aziz, en değerli, en büyük ve en tılsımlı hazineleri gizlidir. Türkçede tarih boyunca yaşamış bütün bir milletin rüyası, hayali ve birikimi vardır.
Bir devlet, başka bir milleti tarih sayfasından silmek istediği zaman, işe onun dilinden başlayacaktır. Burada, 'Dil, kılıçtan keskindir.' sözünü hatırlamamız yerinde olacaktır. Çünkü yapmada ve yıkmada dil, en tesirli silâhtır. Dilde, fertleri yalnızlaştıran güçler; rahatlıkla o milleti parçalayabilir. Bu tehlikenin farkında olan Türk büyükleri ilk yazılı eserlerimiz olan Göktürk Kitabeleri'nden bu tarafa bu konuya hassasiyetle eğilmişlerdir. Tanzimat'tan bu yana, Türk toplumunun içine ekilen ayrılık tohumlarının büyük bir kısmı dille olmuştur. Zararlı fikirler yazılarak, konuşularak insanımızın zihni bulandırılmıştır. "Dil meselesi bir milli müdafaa meselesidir. Dilimizi korumak, vatanı korumakla birdir. Çünkü dil, vatan kadar, tarih kadar aziz; bayrak ve aile kadar mukaddesattandır."3 Bu sebeple insanlığa götürülecek mesajı olanların dile vermeleri gereken önem büyüktür.

Dilin yeterliliği
Günlük hayatta derinden etkilendiğimiz olaylar karşısında, duygularımızı ifade etmekte zorlanırız. Bu hususta zaman zaman büyük şairlerin de muzdarip olduklarını görmekteyiz. İçte biriken duygu ve düşünceleri ifade etmede kelimelerin kifayetsiz kalışı şairleri yakındırmıştır. Merhum M. Akif:
"Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!"
derken bu feryadı bayraklaştırıyordu. Bir toplumun dilini en iyi kullanan şairlerin de zaman zaman bu tarz yakınmaları, içlerinde birikenleri ifade etmekte acziyete düşmeleri, söylediklerinin muhatap üzerinde tesir bırakmaması, dil hakkında bazı kuşkuları beraberinde getirmiştir.
- Acaba, söz iletişimde tek başına yeterli değil midir?
- Sözü tesirli kılacak vasıtalar nelerdir?
- Muhatap üzerinde sözden daha tesirli vasıtalar var mıdır, varsa bunlar nelerdir?
Bu sorulara cevap aramak insan-dil münasebetini daha berrak hale getirecek, ayrıca bu sorulara verilecek cevaplar "mükemmel dili" bulmada bir ışık vazifesi görecektir.

Mükemmel dil
Mükemmel dil, kişinin meramını tam olarak anlatması, muhatabın da mesajı tam olarak algılaması olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda bu dil, iletişimde ve uygulamada herhangi bir aksaklığın olmamasını ifade eder.
Mükemmel dili aramanın yolu, kendi dilimizin kusurlu olduğunu kabullenmekten geçer. Bunun temelinde, konuşulanla anlaşılanın farklı olması veya konuşulanın tesir etmemesi yatmaktadır. Bu, bizi yeryüzündeki en mükemmel dili aramaya götürür. Bunu anlamak için de ilk insanın konuştuğu dilden günümüze kadar bir yolculuk yapmamız icap eder.
Acaba ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem'den bu tarafa konuşulan en mükemmel dil hangisidir?
Gerek İslâm, gerekse Batı kaynaklarındaki bilgiler, Hz. Adem'in konuştuğu dilin kıyamete kadar konuşulacak bütün dillere kaynaklık ettiği yönündedir. Allah (cc) Kur'an'da: "Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: 'Haydi, davanızda sadıksanız, bana şunları isimleriyle haber verin.' dedi." ( Bakara 2/31) buyurmaktadır. Elmalılı M. Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirini yaparken, "Lisan hususunda bütün Adem oğullarının zamanımıza kadar vaki olan tenevvü (çeşitlenme) ve ilerlemelerin hepsi, esas itibariyle, Hz. Adem'in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğretme özelliğine borçludur... Kelâmla ilgili kuvvet, insana has ruhun mahiyetinde bir kısım teşkil etmiştir."4 demek suretiyle kıyamete kadar konuşulacak dillerin temelinde Hz. Adem'e öğretilen isimler olduğuna işaret etmektedir. Ebu Katade'den nakledilen bir hadiste: "Allah, Adem'e her şeyin ismini öğretmiştir ve Adem her şeyi ismi ile adlandırıyordu. Her şey Adem (as)e toptan sunulmuştur."5 buyrulmaktadır. Bediüzzaman da buradaki toptan kelimesini şerhedebilecek bir açıklamayı 20. Söz'de şöyle yapar: "Hz. Adem'e icmalen talim olunan esmânın bütün meratibiyle tafsilen 'mazharı' Peygamberimiz Aleyhissalâtüvesselam'dır."
İnsanlar Hz. Adem'den sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağılmıştır. Gerek coğrafî özellikler, gerek sosyal şartlar, gerekse insanların mizaçlarındaki farklılıklar her sahada olduğu gibi dil sahasında da farklılaşmayı beraberinde getirmiştir. Şu an yeryüzünde konuşulan dillerin Hz. Adem'e öğretilen isimlerden hareketle ortaya çıktığı söylenebilir.
Farklı dillerin ortaya çıkış sebebiyle ilgili olarak Tevrat'taki bir âyet Doğulu ve Batılı birçok dil bilimcisinin farklı yorumlar yapmasına sebep olmuştur. Bu konuda U. Eco'nun Avrupa Kültürü'nde Kusursuz Dil Arayışları isimli kitabında geniş bilgiler vardır.
Çok dilliliğin sebebi ne olursa olsun, gerçek olan, tarih boyunca olduğu gibi, günümüzde de aynı dili konuşanlar arasında bile kelimelerin; duygu, düşünce ve kavram bakımından farklı çağrışımlar yapmasıdır. Konuşmaların anlamı çok defa söz konusu kelimenin anlamca çok çok uzağına düşer. Dilin tanımında da belirttiğimiz gibi söz sadece bir vasıtadır. Onun anlatmaya çalıştığı, asıl kaynaktır. "Yani dilin göstergesi sözcükler değil varlıkların kendileridir."6 Dolayısıyla kelimelerin bizdeki anlamı; tecrübelerimizde ve bizde yaptığı çağrışımlardadır. İstiklâl Marşı'nın anlamı kelimelerde değil kelimelerin karşılığı olan dünyadadır. Mehmet Kaplan bu konuya şöyle yaklaşır: "Kelimeler hakikatin ta kendisi değildir. Biz güçlü bir refleksle kelimenin, eşyaya tıpatıp tekabül ettiğini sanır ve aldanırız. Dile inanan adam daima aldanır. Çünkü hakikat dilde değil, dilin delalet ettiği varlıktadır."7
O zaman aldanmamak ve aldatmamak için sözün ilerisindeki gerçeğe yönelmemiz gerekiyor. Bu gerçek de Allah (cc)'ın, Kur'an'da Peygamberimiz'e (sas) hitaben söylediği ve Efendimiz'in de, 'Bu âyet beni ihtiyarlattı.' dediği "...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..."(Şûrâ 42/15) âyetinin ışığında görülmektedir. Bu da; hareket, tavır, yaşama ve konuşma dilinin birbirini doğruladığı bir sentezde bulunabilir. Hal dilinin, tarihin her döneminde ses ve yazı dilinden daha tesirli olduğu bilinen bir gerçektir. Hz. İsa'nın Havarilerinin gitmiş oldukları coğrafyalardaki halkların dilini bildiklerine dair bir bilgi bulunmamaktadır; ama bu insanlar çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde o dönemin en büyük devleti olan Roma'nın dininin Hıristiyan olmasına vesile olmuşlardır. Bu olay; onların, davalarını bir hayat tarzı haline getirmeleriyle açıklanabilir. Bedenen ve ruhen evrensel bir hitap tarzına ulaştıklarını gösterir, yani bütün insanlığın tereddütsüz anladığı mükemmel dili bulmalarıyla açıklanabilir.
Çağımızda yapılan araştırmalar göstermiştir ki; hal dili en tesirli ifadedir ve mesajı sunanın durumu kesinlikle muhataba yansır: Amerika'da bir öğretmen, anlatacağı dersi banda almış, sınıfa dinletmiş ve bunu her gün böyle yapmış. Haftalar sonra sınıfın yanından geçerken işlerin yolunda gidip gitmediğini öğrenmek için sınıfa baktığında her öğrencinin sırasının üstünde bir kayıt makinesi vardır. Anlatmak yerine dinletmeyi tercih eden bu öğretmene karşılık, not almak yerine kaydetmeyi tercih eden öğrencilerin durumunun anlatıldığı bu hikâye, iletişimin temel işlevini ortaya koymaktadır. Çünkü öğretmenlerini taklit etmişlerdir.

Sonuç olarak
Hal dili ile kal dilinin birbirini doğruladığı ahenkli kompozisyona "mükemmel dil" diyoruz. Kur'an: "Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır." (Saf 61/2-3) âyetleriyle bu konuya çok güzel ışık tutmaktadır. Yeryüzünde Allah dostlarının ve bütün samimi gönüllerin anlaşma biçimi olan bu mükemmel dil, peygamberlerin, havarilerin, sahabenin ve kutsîlerin dilidir. İnsanlığa götürecek mesajı olan ve gâyesi evrensel barış, diyalog ve hoşgörüyü esas alan bir model oluşturmak olan kişilerin de bu dile ihtiyacı vardır. Nitekim, "Söz temsil kanatlarıyla uçurulabildiği ölçüde, gönüllerde heyecan uyarır ve bütün engelleri aşarak gider her istidada ulaşır. Sineleri her zaman saygıyla İslâm diye çarpanlar, oturup kalkıp onun heyecanıyla yaşayanlar, kendi gönülleri de dahil, ne kaleler aşmış ne kaleler fethetmiş ve ne medeniyetler kurmuşlardır."8 Geleceğin dünyasını da "gönül verdikleri yüce hakikât sayesinde, hayatları hep ukbâ buutlu, tabii üsluplarında aslâ alafrangaya girmeyen, düşüncelerini kendi enstrümanlarıyla seslendiren, sözlerinin belâgatini samimi olmalarında arayan, düşüncelerini ihlasla besleyen, hiçbir zaman cümlelerini süsleme lüzumu duymayan"9 mükemmel dil sahipleri kuracaktır.


Dipnotlar
1- C.Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur'an tefsiri, Anadolu yayınları
2- F. K. Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, s. 224
3- age, s.9
4- M. H. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, cilt 1, s.267
5- İbn-i Kesir, Hadislerle Kur'an Tefsiri, cilt2, s.279
6- Umberto Eco, Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı, s.28
7- Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, s. 169
8- M. F.Gülen, Işığın Göründüğü Ufuk
9- age, s.75/

Dilde Yabancılaşma

Dilde Yabancılaşma

Bir televizyon kanalı, 'Best Model Türk Dili Konuşan Ülkeler' yarışması düzenlemiş. Yani Türk dili konuşan ülkelerin mankenlerinin yarışması. Hem Best Model, hem de Türk Dili konuşan ülkeler... Tam, 'altı kaval, üstü şeşhane' deyimine uygun bir durum...
Maalesef günümüz insanı sözlerinin arasına İngilizce, Fransızca vb kelimeleri sokuşturmayı kültürlü olma göstergesi addetmektedir. Sadece sözlerinde yer vermekle kalmayıp, günlük hayattaki bir çok eşyayı ve kavramı da yabancı kökenli kelimelerle anlatmaktadır. Özellikle gençler olmak üzere insanlar artık; 'Blue Jean Center'dan aldığı 'new creation' kıyafetleri giyerek, 'restaurant'a veya 'fast food'a gidiyor. Kapıda 'closed' yazarsa geri dönüyor, 'open'i görünce 'push'u da okuyup kapıyı iterek içeri giriyor. 'Köfte burger' yiyip çıktıktan sonra; 'cafe'ye ya da 'wc'ye gitmek isteyebilir. Daha sonra 'new style dizayn' edilmiş 'club'larda vakit geçiriyor. Eğlencesi genellikle 'non stop'tur. Saçlarına, üzerine 'sprey' sıkmıştır. Arabası 'steyşin' olabilir. Yedek tekerleğe ihtiyacı yoktur, nasıl olsa 'stepne'si vardır. Mükellefi 'stopaj' öder, çiftçisi 'sübvansiyon' bekler, borsacısı 'spekülasyon' yapar. Sanatçıları 'star'dır. 'Suare'de veya 'matine'de mutlaka bulunmalıdır. Tercümesi 'spontone', anlaşması 'stand-by'dir. Yarım gün tatildedir. Ona ihtiyaç duymaz. Çünkü 'part-time' çalışmaktadır. Yılbaşında 'eşantiyon', 'promosyon'lar dağıtılır. Ortamın 'steril' olmasına çalışır. Ancak genellikle 'stres'li olduğundan 'spazm' geçirir.

Yabancı kökenli bu kelimelerin dilimizde bu kadar çok yer tutması, günlük hayatta tabelalarda, basında, caddelerde bu kadar çok kullanılması, dilimizin geleceği konusunda kaygılanmayı gerektirecek boyuttadır. İnsan birçok büyük şehrin caddesinde dolaşırken, kulaklarını tıkayıp sadece tabelalara baksa, kendini rahatlıkla yabancı bir ülkede hissedebilir.

Bu durumun yeni bir şey olmadığını, eskiden de buna benzer durumlarla karşılaşıldığını kaynaklardan, eski yazarların hikâye ve romanlarından öğreniyoruz. Bu konuya değinen yazarlardan biri de Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur. Yazar, 1922 yılında yazdığı 'Turhan Nasıl Çıldırdı?' adlı hikâyesinin kahramanı Turhan'ın şahsında şunları anlatmaktadır: Turhan sokakta, duvarlarda ve cemakânlarda, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca hattâ Rusça ilânlara, yaftalara, reklâm afişlerine bakar: 'Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti (belediye başkanı), bir matbuat nizamnamesi yok mu?' diye feryat ederdi. Çünkü Avrupa'nın hiçbir tarafında yerlilerin lisanından başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilân, yafta görmemişti.

Paris'te, Londra'da, Newyork'da dersaadetten pek çok ecnebi mevcut olduğu halde, İngiltere ve Amerika'da İngilizce'den gayrı sokaklarda bir yazı görülmezdi. Ekseri kahvehanelerde; 'ena isketo' lokantalarda 'ona kutleta', iskelelerde 'ena pedi' çığlıkları biçâre Turhan'ın kulaklarını törpüler delerdi. 'Bu nasıl millî, bu nasıl resmî lisan? Bu nasıl memleket, bu ne kayıtsız, duygusuz millet?' derdi.

Genç; tasavvurunun, tahammülünün farkındaki bu hallere karşı daima isyan ederdi. Polis müdürüne, matbuat müdürüne gider, baştan savulurdu. Ceridelere makaleler yazar, sansür çıkarırdı. Büyük makamlara lâyihalar (dilekçe) takdim eder, 'hıfz' işaretiyle evrak odalarına gönderilirdi. Bu suretle muvaffak olamayınca, yeni ve ateşli bir nesil yetiştirmek için evvelâ hususî bir mektebe fahri, sonra devlet mekteplerinden birine muvazzaf (kadrolu) muallim oldu. Bir müddet geçti, talebeyi dersten başka şeylerle meşgul ettiği suçlamasıyla kınamaya maruz kaldı, istifaya mecbur oldu.'

Restaurant, cafe, center, shop, night clup, wc, express, highlife, newline, colelction, color foto, by by, pardon, part time, full time, carrier, family, jean, new style, creation, open, closed, push, cottonland, full automatice, best model.. vb kelimelerle de, bugünün Turhanlar'ı karşılaşmakta. Ancak günümüzün Turhanları'nın, hikâye kahramanı Turhan kadar şuurlu oldukları söylenemez. Bu kelimelerin kullanılmakla yetinilmemesi, genellikle İngilizce'de yazıldığı şekilde yazılması, söylendiği şekilde telaffuz edilmesi büyük bir çoğunluğu rahatsız etmemekte, çoğunun dikkatini dahi çekmemektedir.

Yazarın seksen sene önce gördüğü ve hikâyeleştirdiği bir meselenin halledilmesi bir yana, bugün daha vahim bir durum almış olması, yeterli çalışmanın yapılmadığını göstermektedir. Seksen sene sonra yine aynı manzaralarla karşılaşılmaması için alınması gereken bazı tedbirler olmalı.

Fertler bu konuda hassas olmalıdır. Türkçe karşılığı bulunan yabancı kökenli kelimeleri kullanmaktan kaçınılmalıdır. 'Pardon, çok pardon' yerine, 'afedersiniz, özür dilerim, izin verir misiniz' vb cümleleri pekâla kullanabiliriz. 'Mersi' yerine 'teşekkür ederim, sağ ol' diyerek, meramımızı ifade etmek değerimizi eksiltmez. Yabancı kökenli karşılıklarını kullanmanın değerimizi artırmayacağı gibi...

Yazılı ve görüntülü iletişim vasıtalarında çalışanlar; yazılarında, programlarında Türkçe kelimeleri kullanmaya özen göstermelidirler. Bu yayınları seyredenler bunları örnek almakta ve bunlardan etkilenmektedir. Buralarda duydukları, gördükleri, okudukları kelimeleri bir süre sonra kullanmaya başlamaktadırlar. Sözgelimi yılbaşı dolayısıyla hazırlanan bir programda sahneye; 'New Years' yazılı bir yazı asmak ne seyirci sayısının artmasına, ne de programın kalitesine bir katkıda bulunabilir. Bunun yerine, 'Mutlu Yıllar, Mutlu Seneler, İyi Yıllar, İyi Seneler', gibi ifadeler kullanılabilir. Böylece muhatap ne denilmek istendiğini daha rahat anlar ve programda meramınızı daha kolay anlatmış olursunuz. Sahası ne olursa olsun, dil konusunda eğitimcilere çok büyük vazife düşmektedir. Sadece eğitimciler değil, herkesin; Türkçe'nin doğru ve güzel kullanılması konusunda büyük bir hassasiyet göstermesi, çok şuurlu davranması, dilimizin geleceği açısından son derece önemlidir.



Popular Posts